Dağ'dan Sizi Kaçırıyorum'a şiir ve coğrafya
Donat Bayer, Fatma Nur Türk ve İlker Hepkan şiir üzerine, birbirlerinin yazdıklarına dair söyleştiler.
Fatma Nur Türk ile Donat Bayer (solda), İlker Hepkan.
İlker: Dağ’ı ilk okuduğumdan beri bazen kitapta anlattıklarınızı rüyamda görerek uyanıyorum. İnsanlar şaşırıyor yolda olmayı çok sevdiğimi söylediğimde; ben de onların şaşırmalarına şaşırıyorum. Çocukluğumda başladı bu şaşırma. Kalıcılığı, durak değil de varılan yer olmayı yeğlemeyi, başka yerleri ve hatta yolun kendisini merak etmemeyi asla anlayamadım. “Yola çıkarsanız kendinizi bulursunuz” demiyorum ama yolun kulak verdiğimizde bize çok şey anlatabileceğini düşünüyorum. Bence Dağ’ı bu yüzden çok sevdim. Peki nasıl karar verdiniz bu kitabı yazmaya? Kendi şiir izleklerinizin ve arkadaşlığınızın kitabın ortaya çıkışına nasıl bir etkisi oldu?
Fatma Nur: Yol fikrinin yalnızca mesafe katetmekle sınırlı kalmayıp perspektif değiştirmeyi göze almakla da ilgili olduğunu düşünüyorum. Yolda olmak kendimize ve her şeye dair görüşümüzü yerinden oynatmayı mümkün kılıyor. Yol boyunca karşılaştığımız ilk bakışta beş benzemez gibi duran ama birbirine dokunan deneyimlerin aslında o kadar da bağlantısız olmadığını, hepsinin aynı desenin parçaları olduğunu fark ediyoruz.
Ben eskiden daha çok parçaların peşinden gitmişim. Şimdiyse bu parçaların bir araya geldiğinde oluşturduğu resmin bütününü anlamaya, yolculuğun kendisini tanımaya çalışıyorum. Bu da beraberinde bakış açımda bir genişlemeyi getiriyor. Burada kastettiğim yaklaşım Batı tipi “nesnel bilgi” anlayışına alternatif, daha çok Doğulu ve bütünsel bir bilgelik algısına, “hikmet” kavrayışına yakın duruyor. Hikmet, çoğu zaman hemen görünmeyen anlamlarda, geç gelen fark edişlerde gizli. Olmadı diye üzülecek hiçbir şey yok belki de. Zamanın “olduydu, olmadıydı”ya indirgenemeyen, kendine has bir rotası var. O yüzden kendini bulmak belki klişe olur ama şöyle diyebilirim; yola gerçekten açık bir zihinle kulak verdiğimizde çok şey öğrenerek en çok unuttuğumuz yere, yani kendimize ulaşmak da mümkün olabilir.
Kitabın yazım sürecine, ortaklığımıza gelirsek… Başta aklımızda ortak bir şiir yazma fikri vardı ama bu fikir de doğrudan bize ait bir fikir değildi. Editörümüz Ömer Şişman bir gün bizim bir fotoğrafımızı gördüğünde, “Siz birlikte bir şiir yazmalısınız” demişti. Yaratıcı bir fikirdi tabii bu öneri ama ayrıca dostluğumuza ve yan yana gelişimize dair içten bir sezgi, güzellik de taşıyordu. Bu kitap onun hayal ettiği şeyin başka bir biçimi oldu.
Dağ, birbirimizin şiir arayışına tanıklık ederek farklı adımlarla aynı yola koyulduğumuz bir kitap oldu. Bazı eşzamanlılıklar, tuhaf denk gelişler bu iletişimi daha da yoğunlaştırdı. İkimiz de yeni bir şiir evrenine adım atmıştık ama nasıl ilerleyecektik? Yazdığımız her şeyi çekinmeden birbirimizle paylaşmaya karar verdik. Ne zaman bir şey yazsak sıcağı sıcağına birbirimize göndermeye başladık. Kısa sürede geceyle gündüzün yer değiştirdiği, zaman algımızın silindiği, gerçeküstü diyebileceğimiz bir sürece girdik. Bu yoğun ve neredeyse akut yazma deneyimiyle birlikte “ara bölge”ye adım attık. Ne tam bilinçli ne de tamamen bilinçdışı bir alandı burası. Düşünceyle duyunun iç içe geçtiği, net olmayan ama çok yoğun bir yer. İşte bu yaratıcı alan sayesinde şiirimiz bir yapıdan ziyade bir yolculuk haline geldi. Ara bölgede esnedikçe, salınabildikçe hem kişisel hem de ortak olarak verimli ve sağaltıcı bir süreç yaşadık.
Donat: Çocukluğumun bir kısmı bir arabanın arka koltuğunda, uzun yolculuklarla geçti. Bu, ileriki yıllarda yolculuk fikrinin bende neredeyse çocukluk yıllarına duyulan özleme eşit bir yere sahip olmasına neden oldu. Öte yandan, bitmek bilmeyen yolculukların çocukluğun sakin, huzurlu akışına vurduğu darbe, 20’li yaşlardan sonra yolculuklardan mümkün olduğunca uzak durmama yol açtı. Bu çelişkili hal, yolculuğun edebiyat, sinema, müzik, görsel sanatlar gibi alanlardaki temsillerine karşı ayrı bir ilgi uyandırdı bende. Kitabın ortaya çıkma sürecini Fatma Nur yukarıda, benim bugün o günleri, o heyecanlı yaratma sürecini tekrar en canlı haliyle yaşamamı sağlayacak şekilde anlatmış. Onun söylediklerine ne ekleyebilirim, bilmiyorum. Biz Dağ’da derin bir dostluk duygusuyla, o duygunun yarattığı heyecanla harekete geçip, kâh kendi geçmişimize uzanıp kâh bugün durduğumuz yere dönüp toplumun dışına sürülmüşlerin, üzücü bir kaderi paylaşanların, haksızlığa uğramışların, yan yana yürüdüğü halde birbiriyle konuşmayanların, tanımadığı halde karşısındakine gülümseyip sohbete başlayanların, durup dururken birbirine sarılanların ya da birbirine değmeden yan yana yürüyenlerin şiirini yazdık.
