• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Çiler İlhan ile söyleşi:

Hayattayız Madem'in kesişen yolları

Çiler İlhan, Hayattayız Madem’de merkezine aldığı göç konusu üzerinden hareket ederken farklı zaman aralıkları ve coğrafyalarda dolaşmaktan ve günümüzü de derinden etkileyen bu büyük krizin bütün bir insanlığın krizi olduğunu vurgulamaktan geri durmuyor.

Çiler İlhan. Fotoğraf: Dilan Bozyel

ABDULLAH EZİK

@e-posta

SÖYLEŞİ

21 Kasım 2024

PAYLAŞ

Hayattayız Madem göç, yaşam dürtüsü, kişinin kendini ve hayatın anlamını yeniden ve yeniden bulma/arama sürecini içine alan, bambaşka türden kişileri/karakterleri bir araya getiren bir roman. Öncelikle güncelliğini hâlâ koruyan ve romandaki en temel meselelerden biri olarak göç konusuyla başlamak istiyorum. Başat bir mesele olarak göç, göçmenlik, ev göçerlik Hayattayız Madem’de kendisine nasıl yer buldu? Bu konu üzerine çalışmaya özellikle nasıl başladınız?

2015’te, Suriye’deki savaşın şiddetinin ve hızının arttığı yıl, binlerce insanın kaçtığı dönem bu konuya iyiden iyiye kafa yormaya başladım, çünkü İstanbul sokakları çaresiz insanlarla doldu. Önce Galata’da rastladım kaldırımlarda, bina önlerinde oturan ailelere, sonra Beyoğlu’nda, Nişantaşı’nda... Kızımı kitap okuyarak yatırdığım her akşam aklıma beton üstünde uyumaya çalışan o çocuklar geldi. Sonra, 2017’de biz Hollanda’ya taşınınca farklı bir göç deneyimi girdi romana. Genç Batya’nın büyüme, kendini bulma mücadelesiyle Amsterdam’a taşınması. Cos’un atalarının İstanbul’a göçü ise yine burada, Holokost izlerinin ve travmasının Avrupa’da halen ne kadar taze ve ağır olduğunu fark ettikçe gelişti.

Roman kendi içinde birçok hareketli alt hikâyeden meydana geliyor. Hemen her bir karakterin bambaşka bir serüven ve mücadelesi var. Dedesi Nazi kamplarından sağ çıkan, yarı Türk, yarı Hollandalı bir baba, Amsterdam’a göçen Batya, kendi duygu dünyasında bir mülteci olan Ahuva ve Suriye’deki savaştan kaçarak Türkiye’ye sığınan Meryem-Gül ve Cos üzerinden hikâye bambaşka sorunları da imler. Söz konusu bu karakterler ve onların hikâyeleri nasıl gün yüzüne çıktı? İlk hikâye ve karakter sizin zihninizde nasıl belirdi?

Çiler İlhan
Hayattayız Madem
Everest Yayınları
Eylül 2023
304 s.

İlk karakter Cos idi. Kimsenin memleketinden zevk olsun diye son derece zorlu, ucunda ölümün hiç de ufak bir ihtimal olmadığı yolculuklarla kaçmaya, güvenli bir yer aramaya çıkmayacağı aşikârken, mültecileri düşman belleyen, onları insan değil de kıyıya vurmuş lastik bottan ibaret görenlerin çokluğuna, zihniyetine şaştım kaldım, göçlerin, ölümlerin çoğaldığı o 2010’lu yıllarda. Bunu anlamaya çalışıyordum belki: Bir insan nasıl böyle duyarsızlaşabilir, nasıl bu kadar öfkeli, vurdumduymaz, bencil olabilir? Cos bir akşam zihnime çat kapı çıkıp gelince onunla konuşmaya, onu duymaya, anlamaya çalışmakla giriştim işe.

Bunca farklı kökten gelen karakterin kaderi nihayetinde Teşvikiye’deki bir apartmanda buluşur ve yaşamları giderek birbirine dolanır. Bunca insanın yolu neden ve nasıl Türkiye’de, İstanbul’da kesişir? Göç bu topraklarda, özellikle de İstanbul ve Türkiye’de neden ve nasıl tarihsel olarak bu kadar başat bir konu olarak ön plana çıkar?

