• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Demir kapılar ve

herkesin masum olduğu suçlar

“İncirlik Yazı, İncirlik Üssü’nün ve simgelediklerinin gerçekleştirdiği yavaş işgalin romanıdır. Siyasetten söz etmeden, çocuk masumiyeti ve doğallığıyla 'anti-emperyalist'tir roman.”

Taçlı Yazıcıoğlu. Seyhan baraj gölü. Fotoğraf: Sanem Yazıcıoğlu.

MEHMET ALİ ÇELİKEL

@e-posta

ELEŞTİRİ

15 Mayıs 2025

PAYLAŞ

Taçlı Yazıcıoğlu’nun ikinci romanı İncirlik Yazı’nı[1] sevinçle elime aldım. İlk romanı Hep Sondan Başlar’ın damağımda bıraktığı tadı yeniden hissetmek için sabırsızlanıyordum. Dilin akıcılığı, karakterlerin canlılığı ve inandırıcılığı ilk romanı aratmıyordu elbette. Ancak bu kez, yaşadığımız kültürün üzerlerine giydirdiği kimlikleri taşıyan karakterler Hep Sondan Başlar’dan daha farklı bir düzleme, bambaşka yerlere götürdü beni. İncirlik Yazı’nda anlatılan, yavaş ve emin adımlarla ilerlemiş bir suç ortaklığını okurken, hesaplaşmalar ve belleğimde hâlâ taşıdığımın farkında olmadığım imgeler gözümün önünde yeniden canlandı.

Otuz yılı aşkın bir süre önce Adana’da öğretmenlik yaptığım dönemde gördüğüm “demir kapılar”ı buldum bu sefer karşımda. Bir başka sıcak kentin çocuğu olsam da, “demir kapılar”la ilk kez Adana’da tanışıyordum. Kapıları açık tutarak gelen esintiden yararlanmak için, daire kapılarının dışına yapılan parmaklıklı ya da ızgaralı demir kapılar İncirlik Yazı’nda yeniden karşıma çıkınca, o günlere geri döndüm. Kentin sıcağını yeniden hissettim sırtımda. Hâlâ hatırladığıma şaşırdığım yer adları; Taşköprü, Karşıyaka, Döşeme, “Artık olmayan bir yere gideceğine kimse şaşırmıyorsa, orası hâlâ vardır” (s. 12) diye tarif edilen eski garajlar ve tablacılar tüm canlılıklarıyla zihnimde belirdi. Kişisel geçmişimin en özel yerlerinden birini bir romanın sayfalarında okumak elbette paha biçilmezdi benim için. Ancak roman, hiç kuşkusuz, kişisel anıların ötesinde bir analize zorluyor okuru.

Hep Sondan Başlar gibi yine sondan başlar İncirlik Yazı. 1990’ların (muhtemelen ben oralarda genç bir öğretmenken) sıcak bir mayıs gününde, takip ettiği bir dava için “memleket”e gelen yeni mezun bir kadın avukatın otobüsten inişiyle açılır roman. “Ya bir insan”ın yolculuğa çıkması, “ya da şehre bir yabancı”nın gelmesiyle başladığı söylenen türden bir anlatının işaretini bize verir.[2] Genç avukatın hapisten çıkmasına az kaldığını öğrendiğimiz bir cinayet mahkûmunun davası için orada olduğunu öğreniriz. Duruşmadan önce buluştuğu Hikmet’le sohbetlerinden, adı geçmese ve dile getirilmese de, mahkûmu ikisinin de tanıdığını ve sevdiğini sezinleriz ve ilk sorular aklımıza yerleşir: O mahkûm kimdir? Kimi öldürmüştür? Kavuşulması beklenen biriyse acaba masum mudur? Yazar kitabın ilerleyen kısımlarında bu soruların yanıtlarıyla da bizi şaşırtacaktır. Bu kısa giriş bölümünün ardından 1966’ya kısaca uğrayıp sonradan yine karşımıza çıkacak Impala’yla tanışsak da, roman 1983 yazına gelir ve küçük Belgi’nin dilinden, onun bakış açısıyla anlatır, birbirine yavaş yavaş bağlanacak öyküyü.

Taçlı Yazıcıoğlu
İncirlik Yazı
Doğan Kitap
Aralık 2024
248 s.