İlker: Ömer’in bu konulardaki gözüne hayranım, iyi ki bu öneriyi yapmış. Ben kıskançlığını saklayabilen biri değilim, ama bunun habis bir yerden gelmediğini bilecek kadar beni tanıyorsunuz diye düşünüyorum. Anlattığınız o “ara bölge”yi bir başka şairle yakalayabilmek çok özel bir his olmalı. Umarım bir gün ben de bunu bir şairle yakalayabilirim. Kitabınıza dönecek olursak… Dağ’ın yazıldığı döneme dair anlattıklarınız kitabı okurken sezdiğim bir şeyi doğruluyor: Şiirler tematik ortaklıktan öte, daha derin bir bağla birbirlerine bağlılar. Kitapta Donat, senin yazdığın “Geçit” ve Fatma Nur, senin yazdığın “Gezeriz Hayatta Ata Biner Gibi” başlıklı iki bölüm var ama şiirlerinizin farklı izlekleri, farklı yapıları ve farklı tınıları harmanlayan bütünlüğünü okuyucu rahatça seziyor. Yoldan bahsettik, biraz da yolda gördüklerimizden bahsedelim. Dağ’da doğayla insanın ilişkisine dair çok incelikli bir anlatım okuyorum. Şu aralar Mary Oliver’a kafayı taktığım için mi ikinci olarak bu gözüme çarptı, bilmiyorum. Ama sizle konuşmak istediğim bir konu bu doğa meselesi. “Açık pencereden çocuk sesi/ Uç uç böceği kanatlanmış/ Terlik pabuç giymek için” diye yazıyorsun Fatma Nur. Veya Donat, sen, “Gökyüzü arkada/ Bir sis bir bulut/ Bu ne o zaman/ Bu güneş/ Karşısında/ Bir duvarın soğuyup/ Kalan başkasının/ Şiirinde” diyorsun “Zigana Dağı”nda - II’de. Dağ günümüz şiirinde bu nedenle bana serin, yenileştirici, ferahlatıcı bir esinti gibi geliyor. Yazın neredeyse tamamını ülkedeki orman yangını haberleriyle geçirdik. İklim değişikliğinin yol açtığı felaketlerle karşı karşıya kalmadığımız bir gün, bir saat yok gibi. Bir de madenler için, oteller için, ne bileyim, paraya tapanların istedikleri ne varsa artık, onlar için yok edilen bir doğayla baş başayız. Dünya bu hale gelmişken doğayı şiire taşımanın sizin için nasıl bir önemi var?
Fatma Nur: Türkiye biyo-çeşitliliğiyle eşsiz bir coğrafya fakat bu olağanüstü zenginliğin her geçen gün biraz daha yok olduğunu görmek insanda hem tedirginlik hem de güçlü bir sorumluluk duygusu yaratıyor. Doğanın yazgısı yalnızca siyasi kararlarla değil, vicdanla hırs, farkındalıkla cahillik arasında süren bir mücadeleyle de şekilleniyor.
Benim doğaya olan ilgim zamanla meraktan öteye geçti, yaşantımın temel bir parçası haline geldi neredeyse. Yalnız yürüyüşler, bisikletle köy yollarını dolaşmak, rastladığım insanlarla sohbet etmek, dağ köylerindeki arkadaşlarımla zaman geçirmek… Özellikle Dağ sürecinde yaşadığımız bu evi –hem Bursa’yı hem de Türkiye’yi– bir pencereye dönüştürerek içinden doğru bakmayı denedim.
Bu süreçte doğayla ilişkim de farklılaştı. Yalnızlık ve kaygı anlarında doğaya döndükçe onunla kurduğum bağ biraz daha derinleşti. Gördüğüm bir taş, bulut ya da işittiğim bir ses artık “orada duran şeyler” olmaktan çıkıp içsel bir karşılık uyandıran varlıklara dönüştü.
Doğada karşılaştığım her şey beni söylenmekten çok anlamaya, yargılamaktan çok tanıklık etmeye yöneltti. Kendini sorgulamak kimseye kolay gelmiyor. Genellikle çevremize bakarken önce eksik olanı görüyoruz ve bunu sürekli dile getiriyoruz. Bu alışkanlık hem zihnimizi hem de kalbimizi fark etmeden yoruyor. Bilimsel veriler bile bu yükün zihinsel dengemizi sarstığını, bizi huzursuz ettiğini söylüyor. İçimizdeki karmaşayı anlamaya çalışmadıkça odağımızı hep dışarıya çeviriyoruz. Belki de kendimize gösteremediğimiz şefkati başkalarının hatalarında unutmaya çalışıyoruz, sütten çıkmış ak kaşık kesilerek.
Öte yandan, çok hızlı aktığı için dikkat eşiğini düşüren, marjda olmayı marifet gibi sunan bir dünyadayız. Her şeyin fazlasıyla şahsileştirildiği bu solipsist düzlemde “ben” o kadar merkezde ki, dış dünyayla kurduğumuz bağ bile neredeyse bir yansımaya dönüşmüş durumda. “Bana ne sunuyor? Beni nasıl görünür kılıyor? Bana ne kazandırıyor?” Ve bu tekrar eden soruların sonunda kendimizi genellikle şu noktada buluyoruz: “Ben hak ediyorum.” Bir karşılık, bir ilgi, bir açıklama, bir özür... Ama hep “ben” diyerek. Bu sürekli talep hali doyumsuzluğu ve içsel kargaşayı besliyor. Hiper-küratörlükle şekillenmiş dijital kültür de bu körlüğü derinleştirmek için tüm araçlarını seferber ediyor. Basit olanı, sade olanı çoğu zaman gözden kaçırıyoruz. Oysa doğa hâlâ bir dengeyi, bir ölçüyü hatırlatıyor. Kaybettiğimiz dikkati, iç sesi, sakinliği, hatta nedensizce içten sevebilmeyi sabırla geri çağırıyor diye düşünüyorum. “Gaz yerine frene bas” diyor sanki.
Donat: Dağ’da yer alacak şiirleri yazarken, hatta henüz sadece kitabı bir fikir olarak tartışırken, Fatma Nur’la yaptığımız konuşmalarda coğrafyanın yazacağımız şiirlerin omurgasını oluşturması konusunda hemfikir olduğumuzu hatırlıyorum. Bu benim henüz şiirler üzerine çalışmaya başlamadan, o şiirlerin geçeceği yerleri neredeyse önümde duruyormuş gibi görmeme neden oldu. Bir süre yukarıdan baktığım uçsuz bucaksız dağlarla, uçurumlarla, kurumuş otlarla, yuvarlanan taşlarla dolu bir manzara eşliğinde uyuyup uyandım. Bir de buna eşlik eden, ağaçlarla çevrili, karanlıkça bir orman vardı. Film sahnesi gibi bir şey bahsettiğim. Yakın bir arkadaşım bir gün, “İnsan daha önce görmediği hiçbir şeyi gözünün önüne getiremezmiş” demişti. Bu görüntüleri düşünürken arkadaşımın bu sözlerini hatırlayıp, “Ben buraları gerçekten görmüş olabilir miyim?” diye hafızamı zorlamaya başladım ve sonunda söz konusu yerlerin ilk soruna cevap verirken bahsettiğim o uzun çocukluk yolculuklarından birinden hafızamda kalan görüntüler olduğunu anladım. Bahsettiğim, sert bir kışa denk gelen, tehlikeli bir yolculuktu. Kar altında Trabzon’dan çıkıp, Zigana Dağı’nı arabayla geçip Erzurum’a gitmiştik. Mary Oliver’ın şiirinde doğa korur, esin kaynağı olur. Ama Oliver doğanın verebileceği sert tepkilerin de farkındadır ve yer yer okura bunu hatırlatır. Ben şiirimin ortasına insanın kontrol ettiği değil, insana yerini hatırlatan doğayı yerleştirmeye çalıştım.
İlker: Donat, son cümlen bana Dağ’dan iki şiiri ve bu şiirlerin içinde kendini korumaya çalışan benlikleri hatırlattı. “Geride kalan” ve “XI.” insana bazen kendimizin seçtiği, bazen de mahkûm olduğumuz izole olma halini hatırlatıyor. Kitabı okurken doğa ve yolculuk temalarına ek olarak elini uzatıp tutamama hayal kırıklığını hissediyorum. Bu uzattığımız eller neden tutulmuyor sizce? Şiirin bunla nasıl bir ilgisi olabilir?
Donat: Sanırım birçoğumuz geçen zamanın ilişkiler üzerindeki etkisini fark edip bunun üzerine düşünüyoruz. Bir dönem yakın olup sürekli görüştüğümüz kişilerle kontrolümüz dışında gitgide görüşemez olmamız bir tek benim deneyimlediğim bir şey olmasa gerek. Ben uzun süre bunu 20’li yaşların sonunda başka bir ülkeye gitmiş olmama bağladım. Malum, o dönemde yurtdışından iletişimi sürdürmek şimdiki kadar kolay değildi. Ancak bir süre sonra, sosyal medya, vs. sayesinde iletişim kolaylaştığında, İstanbul’da da durumun pek farklı olmadığını anladım. Yani ironik bir biçimde iletişimin kolaylaşması, esasında ortada –olduğunu sandığım yerde de– pek bir iletişim kalmadığını anlamama yaradı. Oradaki de buradaki gibi herkesin kendi köşesinde yaşadığı bir hayat. Bununla beraber, özellikle son dönemlerde üst üste şahit olduğumuz kimi toplumsal trajedilerin de, çeşitli gruplar seslerini yükseltse de, çoğu zaman büyük bir yalnızlık içinde yaşandığını tekrar tekrar gözlemledim. Herkesin, her grubun başına gelen felaketi tek başına yaşadığı bir düzen. Dağ’da bu tek başına kalma halini anlatmaya çalıştım. Coğrafyanın sertliği, ev sahipliği yaptığı trajediler ve en az o kadar ürkütücü olan tüm bölüme sinmesini istediğim büyük bir sessizlik/yalnızlık: “Geçit”i oluşturan şiirlerde bir sayfadan diğerine insanlar hep yan yana yürüyor, ancak kimse kimseyle konuşmuyor, kimse dönüp yanındakine bakmıyor ya da kimse kimseye değmiyor.
Fatma Nur: Ziya Osman Saba’nın “Eller” şiirini hatırladım. “Eller türlü türlü… Yaşamaktan.”
Uzattığımız eller, tutulmasın diye geri çektiğimiz eller… Birçok nedeni olabilir uzaklaşmanın, yalnızlaşmanın. Bu durumun yarattığı bocalama halini de, o süreçte evrilen, yavaş yavaş zihinsel teslimiyeti öğrenen ya da öğrenmeye çalışan insanı da, “Gezeriz Hayatta Ata Biner Gibi”deki şiirler boyunca anlamayı farklı ifade biçimleriyle, yaklaşımlarla anlatmayı denedim. Bir düşünce bir yere giderken başka düşünceleri de sürükledi. Birbirine temas ederek genişleyen bireysel, varoluşsal ve toplumsal boyutları olan bir düşünce ve deneyim halkasına dönüştü her şey giderek.
Beyefendiler’de de karmaşık bir duygusal örüntü, yoğun bir yalnızlık ve yabancılaşma atmosferi hâkim. Özellikle kitabın ilk bölümü “Gülsuyu”ndaki şiirlerde bir kaybolmuşluk var, değil mi? Yoğun bir melankoli var ama bu hiç bayıcı ya da yapay değil. Aksine, duygular somut ve hayatın içinden geliyor. Kitabın en başında hissedilen sahicilik, okumayı sonuna kadar sürdürme isteği uyandırıyor. Artık bir şiirde anlatılanın somut mu soyut mu, biçimli mi biçimsiz mi olduğundan çok, sahici olup olmadığına bakıyorum. Sahici gelmiyorsa da devam edemiyorum. Fakat burada kastettiğim şey kendi şiir anlayışıma uyan bir şiir arayışı değil. Her türlü şiir biçimiyle, her tür yaklaşımla kurulmuş bir metin olabilir bu. Derdi, meramı, iddiası neyse, işte tam da onun özgün doğasında hissedilen bir sahicilik arıyorum. Bu sebeple, “Ne kadar güzel bir kitap!” demiştim Ömer Şişman’a kitabı bitirdiğimde.
Faulkner
Aşk acısının özneyi dış dünyadan kopararak içine kapattığı gerçeği, klasik şiirimizde de sıkça rastladığımız bir durum. Divan şiirinde sevgilinin ulaşılmazlığı, âşığın hayal ve belirsizlik arasında kalışı, içe kapanışı çok güçlü biçimde işlenir ya hani… Günümüzün “görülüp cevaplanmayan mesajları” ya da şiirinde geçtiği gibi alırsam, “telefon başında günler, haftalar, aylar” geçirmek bu duygunun teknolojik bir karşılığı gibi olabilir mi?
Bugünün dijital bekleyişleriyle geçmişin mektup bekleyişleri arasında yalnızlık duygusunun niteliği ve bireysel algısı nasıl evrildi sence? Zaman ve ortam değişse de, aşkın yarattığı yalnızlık ve melankoli hissi özünde aynı mı kalıyor?
Bir de William Faulkner’ın Nobel konuşmasını anımsıyorum; “Şairin ve yazarın görevi işte bunları yazmaktır” dediği evrensel, kadim temalar geliyor aklıma bunları düşünürken.
İlker: Ben Beyefendiler’i üç farklı durumda benzer yalnızlıklarda kaldığım için yazdım. “Gülsuyu”ndaki yalnızlık iki katlı bir yalnızlık; birincisi muhteşem bir şekilde yıkılmasından başka bir kaderi olmayan bir aşkta insanın mahkûm olduğu yalnızlık, ikincisi de o aşkın acısını kimseyle paylaşamamanın insanda yarattığı kaybolmuşluk hissinin doğurduğu yalnızlık. “Adamlar” ve “Eray” bölümlerinde de dizelerimin yolu farklı nedenlerle de olsa benzer yalnızlıklara çıktı. Bunların hepsinde iletişimsizlik baş roldeydi, (tüm bu yaşananları ellerimize nasıl anlatalım) veya (sesin/ bir hayalmiş/ haber vermiyorsun) diye yazdım mesela. Elimizde neredeyse tutkalla yapışmış gibi duran, insanlık tarihinin en yetkin iletişim araçlarından biri var ve biz kendimizi yine iletişimsizlik içinde buluyoruz. Belki de herkesle sürekli çok yoğun bir iletişim içinde olduğumuz için (ya da öyle sandığımız için), sevgiliden gelmeyen mektuplara dönüşüyor her sessizlik.
Evrensellik konusunu yazarken ve düzeltirken elbette düşünüyorum, ama daha çok yazdıklarımı bir araya getirirken bu konunun üzerine eğiliyorum. Avrupa-merkezci bir yerden değil tabii, insan-merkezci bir yerden yapmaya çalışıyorum bunu. Yazdığım hiçbir şeyi tek bir amaçla yazmıyorum; hep ikinci, üçüncü amaçlarım oluyor. Beyefendiler’de o yüzden okuyucuyu uyarıyorum, her şey aramızda kalsın, diye. Buna rağmen Beyefendiler’e dair aldığım soruların bazıları oldukça magazinsel oldu. Oysa ben bu kadar beyefendi arasında nasıl yalnız, çözümsüz ve aciz kalınabileceğini göstermek istemiştim. Başka yorumlar da geldi; senin yazdıkların da Fatma Nur, bu tepkilerle örtüşüyor. İnsanlar sadece çapkın gey bir şairin gönül maceralarını değil, kendi yaşadıklarına dair de birçok şey görüyor bu kitapta. O zaman da iyi ki Faulkner’ın bize biçtiği görevi yapmışım, Beyefendiler’i yazmışım ve bu kitap okuyucularla buluşmuş diyorum.
Fatma Nur: Beyefendiler’e dair kimi magazinel yorumların gündeme gelmesini anlayabiliyorum ama bundan fazlasını düşündürmeye teşvik eden bir şiir kitabı olduğu kanaatindeyim.
“Evrensel” derken küresel ölçekte yankı bulan, çok okunan bir şiiri veya küresel başarıyı kastetmiyorum. William Faulkner’ı andım, çünkü o yerelden ve tarihsel bağlamdan kopmadan evrensele ulaşan yazarlardan biri ve onun öne sürdüğü kadim temaların bugün de şiir için geçerliliğini koruduğuna inanıyorum. Şiirin asıl meselesi hâlâ insan olma halidir, bu deneyimin karmaşıklığıdır, yorulsa da çarpmaya devam eden kalbin doğasıdır. Evrensellikten kastım bu insanlık halinin zamana direnç göstererek dile gelmesi, bir tür edebi süreklilik oluşturması. Şiirin coğrafyayla, dönemle ya da bireysel yaşantılarla doğrudan ilişkili olması bu tanımı geçersiz kılmaz. Ortaklaştığımız yer tam da burası.
Ben doğaya baktığımda yalnızca ağacı, kuşu, dağı, taşı değil, insanı da görürüm mesela. Günümüzde, özellikle ileri teknolojikleşmiş ya da hiper-modern dünyada insanın artık şiirin öznesi olamayacağına dair yaklaşımlarla karşılaşıyoruz. “Şiir, insandan çekildi” diyenlere katılmıyorum. Aynı şekilde, “İnsan en kötüsüdür, hayvan en iyisidir” türünden kolay karşıtlıklarla şekillenen söylemleri de ikna edici bulmuyorum. Şiirin ve şairin itirazı, her şeye körlemesine muhalefet eden, yıkıcı ve sabit bir konumdan ziyade, daha derinlikli ve dönüştürücü bir yerden yükselmelidir. Karşıtlıklar üzerinden kolay konumlar edinmek şiirin asıl potansiyelini sınırlandırıyor.
Bu bağlamda Edip Cansever’in insanı yankılanıyor zihnimde. O, insana ne sterilleştirilmiş ne de romantize edilmiş bir figür olarak yaklaşır. Ne temkinli bir iyimserlikle idealize eder ne de bireyin kimliğini tümüyle çözen bir özcülük eleştirisine yaslanır. Cilalanmış gerçekliğin arka yüzünü de yoklayan, hakiki ve kimi zaman şaşırtıcı derecede dolaysız bir bakışla, en çetrefilli düğümleri gevşetmeden, doğrudan içine girerek açar.
Günümüze gelirsek, Ömer Şişman ve Liman Mehmetcihat’ın şiirlerine bakabiliriz. Liman Mehmetcihat, özellikle “Feodal Değerler” adlı şiirinde kendi etik ilkelerini neredeyse madde madde sıralar. Örneğin: misafirperverlik, aman dileyene el kaldırmamak gibi… Hem Cansever hem Mehmetcihat, insanı bireysel yönleriyle olduğu kadar toplumsal bağlamları içinde de güçlü bir şekilde düşünür. Ve bunu yaparken her biri kendi özgün düşünce evreninden konuşur. İkisinin de evreninde insan olmak sadece bir yük değil, bir ihtimaldir, imkândır. Mehmetcihat’ın şiirindeki sorgulayıcı ve sarsıcı tavır, insan kalma mücadelesiyle, kimi zaman “geri kalmış” sayılan kadim değerleri bugünün baskın söylemlerine karşı cesurca savunma çabasıyla iç içedir. Aynı zamanda “bana göre değilmiş şiir, bütün güzel insanlar şiire toplanmış/ lanet olsun” der “en kötü benim” şiirinde, kendine ve şiirine güvenerek. Dış onaylara aldırış etmeyen ve bu tavrıyla yaratıcı cesaretini diri tutan bir şairdir. Dolayısıyla her iki şair de çelişkilerle yüklü insanı ne katı bir özcülüğe hapseder ne de yalnızca realist bir bakışa indirger. Onların şiirinde “insan” hem kırılgan hem dirençli hem karmaşık hem sade halleriyle birlikte görünür.
Bence Liman Mehmetcihat’ı bugünkü şiir ortamında farklı kılan, biçimsel ve yaratıcı cesaretine ek olarak, günümüz insanını hem bireysel hem de toplumsal izlekler üzerinden derinlemesine kavrayıp sıradışı bir zihinsel harita oluşturmasıdır. Bu haritada dolaşmak okura düşünsel bir genişlik kazandırır ve bilinçte radikal sıçramalar yaratır.
Ömer Şişman’ın şiirlerinde ise insanın zihinsel kırılmaları, duygusal dalgalanmaları ve gözden kaçan fakat içsel gerilim taşıyan eşik duraksamaları fırtınalar arası sakinlikler gibi belirir. Bu anlar şiirin tamamına elektromanyetik dalga etkisiyle yayılır ve insanın içsel uyum ile dışsal parçalanma arasındaki gerilimini abartıya kaçmadan, doğal bir keskinlikle yakalar. Ne karamsar ne de aşırı iyimserdir bence. O, insanı “gerçekçi” ama şiirsiz vasat bir bakışla okumak yerine, gerçek bir şairin orijinal perspektifiyle derin bir gerçeklik içinde; insanın tüm meleke ve eğilimlerinin gizli bileşimini aralayarak, bunların ne kadar yerli yerinde olduğunu çözümleyerek okur. Psikolojik ve toplumsal kalıpların ötesine geçerek okuru çıplak insanın gerçekliğiyle tanıştırır. Ted Hughes’un, “As an imaginative writer, my only capital is my own life” (“İmajinatif bir yazar olarak tek sermayem kendi hayatımdır”) dediği gibi, Şişman da önce kendi yaşantısına daldırdığı kepçesiyle, örneğin, şair adam “güçlü olmalı” ya da birey “duygularını bastırmalı” gibi kalıplaşmış psikolojik zorunluluklara, duygusal ket vurma normlarına yönelttiği itirazla toplumsal olarak kabul gören “ideal” tanımını da çözer. Şiirlerinde, düşünsel devinimin donması, duyguların bastırılması, karanlık deneyimlerin yok sayılması ve empatinin işlemeyişiyle oluşan o idealize edilmiş, gayrı-insani insan figürünü teşhir masasına yatırır. Bu, şiirin sunduğu alternatif bir gerçeklik anlayışıdır. Bu şiirsel bakışı fark eden okur için şiirler hem tekinsiz hem tanıdık gelerek zamanla aşınmayacak, ömürlük bir dost olur.
Şairin çevresiyle kurduğu ilişkinin toplumsal ve varoluşsal boyutları, klasik kuramlardan ve felsefi bakışlardan çok daha karmaşıktır. Ve bu deneyim okura bambaşka bir bakış açısı, realiteye dair esneklik ve aynı zamanda duygusal bir teselli sunar. Şair der ki: “Ne yaparsan yap, düşman olacak insanların düşmanlığının seninle hakikatte bir ilgisi yok ki, değiştirmeye gücün olsun. / Asıl hata, değiştirmeye çalışmak olur, hele sen çabaladıkça cinsel bir öfkeyle saldıranları.” Ya da: “Gün gelir, gün gider / Tuttuğum eller toprağın altında.”
Senin kitabın Beyefendiler’de de benzer bir yerden insanla karşılaşıyoruz. Dediğin gibi, şiirler çapkın bir gey şairin gönül maceraları gibi görünse de, aslında temelinde aşk, arzu ve kırılmanın iç içe geçtiği, farklı duygusal akorlar ve tonlar barındıran bir insan deneyimi sunuyor.
Cansever’in şiirlerinde olduğu gibi, Beyefendiler’de de insanın hem kendisiyle hem başkalarıyla yaşadığı yalnızlıklar var. Ancak aynı zamanda şiirlerinde dikkat çeken bir diğer unsur da sürekli bir konuşma hali. Şiirler gerçek ya da hayalî bir muhataba sürekli seslenerek bir tür diyalog kuruyor. “Güzelim, benim gibi uykuya küskünüm/ günün bitmiş mi başlamış mı/ bu kadar uzaktan göremiyorum” diyorsun örneğin. Bu söyleyiş tarzı şiirlerde öne çıkan bir yapı.
Bu tercih okurla ya da bir başkasıyla bilinçli olarak bir bağ kurma arzusundan mı doğuyor? Şiir, bu ilişkiselliği geliştirerek okuru konuşmanın içine davet etmeyi, onun kendi deneyim alanına temas etmeyi, hatta onu bu şiirsel evrenin bir parçası haline getirmeyi mi amaçlıyor?
Yoksa bu hitap biçimi şiirsel sürecin anlık akışında kendiliğinden mi şekilleniyor? Daha çok kendi iç sesinle kurduğun bir konuşma mı?
Daha önce kitabı üç farklı yalnızlıktan yola çıkarak yazdığını söylemiştin. İlk bölümdeki “iki katlı yalnızlık” ifaden çok çarpıcı. Bu diyalog yapısıyla yalnızlık arasındaki şiirsel ilişkiyi nasıl konumlandırdığını duymak isterim.
İlker: Şiirler bende bir ihtiyaçtan çıkıyor, ancak sonra üzerlerinde aklımdaki amaçların ışığında uzun süre oynuyorum. Sonra şiirleri bir kitap fikri etrafında bir araya getirirken bu kitapta ne yapmak istediğime bir daha bakıyorum, şiirlere öyle geri dönüyorum. Beyefendiler’deki ilk ihtiyaç kendimi duyurma ihtiyacıydı, karşı taraf dinlemese bile. Her bölümde seslendiğim beyefendilerle aramızda farklı engeller vardı: “Gülsuyu”nda ilişkinin doğası ve aradaki mesafe beni bir tür yalnızlığa iterken, “Adamlar”da seslendiğim pek çok karakterlerle hiç tanışmadığım düşünülürse, o bölümde uzaktan izlemenin ve hayranlığın yalnızlığıyla cebelleşiyordum. “Eray”da onu sevdikçe sizden kaçan birisine sırılsıklam âşık olma hatasının yarattığı bir yalnızlık var. Hepsinde bir kendini duyuramama hali var. Şiirleri o duyguyla yazdım. Benim kendime anlatmaktan bunaldığım, karşı tarafın da dinlemediği hisleri ne yapacaktım? Elbette yazacaktım.
Ancak bir adım geriye atıp düşünmem de gerekti: Benim başıma gelen bu iletişimsizliği ve diyalog ihtiyacımı yazmıştım da, bundan okuyanlara neydi? Şairin kendi amacından sapmadan okuyucuyu gözetmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu ihtimamla şiirleri yeniden düzenledim ve kitaptan kimi şiirleri eledim. Bu sırada Ahmet Güntan’ın şiirlerin geneline yaptığı editoryal dokunuşlarla okuyucuyla aramdaki mesafeyi iyice kısalttığını söylemeliyim. İyi bir şairle arkadaş olmak zaten harika bir his, ama iyi bir şairin editörlüğünde kitap çıkarmak bambaşkaymış, onu gördüm. Bunun sonucunda okuyucuyu diyaloğa daha içtenlikle davet eden bir kitap çıktı. Beyefendiler’de hitap eden yerine çok koydu okuyucular kendilerini, ama bazıları da, inanır mısınız, hitap edilenleri anladıklarını söyledi. Bu asla beklemediğim bir tepkiydi, en azından planlamamıştım. Bu sürprizin etkisi çok hoş bir his; artık her kitabı düşünürken bunu aklımda tutacağım.
Diyalog ve hitap biçemi konusuna geri dönecek olursam, Beyefendiler’i böyle yazmak kafamdaki amaçlara hizmet etti, evet, ama bir süre birisine seslenen şiirlerden uzaklaşmak istiyorum. Kendimi bu konuda zorluyorum hatta. Bir-iki okuyucu “Beyefendiler 2 yazılacak mı?” diye sordu. Benzer bir neden ortaya çıkarsa neden olmasın diyorum ama bir yandan şiirde başka konulara eğilmeye, başka biçemleri denemeye devam etmek istiyorum.
Fatma Nur: Adını ilk kez 2000’lerin başında çıkan Ağır Ol Bay Düzyazı dergisinde görmüştüm. Hâlâ birkaç sayısını saklıyorum. O dönem senin lisede olduğunu düşününce, hem bu kadar erken yaşta yazmaya başlaman hem de alışılmış şiir anlayışının dışında kalan bir dergide yer alman dikkat çekici geliyor bana.
Şiire genç yaşta adım attın, ardından birden ortadan kayboldun. Yıllar sonra, 2023’te çıkan kitabınla sessizliğini bozdun. Yazmak kadar yazmamak da şiirin bir parçası olabilir belki. Bu kadar süre şiir yayımlamamak senin için nasıl bir deneyimdi? Şiiri bu süreçte uzaktan da olsa takip ettin mi, yoksa hayatından tamamen çıktı mı?
“Şiirler bende bir ihtiyaçtan çıkıyor” demiştin. O sessiz dönemde bu ihtiyaç nasıl şekillendi, yerini ne doldurdu? Yazmayı sürdürdüysen, şiirle ilişkin nasıl dönüştü? Sence bir şair görünür olmasa da şiirsel varlığını sürdürebilir mi?
İlker: Ağır Ol Bay Düzyazı’da şiirlerim yayımlanmadan önce pek çok şiir dergisini takip ediyordum ama kendimi en çok oraya yakın hissetmiş, cesaretimi toplayıp oraya şiir göndermiştim. Ardından Heves’te şiirlerim yayımlandı. O dönem bir e-mail grubuna herkesin yaptığı gibi bir şiir göndermiş ve adını şimdi hatırlamadığım birisinin, kimsenin nedenini anlamadığı, aşırı sert ve aşağılayıcı tepkisiyle karşılaşmıştım. O e-mail grubunda sürekli kavga çıkıyordu zaten, bu biraz rahatsız etmişti beni ama yine de şiirle ilgilenmeye devam ediyordum. Bir gün bir “şair sofrasında” küçük İskender’in cinsel kimliği nedeniyle “iyi şiir yazıyor ama…” süsleriyle yerden yere vurulduğuna şahit olduğumda, belki de her 19 yaşında, daha açılmamış gey bir gencin yapacağı gibi, başıma gelebileceklerden korkarak şiir dünyasına küstüm ve uzun süre hiç şiir yayımlamadım. Yazma ihtiyacı hâlâ vardı, şiir okuyup yazıyordum ama yayımlamak istemedim. Yaklaşık 15 sene sürdü bu. 2020 senesinde Velvele’de edebiyata yer vermeye başladığımızda Ömer bana ulaştı ve onunla yeniden kurduğumuz iletişim beni şiir yayımlama konusunda cesaretlendirdi. Bir röportaj sonrası Ahmet Güntan’la da şair-okur ilişkisinin ötesine geçerek arkadaş olduk; onun da etkisini yadsıyamam. Şiir yayımlamadığım dönem iyi ki yazmaya devam etmişim; ikinci şiir kitabım Sizi Kaçırıyorum’daki pek çok şiiri o dönem yazdım zira. Bir şair varlığını şiir yayımlatmasa da sürdürebiliyor, sadece onu tanıyanlar/hatırlayanlar azalıyor. Ama bence benim örneğim şunu da gösteriyor: Bir kere bir şairle kafanız ve yüreğiniz uyuştuysa, sessiz yıllar geçse bile o bağ ayakta kalıyor.
Fatma Nur: Demek şiirden değil, şiir ortamından uzaklaştın aslında. Bunu çok iyi anlıyorum. Sanırım şiirle sürdürülen ilişkinin samimiyetiyle onun etrafında kurulan imaj arasında bazen belirgin bir fark oluşuyor.
İlker: Yaşadığımız yerlerin farklılığına rağmen müştereklerde buluşabilme konusuna gelirsek, bunu bir örnek üzerinden konuşmak istiyorum. 160. Kilometre ve Dört Ayaklı Şehir ortak bir şiir kitabı çıkardı, Hayvanlara Şiirler başlığı altında. Kitap Dört Ayaklı Şehir: Kent, Doğa ve Hayvan Çalışmaları Derneği’nin sokak hayvanlarını kurtarma ve yuvalandırmaya yönelik Can Yoldaşını Yaşat kampanyasına destek olmayı amaçlıyor. Bu kitapta üçümüzün de şiiri var. Bu seçkiye şiir verirken aklınızdan ne geçti? Ben son yasa ve yönetmelik tartışmalarında, hayvanlara yapılan zulme tanık olduğumda verdiğim birincil tepkiyi verdim önce. Şoke olmuş şekilde kalakaldım, savunmasız canlılara yapılan zulmü normalleştirenlerin aymazlığına inanamadım, hiçbir şey yapamadım. Sonra bu harekete kendi imkânlarımla destek verdim. Bu kitaba davet edildiğimdeyse, bu harekete şiirle destek verebilmek beni umutlandırdı. Şiirin her zaman “bir şeyler” yapmasını istiyorum. Bazen kişisel çapta, bazen de toplumsal. Sizin bu konudaki hisleriniz nedir? Şairler olarak bu konuda ortaklaşmamız sizin için ne ifade ediyor?
Fatma Nur: Hayvanları çok seviyorum. Bu kitaptaki şiirlerin onlar için az da olsa bir faydası olacaksa, hayvan sevgisi ve merhamet üzerine bir farkındalık yaratacaksa çok mutlu olurum. Bu düşünceyle kitapta yer aldım ve böyle bir çalışmanın parçası olmaktan memnunum.
Donat: Uzun süredir farklı görüşlerin ve ifadelerin kamuya yansımasının çeşitli biçimlerde sınırlandığını gözlemliyoruz. Bu durum yeni değil ama buna rağmen her yeni olay en az bir önceki kadar büyük bir şok, kızgınlık, hayal kırıklığı ve çaresizlik hissi yaratıyor. Hayvanlara yapılan tam da bu çaresizlik hissinin tepe noktalarından birine işaret ediyor. “Hayvanlara yapılan” dediğimde felaketin boyutunun ıskalanmasına sebep olabilirim. Bahsettiğim, hayvan katliamı. Hayvanların katledilmesinin normal karşılandığı, hatta kimileri tarafından desteklendiği bir sistemden bahsediyoruz. Bu kitaba yakın dostum ve Dört Ayaklı Şehir’in mücadelesini hayatının merkezine oturtmuş olan Bige Örer ve Ömer Şişman tarafından davet edildiğimde, önce geldiğimiz noktanın, tartışmak, izlemek durumunda kaldığımız şeylerin üzerimde yarattığı öfke dolayısıyla ne hissedeceğimi bilemedim. Bir taraftan çok değer verdiğim Dört Ayaklı Şehir ve 160. Kilometre’nin ortak gerçekleştirdiği bir projede yer almak beni motive ederken, diğer taraftan bugün bizi harekete geçiren, bir araya getiren olayların korkunçluğu sebebiyle öfkeme, üzüntüme nasıl hâkim olacağımı bilemedim. Bugün hâlâ değişen pek bir şey yok. Dolayısıyla duygularım aynı ama bu kitapla hepimizin hayvanlar için bir araya gelmiş olmamızı, ses çıkarma çabamızı çok önemsiyorum. Böyle sebeplerle bir araya gelme ihtiyacı duymayacağımız, adaletin tüm canlılar için var olacağı günlerin umuduyla…
İlker: Ben de sizlerinkine benzer umutlarla şiirimi yazdım. Bazen etrafımdaki hayvanlarla sözlü olarak iletişememenin yükünü taşıyorum, ancak bu şiir sayesinde en azından evimde benimle yaşayan Sasha’nın bana öğrettiklerini anlatabildim. Böyle kişisel bir yanı da oldu benim için. Aslında hayvanlarla her yan yana geldiğimizde kendimize dair iyi bir şey yaşıyoruz. Keşke herkes bunun farkında olsa.
Donat: İlker, söyleşimiz devam ederken güzel bir sürpriz oldu ve yeni kitabın Sizi Kaçırıyorum’un yayımlandığını öğrendik. Bu kitabı yazarken seni en çok ne harekete geçirdi? Yazma ihtiyacın bu kez nasıl bir yerden doğdu? Kaçınılmaz olarak Beyefendiler ile bir karşılaştırma da geliyor akla. Sence bu iki kitap arasında en baskın benzerlik nerede hissediliyor? Yolculukları nerede ayrışıyor? Şair olarak baktığında senin için bu iki kitabın şiirsel yönelimleri nasıl farklılaşıyor?
İlker: Beyefendiler’in duygu dünyası hüsrandan oluşuyor. O kitap beni dinlemeyenlere kendimi dinletme aracı. Biçimsel kuir erotik şiire bir selam çakıyorum ve şiirlerin hep beyefendilere hitap etmesi üzerinden okuyucuya bir seçenek sunuyorum; ya şiiri yazan oluyor ya da hakkında şiir yazılan. Ayrıca Beyefendiler’de imgeyi bir şeyleri gizlemek için değil, kendimi daha iyi anlatmak için kullanıyorum. Mesela “Eray dünyanın bütün kötülüklerini aklımdan geçiriyorum/ Seni unutmak için/ Anlasana cehennemin çukurundan yazıyorum her şiirimi sana” derken anlattığım aşk hikâyesinde karşıdan cevap alamadıkça kendimi bulduğum girdabı cehennemin çukuruna benzetiyorum. Sizi Kaçırıyorum’da bu böyle değil. “kimyaya olan borcumu/ diktatörünün düşüşünden sonra en kanlı/ bayramla ödedim.” dizelerini herkesin bana ne okumam gerektiğini söylediği bir dönemde, ya pozitif bilimler ya da siyaset bilimi dayatması karşısında isyan ederken yazmıştım. Etrafımdakilere karşı isyanımı şiire imgeyle böyle yerleştirmiştim. Beyefendiler hikâyeye odaklanan bir kitap, Sizi Kaçırıyorum ise biçime. Yine de Beyefendiler’in Sizi Kaçırıyorum ile arasında ufak bir organik bağ var: Beyefendiler’deki Murat II aslında Sizi Kaçırıyorum’daki “Murat’ın Yapbozu”nun devamı.
Bu ufak bağlantıya rağmen ben bu iki kitabı çok farklı şekillerde ve çok farklı amaçlarla yazdım. Sizi Kaçırıyorum’un duygu dünyası anlam farklılıklarının insanda yarattığı içine kapanma ve boğulma hissinden oluşuyor. 2002’den beri İzmir, Augusta, İstanbul, Paris, Tucson, Jaffa ve New York’ta yaşadım. Sıklıkla şehir ve ülke değiştirirken kendimi karşıya anlatamayıp içime kapandığımda yazdım bu şiirleri. Bunu biçimsel bir dokunuşla katmerlemek istedim. Kitaptaki şiirlerin pek çoğunda, dizeler birbirine bağlandığında tek başına verdikleri anlamı değiştirecek şekilde bağlanıyor. Mesela “gürültü yalnız aşktan korkma derken bana /sen dürmüştün koskoca geçmişin defterini” dizelerinde yalnız’ın gürültü’ye mi, aşktan’a mı ait olduğu tercihini okuyucuya bırakıyorum. Ya da sen’i üstteki dizeyle birlikte de okuyabilir okuyucu. Kitabın adında bile bu katmanlılık gizli. “Sizi Kaçırıyorum” sembolik bir alıkoyma eylemini de anlatıyor, okuyucuyla zaman ve mekân uyuşmazlığını da.
Pek çok şiirde dizeye ve imgeye onların esnekliklerini kötüye kullanan müdahalelerde bulundum; bunu bilerek yaptım. Sizi Kaçırıyorum zor bir kitap olsun istedim, çünkü yazarken de zorluklar hep yanımdaydı.
Önceki Yazı
Haftanın vitrini – 42
Avrupa-Merkezcilik, Sömürgecilik ve Filistin / Balıklarla İlgili Rivayet / Bana Hiç Yazmayan Dünyaya / Beş Vakitli Günden Vazgeçmek / Diyaloglar / İçimizdeki Karanlık Yan / ley hatları / Onu Sevdiğim Zamanlar / Osmanlı’da Korkunun Gölgesi / Yeni Bir Bilinç İnşa Etmek
Sonraki Yazı
Şahin Alpay’la söyleşi:
“Liberal demokratlıkta ısrarcıyım.”
“Kemalist bir ailede büyüdüğüm için önce ben de Kemalisttim tabii. Sonra komünistliğe terfi ettim, oradan liberalliğe… Liberal demokratlığı koruyorum, o konuda şüphem yok. Fakat yıllar içinde kafamdaki determinist tarih anlayışı tamamen yıkıldı.”