Hikâyenin büyük kısmının İstanbul’da geçmesi kişisel bir sebepten. Romanın tohumu aklıma düştüğü zaman İstanbul’da yaşıyordum. Ben de 1990’da İstanbul’a bir üniversite öğrencisi olarak göç ettim. İstanbul gibi büyük şehirler, farklı köklerden, kültürlerden gelenleri barındıran metropoller öğrenmek, kendini farklı alanlarda geliştirmek isteyenler için müthiş bir entelektüel ve ruhsal zenginlik barındırıyor. Şehirde var olmak da, kaybolmak da kasabalara göre daha mümkün – kolay demiyorum. Ayrıca tabii İstanbul’un dilimize pelesenk olmuş coğrafi konumu kaçınılmaz olarak onu bir geçiş veya kalış noktası yapıyor. Araştırmalarım sırasında konuştuğum onlarca mültecinin önemli bir kısmı Suriye’den Avrupa’ya İstanbul üzerinden gelmişti. Çoğu da Türkçeyi iyi kötü sökmüş; İstanbul’da tahminlerinden daha uzun süre beklemek, aylarca, hatta yıllarca kaçak yaşamak zorunda kalmış.

Bu roman özünde başka bir açıdan da politik kökler barındırıyor. Yirmi yıldan fazladır maruz kaldığımız siyasi kararların getirdiği sonuçlardan doğan bir kitap bu. Gerek Batya’nın İstanbul’da kendini evinde hissetmeyip Amsterdam’a göçmesi, gerek Suriyeli Meryem’in Nişantaşı sokaklarında Bozok ailesiyle buluşmasına aracı olan olaylar… “İnsanlık adına” hareket etmenin yanı sıra ve ötesinde, siyasi çıkarlar doğrultusunda açılan sınır kapılarından bunca göçmen akın etmeseydi, ben korunaklı çevremde belki mültecilerle yüz yüze gelmeyecektim, bu gerçek benim fiziksel gerçekliğimle çakışmayacaktı ve belki bambaşka bir roman yazacaktım.

Romandaki her bir karakter bir yandan yeni bir yaşam kurmaya çalışırken, diğer yandan kendileriyle ötekiler, yahut bir öteki olarak kendileriyle diğerleri arasında bir denge arar. Sanırım göçün en önemli sorunsallarından biri de bu. İçerisi ile dışarısı, burası ile orası, öteki ile beriki söz konusu göç olunca hep birbirine karışır ve giderek çözümsüz bir düğüme dönüşür. Peki bu noktada Hayattayız Madem’in karakterleri nasıl hareket eder? Yurt arayışları nasıl gelişir?

Çiler İlhan
Fotoğraf:
Dilan Bozyel

Göç çözümsüz bir düğüme dönüşmek zorunda değil. Kendi yurdundaki savaştan, ölümden kaçanları kayıt, toplama veya geri dönüş merkezleri adları altında hapishanelere tıkan acımasız uluslararası sistem tarafından ezilenlerin yine iyi kötü olağan bir hayata kavuşabildiği durumları kastediyorum tabii.