Belgi dünyayı varlığıyla yokluğu bir “demir kapılar”ın ayırdığı Eser Apartmanı’ndaki evlerinden izler, bazense dinler. Bahçedeki salyangozun bıraktığı izlerden yaşamı anlamaya, kendini büyüklerin dünyasındaki karmaşa içinde konumlandırmaya çalışır. Anlayamadığı her şeyi “büyüyünce” anlayabileceği söylendikçe, her anla(ma)dığını ve duyduğu her yeni sözcüğü “ece” diye adlandırdığı Ece Ajandası’na not eder. Hep Sondan Başlar’ın baş kahramanı Ece burada “ece Ajandası’na dönüşmüş gibidir. Belgi’nin not ettiği her şey, herhangi bir yere değil, “ece”ye yazılan notlardır. Bir bakıma Yazıcıoğlu’nun ilk romanının yetişkin, Büyükada’da ve İsviçre’de büyümüş Ece’si, sanki İncirlik Yazı’nın çocuk Belgi’sinin içini döktüğü bir deftere dönüşmüştür. Okur burada şunu merak etmeden duramaz: Acaba Belgi’nin yetişkinliği Ece midir?

Parçaları birleştirmek zorundadır Belgi hep. Bu nedenle “demir kapılar” önemli bir sembolizm içerir. Her şeyi parça parça algılayan çocuk zihninin dünyayı nasıl gördüğünün fiziksel bir örneğine dönüşürler. Esinti almak için örülmüş delikli tuğlalar da dışarıdaki dünyanın parçalar halinde algılanmasını sağlayan öğelerdir Belgi’nin yaşamında. Demir kapıların önemini şöyle anlatır Belgi, “Eser Apartmanı’nda Bir Amerikalı” bölümünün sonunda:

Sadece demir kapılarla kapanmış evlere annem önceleri alışamamış, Adanalıların sokakta yaşadığını düşünmüş. Artık en azından şunu öğrenmişti: Demir kapı şarttı. Açık olmazsa evler asla esmezdi. (s. 45)

Hep Sondan Başlar’ın İstanbullu kimliğini bu romanda temsil eden anne Vildan, Adana’nın taşra yaşamı içinde, çocuklarını “Adanaca” konuşmadan yetiştirmeye çalışan, romanlar çevirip yayımlatmak isteyen bir İngilizce öğretmenidir. İstanbul’daki üniversite yıllarında aynı bölümde okurken tanıştığı Adanalı İsmail ile evlenerek bu kente göç eden Vildan çeviriler yaparak kentli kimliğini yaşa(t)maya çalışsa da, yabancılaşmasının önüne kolay kolay geçemez. Bir “müştereği”nin olmadığı komşularından farklıdır. Bunu gizlemek için pek gayret göstermez, belki de gösteremez. İncirlik’te tercümanlık yapan İsmail’le çatışmaları buradan başlar. İncirlik Radyosu dinler, bazen eşlik eder. Amerikalı David’le Adanalı İsmail’in ortasında bir yerdedir.

Belgi’nin çocuk gözüyle anlattığı zaman, bize onun boy hizasından görünür. Her şeyi duymasına ve görmesine izin verilmediğinden, kapı arkalarından yarım yamalak duyduğu mırıldanmalardır bazen duydukları ya da karakolun yarı açık kapısından işittiği küfürlerdir. Bazense komşuları David’in piyano sesleri, annesinin kederli yüzünden okuduklarıdır. Sessizliğin sesinin olduğunu da keşfeder Belgi. Sokaklarda, damda oynarken, kimin suçlu olduğunu bulmak ona kalır.

İncirlik Yazı yazlık sinemalarıyla, karakol sahneleriyle, kentin davetsiz misafiri Amerikan üssünün orada yarattığı ahlaki çöküşü bize anlatır. Gece kulüpleri, çocuk tacizleri Belgi’nin anlam dünyasının dışında kalsa da, olayların kötücüllüğü çocuk zihninde yaralar açar. “İşaret eden” anlamına gelen adıyla, her şeyi not eden, “n’siz Belgin”, Belgi televizyon programlarıyla ve gazetelerle 1983 Haziranı’nın bir belgeselini kaydeder adeta. Kendi diliyle yazdığı ve çocuk zihniyle şekillendirdiği bu belgesele “Belgisel” demek daha doğru olacaktır belki de! Yazıcıoğlu’nun etnograf kimliğini bu detaylardan güçlü bir şekilde hissederiz.

Hayatı küçük detaylardan, apartmanın girişindeki mazgalın sesinden, David’e sorduğu sorulardan anlamaya çalışan Belgi’nin yaptığı ahşap kayıklar mahalledeki tek arkadaşı Remzi’yle oyun oynayabilmesinin bir koşulu gibi görünse de, oradan gitmeyi, başka ufuklara yelken açmayı temsil eder. Zaten romanın en başındaki isimsiz anlatıcının tarif ettiği gibi, sıcak da bir anlamda dalgalı bir denizdir:

Bizi hep sarıp sarmalayan sıcak başkasını hem yıkar hem de yutar. Sefasındayken bizler, yabancısı daha ilk dalgada alabora…

İncirlik Yazı’nda tüm farklılıkları, bir araya gelinmemesi gereken her şeyi barındıran yer, Esendam Sineması’nın bulunduğu, tıpkı İsmail gibi Salim ve Cemal’in doğup büyüdüğü Döşeme Mahallesi’dir. Darbe zamanının olanca ağırlığını esas orada, askerler sinemayı basınca ya da diğer yasakları anımsadığımızda hissederiz:

Türlü türlü yasak vardı, mesela İncirlik’e herkesin girmesi yasaktı. Bana da güya oduncu yasaktı. Televizyonda neredeyse her şey yasaktı, bazı sanatçılar yasaklıydı. Girmenin yasak olduğu yerler dışında, bir de hakkında konuşmanın yasak olduğu konular vardı; İncirlik, darbe, para, okul törenlerinin sıkıcılığı gibi. (s. 84)

Yazıcıoğlu verdiği bir söyleşide kendi deneyimini şöyle açıklar:

“Yaşamdaki en önemli amacımızın özgürlüğümüzü kazanmak ve buna sahip çıkmak olduğunu öğreten bir evde büyüdüm ben… Bende çok yoğun olan ‘özgürlük’ duygusu belki o zamanın yasaklarından da etkilenmiştir.”[3]

Taçlı Yazıcıoğlu

İncirlik Yazı, İncirlik Üssü’nün ve simgelediklerinin gerçekleştirdiği yavaş işgalin romanıdır. Kültürünü; serbest piyasaya geçmeden, Özal dönemi öncesi, henüz bulunmayan markaları Adana’da kullanıma sokarak yavaş yavaş yayılmasını; İncirlik’te çalışan ailelerin attığı kullanılmış eşyalarının bile kıymete bindiğini; sessizce yerleşen sevimli komşuların nasıl gürültülü birer hegemonya kurduklarının hikâyesini okuruz. Bu aynı zamanda kendileri gibi olmayanlara özenen, onlara hayran kalan çocukların, onlar gibi olamayacaklarına dair duydukları öfkenin ve isyanın da hikâyesidir. Siyasetten söz etmeden, çocuk masumiyeti ve doğallığıyla “anti-emperyalist”tir roman.

Bunlar belki de yalnızca bir çocuk gözünden, bir çocuk ruhunun temizliği ve dürüstlüğü ile anlatılabilir. Bağıran ve sloganlar atan bir siyasi roman değil, çocukluklarını işgal eden bir travmaya baş kaldıran çocukların diliyle siyasileşen bir roman ancak çocuk gözüyle yazılabilir. Bir zamanlar Amerikalılara hayran olan çocukların yerelliğine, mahallesine ve kimliğine sahip çıkan yetişkinlere dönüşmeleri ancak zamanla olacaktır.

Çocuk gözüyle anlatarak bir yetişkin kitabı yazmak kolay olmasa gerek. İncirlik Yazı’nı okurken, bağlamları ve ana fikirleri farklı olsa da, çocuk gözünün naifliğiyle yetişkinler dünyasını anlamaya ve anlatmaya çalışan diğer romanları düşündüm. Romanı bitirdiğimde, İncirlik Yazı’nın Belgi’si, insan doğasındaki iyilikle kötülüğü tartıştıran, romanda da geçen Harper Lee’nin Bülbülü Öldürmek’indeki[4] Scout’un ve bir yasak aşkı anlatan Arundhati Roy’un Küçük Şeylerin Tanrısı’ndaki[5] Estha’nın yanına başarıyla yerleşti. Tıpkı Lee ve Roy gibi Yazıcıoğlu da bunu anlatmak için doğup büyüdüğü şehri ve zamanları seçmişti.[6] Çam kabuklarından kayık oyduğum kendi çocukluğum aklıma gelince, tahta oyuncaklarla oynayan Estha’nın anılarının çağrışımları daha fazla oldu.

Romanda bir ilk aşka ilham veren Batı Yakasının Hikâyesi filminin zıtlığıyla da imlenen arka mahalle Döşeme, sadece gidilmemesi gereken bir yer değil, aynı zamanda farklılıkları, yoksulluğu, çaresizliği, belayı, kavgayı simgeler ve çocuklarla bir araya gelmemesi gereken her şeyi barındıran bir kült olur. Tıpkı Estha gibi Belgi de annesinin izni olmadan dolaşır, gizlice hızara gider sıkıldıkça. Estha, Scout, Belgi ve ben çocukların tahta oyuncaklarla oynadığı, onlarla birer dünya kurdukları zamanlardanız.

Yazıcıoğlu’nun yazınsal stratejisi anlatıcının hep yazarın kendisi olduğuna okuru ikna etmekten geçer. Anlatıcı/kahraman ile yazarın aynı kişi olmadığını bilen iyi bir edebiyat okuru bile anlatıcıya o kadar inanır ki, yer yer yazarla anlatıcının sesi karışır. İnandırıcılığının da sırrı buradadır. Anlatıcıya öyle çok inandırır ki Yazıcıoğlu okuru, tıpkı Hep Sondan Başlar’ın Ece’sinin yazarla özdeşleştirilmesi gibi, Belgi’nin de yazarın çocukluğuyla özdeşleştirilmesine yol açar. Bir romandan çok bir anı kitabı okuduğunu düşündürür okura. Yazar bir söyleşisinde şunları söyler:

Kahramanım Belgi’yi çok iyi tanıyorum, senelerdir konuşuyoruz onunla! Flaubert’in mahkemede ‘Madame Bovary benim’ demesi gibi, ‘Belgi benim tabii’ demek geçiyor içimden, bir klişeyi yinelemek pahasına da olsa. Orada ben de varım ama bu oradaki olaylar bire bir benim başımdan geçmiş demek değil. Bunu söylemek, bir hayal ürünü olan kurguya, en güzelini bulmak için defalarca kurduğum cümlelere ve üç kez baştan yazdığım romana haksızlık olur.[7]

Bellek parçacıklarıyla bir araya gelen Hep Sondan Başlar’ın kurgusunda olduğu gibi, İncirlik Yazı’nda da her şeyi parçalar halinde algılayan çocuk zihninin içinden çıkar gelir öyküler ve böyle güçlü bir anlatı çıkar. İncirlik Yazı, herkese önemli gelmeyecek küçük detaylar ve küçük gözler aracılığıyla büyük meseleleri anlatan bir roman olarak edebiyat tarihimize yazılır.

 

NOTLAR

[1] Taçlı Yazıcıoğlu (2024), İncirlik Yazı. İstanbul: Doğan Kitap.

[2] Bkz. Tayfun Topraktepe, “İncirlik Yazı: Hatıraların İncirlik’i”, K24.

[3] Selda Coşgun, “Taçlı Yazıcıoğlu ile İncirlik Yazı”, Mikroscope.

[4] Harper Lee, To Kill a Mockingbird, Harper Collins, Philadelphia, 1960.

[5] Arundhati Roy, The God of Small Things, Flamingo, London, 1997.

[6] Gerçi Roy, annesi babası iki yaşındayken ayrılınca, annesinin memleketi Kerala’ya gitmiş.

[7] Sibel Oral, “Benim Adanam da bilinsin istedim”, Gazete Oksijen.

Yazarın Tüm Yazıları
  • Hep Sondan Başlar
  • İncirlik Yazı
  • Taçlı Yazıcıoğlu

Önceki Yazı

DENEME

Hayal gücü ve birtakım hassasiyetler

“Benim işim hikâyeler uydurmak, sevdiğim hikâyeler uydurmak. Okuma ve okuduğunu anlama konusunda donanımsız, yasakçı kafaların seveceği hikâyeler uydurmak değil.”

ASLI TOHUMCU

Sonraki Yazı

SÖYLEŞİ

“Batmadan çıkmasını bilmemiz gerek.”

Yeni romanı Bata Çıka’da dış dünyayla bağı kopmuş bir gemide iktidar ve güç meselesinin insanları nasıl dönüştürebileceğini anlatan Fuat Sevimay'la iktidar ve edebiyat arasındaki ilişkiye dair konuştuk.

ABDULLAH EZİK
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist