Daniel Mason:
“Zihinlerimizin travmaya verdiği karşılık son yüz yılda çok değişti...”
“I. Dünya Savaşı hakkında yazmayı planlamamıştım aslında; 1930’larda bir akıl hastanesine dair bir kitaba başlamıştım, ama hikâyenin geçmişini kurmam gerekiyordu. Derken Margarete karakterine ve hastanenin ortamına denk geldim ve kısa sürede bu tüm kitaba dönüştü... Zaman ve mekânla aramızdaki mesafe beni bir anlamda özgür kıldı, çünkü Kış Askeri’nin dünyası kolektif hayal gücümüzde pek yer kaplamıyor.”
Sahra hastanesi, Avustura, Ostrozec, Eylül 1915. (Sağda: Daniel Mason.)
Amerikalı psikiyatrist Daniel Mason’ın 2018’de yayınlandığında epey dikkat çeken ve 2022 sonunda Seda Çıngay Mellor çevirisiyle Holden Kitap tarafından dilimizde yayımlanan Kış Askeri adlı kitabı sarsıcı, çok katmanlı ve güçlü bir savaş romanı. Alışık olduğumuzun aksine, II. Dünya Savaşı değil, I. Dünya Savaşı döneminde kurgulanmış roman, idealist tıp öğrencisi Lucius’un savaş nedeniyle öğrenimini tamamlayamadan cepheye gitmek zorunda kalışı ve yetkili doktor olarak bir sahra hastanesinde görevlendirilmesiyle değişen hayatını konu alıyor.
Mason’ın ilk romanı olan Piyano Akortçusu’nda öğrendiğimiz şeyi bir kez daha görüyoruz bu kitapta: Müthiş çalışkan, titiz, tıp bilgisini eserlerini derinleştirmek için kullanmakta çok mahir ve çok atmosferik eserler veren bir yazarla karşı karşıyayız.
Her ne kadar bir savaş hikâyesi olsa da sevgi, aile, affetme, travma gibi izlekleri odağına alan, insan hangi noktada vazgeçmeli, nerede bırakmalı gibi sorular da soran, yer yer epey hüzünlü ama sağlam bir tarihsel roman olan Kış Askeri’ne dair Daniel Mason ile konuştuk.
Dilimize daha önce çevrilen kitabınız Piyano Akortçusu’ndaki gibi, Kış Askeri’nde de bizi tarihsel bir yolculuğa çıkarıyorsunuz. Her ne kadar kitabın bir bölümü Viyana’da geçiyor olsa da, önemli bir kısmı da cephede, Karpat Dağları gibi pek çok kişinin aşina olmadığı bir coğrafyada geçiyor – tıpkı Piyano Akortçusu’nun pek tanımadığımız Burma’da geçiyor oluşu gibi. Seçtiğiniz coğrafyaları oldukça detaylı betimliyorsunuz ve yazdığınız tarihsel döneme dair de epey detay bulmak mümkün eserlerinizde. Özellikle Piyano Akortçusu müthiş detaylar içeriyordu; yer yer yeni yazılmış bir eseri değil de sanki George Orwell gibi Burma’da bizzat bulunmuş birinin günlüklerini okuyor gibi hissetmiştim. Yabancı coğrafyalarda ve geçmiş zamanda geçen bu kitapları yazmak için araştırmaya oldukça zaman ayırdığınızı tahmin ediyorum. Günümüzde geçen romanlardan ziyade bu tür daha çok mesai gerektiren kurgulara yönelmenizin sebebi nedir? Ve kitaplarınızı yazmadan önce nasıl bir araştırma sürecine giriyorsunuz, bize anlatabilir misiniz?
Kış Askeri
çev. Selda Çıngay Mellor
Holden Kitap
Aralık 2022
352 s.
Bence edebiyatın en haz verici yanlarından birisi insanı alıp götürmesi – sıradan yaşamlarımız boyunca gidemeyeceğimiz yerlere, zamanlara seyahat edebilmemizi sağlaması. Bu yazmak için de geçerli aslında: Yazmak yolculuğa çıkmaktır bir nevi… Başka bir hayat yaşamanın nasıl bir şey olacağını hayal etmek eğlencelidir de.
Araştırmaya dair yaklaşımımı zaman içinde değiştirdim – ilk kitaplarım daha yoğun bir araştırmanın ürünüydü. Bir konu hakkında epey derin okumalar yapar, sonra da yazmaya başlardım. Şimdilerdeyse karakter ve olay örgüsüyle daha ilgiliyim, o yüzden büyük araştırmalar yapmamı gerektirmeyecek, daha ziyade hikâyenin kendisine odaklanmamı sağlayacak konular seçmeye meyilliyim artık. Genellikle ancak olay örgüsünü oturttuktan sonra derin araştırmaya başlıyorum.
Oldukça betimleyici bir diliniz var, ancak klasik edebiyattakinden farklı bir betimleyicilik bu. Okuru sonsuz tasvirlere boğmayan, ancak gözünün önünde epey canlı ve somut görüntüler yaratmayı başaran, ayarı çok iyi tutturulmuş bir betimleyicilik. Bu da metinlerinizin oldukça atmosferik olmasını sağlıyor. Kitaplarınızda sanki hikâye ve kahramanlar kadar mekân ve coğrafya da önemli bir rolde bulunuyor; her yazar için geçerli değildir bu. Bize edebiyatınızın mekânla ilişkisine dair neler söyleyebilirsiniz?
Teşekkür ederim! Buna verebileceğim en basit cevap canlı tasvirlere sahip kitapları okumayı sevmem olacaktır. Çevremdeki fiziksel dünyaya, özellikle doğaya karşı hep çok ilgi duymuşumdur. Mekânla ilişkim bir insan olarak beni konumlandırıyor ve şekillendiriyor, aynı şeyi karakterlerim için de yapıyor sanırım.
Bu soruyu daha önce çok kez cevapladığınızı tahmin ediyorum ama bir kez de bizim için cevaplarsanız çok sevinirim. Kış Askeri’nde bir genç doktorun henüz eğitimini tamamlayamadan kendisini cephede bulmasının öyküsünü okuyoruz ve burada bakmak durumunda kaldığı yaralıları, uyguladığı tedavileri, yaptığı ameliyatları oldukça detaylı biçimde anlatıyorsunuz. Bunda doktorluğunuzun payı da çok büyük olsa gerek diye düşündüm okurken. Doktor olmanız edebiyatınızı nasıl etkiliyor? Ve aynı şekilde, yazarlığınızın doktorluğunuza bir etkisi oldu mu? Burada bir diyalektik ilişkiden söz edebilir miyiz? Evetse, nasıl? Son olarak kendinizi “romanlar yazan bir doktor” olarak mı, yoksa “doktorluk da yapan bir yazar” olarak mı tanımlıyorsunuz?
Yazdıklarımla doktorluğumun ilişkisi zaman içinde değişti diye düşünüyorum. Tedavi, hastalık, beden, vesaireye dair bir şeyler yazdığımda tıp yardımcı oluyor kesinlikle, fakat karakterleri yazarken işime yaramıyor bence. Hatta sadeleştirmeye ve teşhis etmeye hevesli olduğu için, tıbbın insanlık tecrübesinin gizemini biraz yok ettiğinin de bilincindeyim ki, kurmaca için epey mühimdir bu.
Öte yandan yazdıklarımın doktorluğuma faydalı olduğunu hissediyorum: Hastaların hayatlarındaki anlatıları, boşlukları ve tutarsızlıkları aramama, basit tıbbi geçmişin bir nebze dışında kalsa da hâlâ önemli olan bazı detayları keşfetmeme yardımcı oluyor.
2018’de Kış Askeri’ni yayınladığınızda şimdikinden çok farklı bir dünyada yaşıyorduk. Kitapta geçen büyük savaş da, çok sayıda insanın ölümüne sebebiyet veren İspanyol Gribi salgını da geçmiş yüzyıla ait puslu hatıralar gibiydi. Ancak içinde bulunduğumuz an itibariyle Avrupa’nın göbeğinde yine büyük bir savaş yaşanıyor ve bir küresel salgını atlatmakla meşgulüz. Bu deneyimlerin ardından, kitabınızı bugün yazsaydınız bir şeyleri farklı yazar mıydınız?
Bunu ben de düşündüm. Değiştirebileceğim herhangi bir şey gelmiyor aklıma ama pandemi ve büyük kısmı kitabımdaki coğrafyada yaşanan Ukrayna Savaşı bağlamında okunacağını bileceğim için yazması çok daha zor olurdu.
Yine aynı çerçevede – kitabın ilk okurları ile şimdi okuyanların deneyimleri sizce nasıl farklılaşmıştır? Metinler değişmeseler de, onları okuduğumuz dünya değiştikçe sanki onlar da dönüşüyor gibi hissediyorum ve bunu oldukça büyüleyici buluyorum. İki sene önce okumuş olsam başka türlü algılayacağım şeyler, örneğin savaşın acımasızlığına ve vahşetine dair anlattıklarınız, şu an bende bambaşka şeyleri tetikledi; Ukrayna’da benzer şeylerin yaşanmakta olduğunu düşündürdü, bir anlamda tüm ürkütücülüğüyle savaşın vücut bulmasını sağladı. Keza pandeminin travmasını da hâlâ yaşıyoruz. Siz bu konuda, özellikle de bir psikiyatrist olarak neler söyleyebilirsiniz?
Muhteşem gözlemler bunlar. Kurmacanın büyüsü de bu – yaratıcı kişi hikâyenin sadece yarısı. Okurun benim niyet ettiğim biçimde okumayacağını bile bile her kelime üzerinde ayrı ayrı ilgilenerek yazmak beni mütevazı kılıyor. Okurun hayal gücüne alan bırakabilecek, mümkün mertebe katmanlı ve girift olabilecek deneyimler yazmayı hedefliyorum böylece.
Savaşa dair yazılmış romanların büyük çoğunluğu II. Dünya Savaşı döneminde geçiyor. Elbette I. Dünya Savaşı dönemine dair de ciddi bir literatür var ama II. Dünya Savaşı’nın edebiyatta kendine daha çok yer bulduğunu söyleyebiliriz. Aslında ilk büyük savaş; hem modern silah sanayiinin kendini ilk kez gösterdiği hem de geleneksel savaş yöntemlerinin hâlâ kullanılmakta olduğu özel bir dönemdi, yaşanan bir anlamda çok özel koşullara sahip, hibrit bir savaştı. Hikâyenizi anlatmak için bu dönemi seçmenizin sebebi nedir?
İşin doğrusu bir “konu” seçiyormuşum gibi hissetmiyorum hiç... Bir şeye denk geliyorum, sonra orada kalmaya karar veriyorum. Söz konusu durumdaysa, I. Dünya Savaşı hakkında yazmayı planlamamıştım aslında; 1930’larda bir akıl hastanesine dair bir kitaba başlamıştım, ama hikâyenin geçmişini kurmam gerekiyordu. Derken Margarete karakterine ve hastanenin ortamına denk geldim ve kısa sürede bu tüm kitaba dönüştü. Zaman ve mekânla aramızdaki mesafe beni bir anlamda özgür kıldı bence, çünkü özellikle Amerikalı okurlar II. Dünya Savaşı’na epey aşinalar ve o dönemde geçen eserlerden bazı beklentileri var. Kış Askeri’nin dünyasıysa kolektif hayal gücümüzde pek yer kaplamıyor.
Savaş dönemleri bildiğimiz her şeyi unutmamızın ve olağanüstü kurallara adapte olmamızın beklendiği dönemler olsa da, savaşın bir doktorun “iyileştirmesinin” değil, “düzeltmesinin ve geri göndermesinin” beklendiği koşulları dayatmasının ne kadar zorlayıcı olduğunu Lucius’un hikâyesinde görebiliyoruz. Savaşın vatanseverlik/görev bilinci ve vicdan/insanlık arasında bir ikilik oluşturmasına dair neler söyleyebilirsiniz? Bu dikotominin hikâyenizin de çatısını oluşturduğunu düşünüyorum.
Çok iyi bir gözlem bu. Evet, katılıyorum – savaş zamanları doktorların önüne çözülemeyecek çatışmalar çıkarıyor. Lucius’ın (ve birçok başka hekimin) öğrendiği üzere, savaş doktorlarının tek hedefi askerleri tekrar savaşacak kadar iyileştirmektir. Bu da “zarar vermeme” yeminimizi karmaşıklaştırıyor. Aynı zamanda savaş dışında da böyle karşıtlıklar yaşanabiliyor. Kötü eylemler yapmış birisine bakmak ne anlama gelir? Ya da kendi davranışları nedeniyle hastalanan ve tekrar hastalanacak birine? Savaş örneği görünüşte dolambaçsız olan yeminimizin asıl karmaşıklığını gösteriyor bize.
O dönemde henüz adlandırılmadığı için ismi bu şekilde geçmeyen PTSD (post-traumatic stress disorder / travma sonrası kaygı bozukluğu), neredeyse kitabın ana karakterlerinden biri – ismi yok ama varlığı her kelimeye sinmiş gibi. Bir psikiyatrist olarak bu görüşüme katılır mısınız? Ve sizce Lucius’un ateşkes sonrasındaki davranışlarında ve arayışında da (spoiler vermemek için detay vermek istemiyorum) bir tür PTSD etkisi var mı?
İlginç bir soru. Haklısınız, PTSD 1918’de bir teşhis değildi. Fakat isimlendirme meselesinden de öte, çoğu asker günümüzün PTSD’sinden tamamen farklı bir sendromdan mustaripti. O zamanlar post travmatik tepkimeler daha ziyade fiziksel (çoğunlukla nörolojik) semptomlardan ibaretti. Günümüzdeyse, “PTSD” daha çok psikolojik ve davranışsal. Başka bir deyişle, zihinlerimizin ve bedenlerimizin travmaya verdiği karşılıklar yüz yıl içerisinde değişime uğradı. Semptomlarımız içinde yaşadığımız kültürden fazlasıyla etkileniyorlar.
Bu, cevabın teknik kısmı. Genel anlamdaysa: Kitap bir dehşet tecrübesinin ardından insanların aklının nasıl değiştiğiyle ilgili. Ve bu sadece hastalar için değil, aynı zamanda Lucius için de geçerli.
Kitabın başında, henüz savaş başlamadan, tıp eğitimini sürdürür ve röntgeni geliştirmeye çalışırken Lucius'un “bir insanın düşüncelerini görmek/okumak” şeklinde bir hayali olduğunu öğreniyoruz. Bu konuya sonradan bu açıklıkta dönmüyorsunuz ama sanki bu fikir hikâye boyunca bizi izliyor. Savaş travmasıyla kayıp ruhlara dönüşen, düşünceleri sanki bir daha başkaları tarafından hiçbir zaman anlaşılamayacak insanların öykülerini okuyoruz. Bu anlama/görme/anlaşılma meselesinin kitabın ana izleklerinden biri olduğunu söyleyebiliriz sanki bu çerçevede, ne dersiniz?
Evet: Lucius’ı hâlâ bir başkasını anlama çabası harekete geçiriyor, teknolojik bir bakış açısından (X-ışını) duygusal olana geçtiğinde bile.
Savaş, içinde pek çok irili ufaklı suçu da barındıran ve hatta kimilerince de bizzat suçun ta kendisi olarak tanımlanan bir olgu, malumunuz. Suçlar karşısında iki seçeneğimiz olur: Cezalandırmak ya da affetmek. Kitabınız her savaştan sonra insanların devletlerini, toplumlarını, birbirlerini ve hatta kendilerini affetmeleri gereken suçlarla karşı karşıya kaldıklarını hatırlattı bana – belki savaşın en yıkıcı taraflarından biri de bu. Lucius da kendini affetme konusunda büyük bir sınav veriyor. Buna dair bize neler söyleyebilirsiniz?
Müthiş bir tespit bu da. Savaşın en yıkıcı tarafının bu olduğunu düşünmüyorum; savaş suçlarının kendisi öyle zaten. Fakat savaş, kişileri temel insanlıklarının sınandığı durumlara düşmeye zorluyor. Lucius’ın kitaptaki hatası (belki “suçu” diyebiliriz) okurun büyük ihtimalle affedebileceği, ama kendisinin bunu yapamayacağı bir hata. Ve bu suçluluk hissi, kurtulması gereken bir hayalet misali, bırakmıyor peşini.
Çeviren: EMİRHAN BURAK AYDIN
Önceki Yazı
Biz Hiç Değişmedik Gönül:
Nezihe Meriç’in mektupları
“Türkçenin en önemli öykücülerindendir Nezihe Meriç. Onun kaleminden çıkan bu mektuplar, yukarıda belirttiğim gibi, yakın bir dostla haberleşmekten çok dertleşmek, halleşmek için yazılmış oldukları için onun iç dünyasını yakından tanımamıza imkân veriyor; okudukça sıkıntılarına, isyanlarına, telaş ya da avuntularına tanık oluyoruz.”
Sonraki Yazı
Houellebecq’te ortalama Batı insanının karanlık metafiziği
“Uyuklayan Avrupa’nın aslında hasretle beklediği kötü çocuğu, tarihin bu altüst oluşlar uğrağında adeta bir günah keçisi olmak için ortaya çıktı: Dekadans’ı, gerçeğin bilinçdışının ham halini, Camus’cü can sıkıntısını, yaşam ile ölüm arasındaki gerilimde yorulmuş Avrupalıyı cerrahi bir kesinlikle teşhis eden, zamanın ruhunun zehirli dilli bir günah keçisi, bir l’enfant terrible.”