Göç nihayetinde insanın kendini kaçamayacak yeri kalana kadar tanıması, yenilemesi için bulunmaz bir fırsat. Şartlanmalarının, zihnine kazınmış kavramların, alışageldik yaşantılarının altüst edilmesine elverişli bir deneyim. Kim olduğunuzla, nasıl bir insan olmak istediğinizle ilgili yepyeni bir hikâye yazmak mümkün göç sayesinde. Bu anlamda mesela romanda Meryem, göçten sonra çocukluktan beri yatkın olduğu yeteneğe yoğunlaşıyor, terziliğe. Mecburiyetten, hayatını geçindirmek amacıyla ama Suriye’de kalsaydı belki bir ev hanımı olarak bu işi sadece amatör anlamda yapabilecekti; potansiyeline hiç ulaşamadan ve ömrünü sevmediği, kaba bir adamla geçirerek. Tabii ki asla savaş çıkmasın, anlıyorsunuz sanırım ne demek istediğimi. Ama savaş her şeyin sonu olmayabilir, yeni bir hayatın başlangıcına da yol açabilir. Keza Batya oyunculuk okumak için Amsterdam’a gidiyor. Çocukluk hayali oyunculuk ama aslında belki sanatın başka alanlarına daha fazla kabiliyeti var veya birkaçına birden yeteneği var. Belki cinsel kimliğiyle ilgili yeni keşiflerde bulunacak. İstanbul’da kalmış olsaydı muhafazakârlaşıp tekdüzeleşen, yaratıcısının gittikçe daha fazla makbul veya değil diye ayrıştırıldığı sanat ortamında, LGBTIQ+ filmleri oynatılacak diye yasaklanan festivallerin arasında, içinde yüzde yüz kendisi hissettiği bir yetişkinliğe yelken açabilecek miydi? Kaldı ki Batya, İstanbul’daki yaşamının sınıfsal ayrıcalıklarından mahrum kalıp daha yatay bir sosyo-ekonomik sisteme sahip Hollanda’da, aslında İstanbul’da çok da olağan bir ortamda büyümediğini anlayacak belki. Kalsaydı da farklı yönlerini geliştirecekti muhakkak, bilemiyoruz, seçiminin farklı sonuçları olacaktı. İçimizdeki yurdu bulmak, harita üzerinde sınırları çizilmiş yurtlara hapsolmaktan daha kıymetli bence.

Suriye’den kaçarak Türkiye’ye sığınan Meryem-Gül’ün Halep’te başlayan hikâyesi özellikle de içinde bulunduğumuz coğrafya ve şartlarda bugün hâlâ güncelliğini koruyor. Öte taraftan onun eşini, ailesini, tüm geçmişini kaybetmesi oldukça büyük bir “şiddet gösterisi”ni de içinde barındırıyor. Meryem-Gül ve Suriye-Irak üzerinden şiddet, romana nasıl bir açılım sağladı? Özellikle bu hikâyedeki şiddeti yazmak sizi nasıl etkiledi?

Amerika’nın Irak’ı işgalinden bu yana gözümüzün önünde yaşanan şiddet ve haksızlık bir şekilde hep merceğimde oldu. 2010’da basılmış öykü kitabım Sürgün’de de ele aldığım konulardan biriydi o topraklara yapılan müdahaleler; değişime direnen, iktidar hastalığına tutulmuş, ülkelerinin felakete sürüklenmesini hızlandıran egoist liderlerin varlığıyla gittikçe derinleşen savaşlar, sorunlar… Yezidi kadınların, çocukların bu çağda resmen köle olarak alınıp satılması, şiddetin her türlüsüne uğraması akıl alacak şey değil. Din olgusunu merhametsiz insanların eline, rakip ekonomik sistemlere karşı duvar olsun, kuşak olsun diye bırakırsanız ılımlı bir tarafı elbette kalmıyor. Meryem’in Suriye günlerini yazmak zorlu oldu. İçeriğinde şiddetin her türlüsünü barındıran bu bölümü edebiyat sınırları içinde, olabildiğince zarif fakat gerçekçi bir hisle ve barındırdığı kâbusu, duyguyu okura yeterince geçirmeye çalışarak yazmak pek çok editoryal karar gerektirdi. Bu tip tekniğe ilişkin zorlukların yanı sıra, canımın yazamayacak kadar yandığı günler oldu; o zamanlar biraz ara verdim. Fakat dönüp devam ettim, bunları anlatmak istedim.

İsrail hükümetinin ortalığı cehenneme çevirdiği bugünlerde romandaki döngü tekrar yaşanıyor. Hayattayız Madem’in, ataları Nazi kamplarında öldürülmüş karakteri Cos ilk başta tıpkı kendi büyükbabası gibi savaştan kaçarak İstanbul’a sığınmış Meryem’in durumunu, aralarındaki bağı, hayat hikâyelerinin aslında nasıl ilişkili olduğunu hiç anlamıyor, anlamak istemiyor. Meryem’in hikâyesinin kurguya girmesi şiddetin dönem, bölge, halk ayrımı yapmadan, herhangi bir zamanda herkesin başına gelebileceğini göstermesi açısından romana bir parça evrensellik kazandırmış olabilir. İşte tam de bu yüzden şiddetin her türlüsüne hayır! Bugün milyonlarca Yahudi’nin sistematik bir zulümle yok edilmesinin üstünden daha 100 yıl bile geçmemişken Netanyahu hükümetinin, Avrupa Yahudilerinin bir kısmının canlarını zor attığı, vaat edilmiş, edilmemiş, neye inanırsanız inanın, nihayetinde sığındığı topraklarda benzer bir zulmü Filistin halkına yapması inanılır gibi değil. Hamas’ın 7 Ekim’de yaptığı kıyımı asla ve elbette haklı çıkarmak anlamına gelmiyor bunu ifade etmek; bir grup barbarın bir günde binden fazla sivili gözü dönmüş bir vahşetle katletmesinin, kadınlara tecavüz etmesinin, yarattığı terörün savunulacak hiçbir tarafı olmadığında herhalde herkes mutabık diye düşünmek istiyorum.

Romanda yıkımına tanık olduğumuz karakterlerin önemli bir bölümü kadın, ki bu da aslında acının, göçün, krizlerin başka boyutlarını da tartışmaya açıyor. Batya ve Meryem-Gül gibi kadın karakterler üzerinden göçü, yıkımı, dağılmayı kadınlar üzerinden anlatmak kurguyu ve hikâyeyi nasıl şekillendirdi?

Kurguyu kadınların sürüklemesi hikâyeyi belki daha merhametli yaptı. Daha güçlü kıldı. Yıkımına tanık olduğumuz o kadınların hepsi kendini yeniden inşa etti romanda. Kadınlar bunu yapabilir. Eril bir Tanrı’nın bizi gökten demir yumrukla yönettiği bu dünya düzeninde kadın olarak –veya kendini iki ana toplumsal cinsiyete ait görmeyen bir birey olarak– varlık göstermek başlı başına bir direniş şekli.

Aslında bir önceki soruya bir da genel bir çerçeveden yaklaşmak isterim. Göç, soykırım ve yıkım denince akla gelen ilk isimler sanırım Hannah Arendt ve Anne Frank olabilir. Bu noktada gerek konuya gerekse karakterlere çalışırken başvurduğunuz ve sizi özellikle düşündüren/etkileyen kaynaklar neler oldu?

Holokost konusunda yıllarca araştırma yaptım. Okuduğum kitaplardan beni en çok etkileyenlerden biri, Etty Hillesum’ın 1941-1943 arasında yazdığı günlüklerden ve Nazilerin Hollanda’da toplama kampı olarak kullandığı Westerbork’tan eşe dosta yolladığı mektuplardan derlenen, Hollanda’da ölümünden neredeyse 40 yıl sonra basılan kitabı oldu.[1] Etty, Yahudi Şûrası Judenrat’ta daktilograf olarak işe giriyor ama hemen sonra Yahudilerin Polonya veya Almanya’daki ölüm kamplarına yollanmadan önce Hollanda’daki son durakları Westerbork kampının hastanesinde gönüllü olarak çalışmaya başlıyor; 29 yaşında Auschwitz’de öldürülene kadar. Bu kamp, onun sözleriyle –ki Almanların yönettiği diğer kamplara göre daha “insani” koşullara sahip güya– “birkaç saati bir ömre yetecek kadar hüzün” toplanan bir yer. Kitabı kişisel tanıklığa dayanan bir bilgi hazinesi ve kalp parçalayan içeriğine rağmen öyle lirik, öyle muazzam bir yetenekle yazılmış ki… Etty müthiş duyarlı, iyi kalpli bir kadın. Sözleri kuş tüyü gibi, demir gibi. Yazar olmak isteyen Hillesum’un rüyası tıpkı Anne Frank gibi, ne yazık ki gencecik ölümünden sonra gerçekleşmiş böylece.

Hayattayız Madem’in yazım sürecini etkileyen kitaplardan bir diğeri ise, ikiziyle Auschwitz’den sağ çıkan Eva Mozes Kor’un tanıklığından derlenen Surviving The Angel of Death-The True Story of a Mengele Twin in Auschwitz.[2] 1934, Romanya doğumlu Eva Mozes Kor ve ikizi Miriam, 1944 Mayısı’nda, 10 yaşındayken girdikleri o cehennemde anne ve babalarını kaybeder fakat ikiz oldukları için gaz odasına yollanmak yerine “doktor” Mengele’nin araştırma malzemesi olarak kenara ayrılırlar. Ölümden defalarca döndükleri, insanın gerçekten kanını donduran deneylere rağmen hayatta kalmayı başarıp savaşın sona ermesiyle kurtulurlar.

Eva
Mozes
Kor

Mozes Kor daha sonra kitaplar yazar, konuşmacı olarak sürekli okulları dolaşır, hayatı belgesellere konu olur ama beni en çok etkileyen bir şey daha yapar: Mengele dahil herkesi affeder. “Affetmek barışın tohumudur. Kendi kendini iyileştirmenin en yüce eylemidir” diyor kitabında. Bu sözleri ve hareketleri sebebiyle, farklı bir bağlamda da olsa tıpkı Hannah Arendt gibi birtakım çevrelerden dışlanmış ama bildiğinden vazgeçmemiş. Romanın en sert karakteri baba Cos’u bile bir parça yumuşatan bir eylem bu; affetmek. Eva Mozes’in hayatı romanımdaki ikizlerin, ismini Hillesum’un anısına koyduğum Etty ile Annie’nin hikâyesini kurarken Mengele ve akıl almaz deneyleri hakkında okuduğum diğer kitaplarla, izlediğim belgesellerle beraber o bölümün omurgasını oluşturdu.

Okuması yürek isteyen bir diğer kitap ise Kraków’da iz sürerken karşıma çıkan, Pod Orłem eczanesinin sahibi Polonyalı Tadeusz Pankiewicz’in yazdığı The Krakow Ghetto Pharmacy.[3] Pankiewicz, Yahudi olmayanların o bölgeyi terk etmesi emrine rağmen Nazileri ikna edip getto duvarlarının hemen dibindeki eczanesinde iş yapmaya devam ederek binlerce Yahudi’nin hayatına dokunmuş biri. Ekibiyle onları korumuş, saklamış, eczanesi gizli buluşma ve haberleşme noktası olmuş, gettoya yiyecek sokulmasına yardım etmiş… Gettonun kuruluşundan tasfiyesine, Mayıs 1941’den 13 Mart 1943’e kadar her şeye tanıklık etmiş Pankiewicz. Bu kitap Yahudi soykırımının ne kadar farklı boyutları olduğunu anlamamı sağladı, araştırmamı derinleştirmeme, çapını genişletmeme aracı oldu. Toplama kampları yıllar süren sistemli bir yok etme sürecinin en görünen yüzü, fakat Avrupa’nın her köşesindeki sayısız gettodaki sadizmi, şiddeti, keyfî can almaları, açlığı, yokluğu, sonsuz hüznü öğrenmek soykırımın ölçeğini kavramamı, dolayısıyla karakterlerimi daha iyi anlamamı sağladı.

Tadeusz Pankiewicz, 1941 civarında Eczanesinde. Sağdaki fotoğrafta, eczanede çalışanlar (soldan sağa): 
Marceli Grüner, Helena Krywaniuk, Aurelia Danek-Czort ve Tadeusz Pankiewicz. 1942.

Ele aldığınız tüm bu başlıklar bugün başka yerlerde/coğrafyalarda/bölgelerde tüm şiddetiyle yaşanmaya devam ediyor ve tüm dünya bir gösterinin ortasında bu olaylara tanıklık etmekle yetiniyor. Sözgelimi Filistin meselesi halihazırda tüm şiddetiyle bütün insanlığın gözü önünde yaşanıyor. Göç, yıkım, katliam; tüm bunlar bütün bir insanlığın ortak kaderi midir? Toplumlar ve birey olarak insanlar bu şiddete neden ve nasıl dur diyemez?

Dünya tanıklık etmekle yetiniyor derken bireysel, grupsal başkaldırışları görmezden gelemeyiz. Özellikle Amerika’daki üniversite hareketlerini, İngiltere’deki, Avrupa’daki protestoları, savaş bölgelerindeki gönüllü doktorları, kurtarma görevlilerini, uzaktan da olsa maddi manevi yardım etmeye çalışanları ve diğer görünmez iyileri… Birleşmiş Milletler, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi gibi işlevselliğini yitirmiş, bağlayıcılıktan uzak kuruluşlardan halen medet umduğumuz, kendi topraklarında söz ve eylem yetkisine sahip ulus-devletlerin kapitalizm, neo-liberalizm derken artan ekonomik ve sosyal problemlerle başa çıkamayıp gittikçe kapanma, silahlanma odaklı stratejiler geliştirdiği bu dünya düzeninde sistemin değişmesi pat diye olacak bir şey değil. Barış ve değişim yanlısı liderlerin kaba kuvvetten kaçınmayan, daha doğrudan ve iddialı söylemleri olan, görünüşte daha pratik ve kısa vadeli “çözümler” öneren sağcı liderler karşısında sıklıkla kaybetmelerinin sebeplerinden biri bu kanımca; onlarla yarışacak etkili stratejiler geliştirememelerinin yanı sıra. Ulus-devlet miti de gerçi artık hele son yıllarda yerle bir oldu ya... Adını 21. yüzyılın en fanatik, en kalpsiz liderlerinden biri olarak tarihe yazdırmayı şimdiden başaran Netanyahu, başka bir ülkenin topraklarındaki bir kasabadaki insanlara “burayı 24 saate boşaltın, bombalayacağız” diye “emir” verebiliyor mesela. Bireysel anlamda yapabileceğimiz şeyler var; işe nefret söylemiyle mücadele ederek başlanabilir. Nasıl Netanyahu ve hükümeti çoğu İsrail vatandaşı bile olmayan milyonlarca Yahudi’yi birden temsil etmiyorsa, Hamas da Filistin halkının bütününü temsil etmiyor. Yükselen İslamofobi de, antisemitizm de müthiş endişe verici.

Edebiyat bu konuda kendisine nasıl bir sorumluluk üstlenir veya üstlenmeli midir?

İnsan diye adlandırdığımız bilinçli, aklını kullanabilen, seçim yapabilen, en azından bu yetilerle donanmış olduğunu varsaydığımız, ümit ettiğimiz varlık bu konuda bir sorumluluk üstlenmeli bence. Kendimize, etrafımızdakilere, tanıdıklarımıza-tanımadıklarımıza merhamet göstermekle, yaradılışa, canlılara nefret yerine sevgiyle yaklaşmakla tahminimizden daha kuvvetli, daha kıymetli bir iş yapmış oluruz. Bugün sağcı liderlerin başını çektiği çoğu hükümet halen bireysel oylarla seçiliyor, unutmamak lazım. Zalimler, katiller ağaçlarda yetişmiyor, öyle doğmuyor. Bilinci artan her birey dünya barışına bir katkı sağlıyor aslında, edebiyatçı olsun olmasın.

 

NOTLAR

[1] Etty Hillesum, An Interrupted Life and Letters From Westerbork, çev. Arnold J. Pomerans, Holt Paperbacks, 1996.

[2] Eva Mozes Kor ve Lisa Rojany Buccieri, Surviving The Angel of Death-The True Story of a Mengele Twin in Auschwitz, Tangelwood Publishing, 2009.

[3] Tadeusz Pankiewicz, The Krakow Ghetto Pharmacy, çev. Garry Malloy, Wydawnictwo Literackie, 2013.

Yazarın Tüm Yazıları
  • Çiler İlhan
  • Hayattayız Madem

Önceki Yazı

SÖYLEŞİ

Figen Şakacı ile HınçAhınç'a dair:

“Herkes iyiyse bu kadar kötülük kimin eseri?”

“Herkesin diline dolanan ve boğazımıza kadar battığımız kötülüğe, bu bataklıktan çıkamamanın, çaresizce seyretmenin yarattığı öfkeye bakmak, özellikle yoksullukla boğuşan, gelecekten hepten ümidini kesmiş gençlerin koluna girmek istedim.”

AYNUR KULAK

Sonraki Yazı

ELEŞTİRİ

Sömürgeci kibrin aynasında Koloni

“Koloni, 1979 yılında tam bağımsızlık için mücadele eden İrlanda ile İngiltere arasındaki çatışmalardan uzakta ama bu çatışmaların gölgesinde, sömürgecilik, aidiyet ve kimlik üzerine capcanlı bir hikâye...”

ÖYKÜ GİZEM GÖKGÜL
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist