• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Figen Şakacı ile HınçAhınç'a dair:

“Herkes iyiyse bu kadar kötülük kimin eseri?”

“Herkesin diline dolanan ve boğazımıza kadar battığımız kötülüğe, bu bataklıktan çıkamamanın, çaresizce seyretmenin yarattığı öfkeye bakmak, özellikle yoksullukla boğuşan, gelecekten hepten ümidini kesmiş gençlerin koluna girmek istedim.”

AYNUR KULAK

@e-posta

SÖYLEŞİ

21 Kasım 2024

PAYLAŞ

Gazetecilik, muhabirlik, senaryolar ve sinema deneyimi, aynı şekilde tiyatro deneyimleriniz ve yazarlık. Yazar olmak, yazmak sizi nasıl birine dönüştürdü ve dönüştürmeye devam ediyor?

Yazar olmak yazdığınız sürece size eşlik eden, adınızın önünde pek afili duran bir sıfat mı, yoksa varoluşunuzu belirleyen, zihninizi mühürleyen bir şey mi; bu soru daha önemli benim için. Yazdıklarım, öyküye ya da romana mesele ettiğim konular da benimle birlikte dönüştü elbette. Bunda okuduklarımın, gördüklerimin ve tabii ki içinde yaşadığım ülkede her türlü cereyanda kalarak nefes almanın etkisi vardır. Öte yandan “Yazar olmak ne demek?” sorusu artık bana bir kediye “Niye boyuna miyavlayıp duruyorsun?” demek gibi geliyor. Bunun nedeni elbette yazarlığın bir meslek değil, bir uğraş olması. Meslek olsa güvenceniz olur, geçiminizi sağladığınız bir işiniz olur falan… Bizim gibi fikir işçileri yirmi dört saat boyunca öğününü gördüğünden, duyduğundan, izlediğinden, yaşadığından süzer, hazla ve sancıyla soslar da öyle dile getirir; bu dünyaya ne demeye geldiyse… Ben de bazen derdimi oyunculara söyletiyorum, oyun oluyor; karakterlere paylaştırıyorum, roman oluyor; unutamadığım ve unutulmasın istediğim anları kristallerine ayırıyorum, öykü oluyor. Bundan sonra yazmak istediğim ve bugüne kadar hiç denemediğim bir iki şey daha var, şimdi onların heyecanıyla doluyum. Bakalım onlar beni nasıl dönüştürecek…

Tabii bu yazar olma durumu okurluğu da getirip karşımıza yerleştiriyor. Yazarlığınızla okurluğunuz arasında nasıl bir bağ var?

Okumaktan tat almasam, şunu şunu ben yazsaydım diye kıskanmasam herhalde yazar da olmazdım. Öyle büyülü dünyalara girip çıkıyor ki insan okurken, sanki başka ve mümkün hayatların anahtarını cebinizde taşıyor gibi bir hisse kapılıyorsunuz. Bir de tabii kendinize atfettiğiniz bir kudret var; bunu ben anlatırsam şöyle anlatırım, becerebilirsem harika olur kısmı… İşte o galiba okur olarak tat veren, yazar olarak da cüret etmenize neden olan cevher.

Figen Şakacı
HınçAhınç
İletişim Yayınları
Ekim 2024
145 s.

İki nehir söyleşi kitabınız, bir üçleme romanınız, bir öykü kitabınız, kitaplaştırılan tiyatro oyununuz ve yeni yayınlanan HınçAhınç romanınız var. Bu noktada sizi mıknatıs gibi kendine çeken, büyüleyen, peşinde sürükleyen imgelerin ne olduğunu ve metinlerinize etkisinin ne kadar olduğunu merak ediyorum.

Doğrusu ne yazacağımı nereye çağrıldığım belirliyor. Sizin imge dediğiniz, benim gözümün önünde canlanan, kafamı kurcalayan şey bir meselenin nasıl ele alınacağına, nereden bakılıp nasıl anlatılacağına bağlı. Yapacağınız seçim de biçemi gövdeleştirip karşınıza yazdıkça çıkarıyor zaten. İster öykü yazayım ister roman, masaya oturmadan önce ince ince düşünülmüş mühendislik hesaplarım yoktur benim. Metnin fazladan bir virgül dahi kaldırmayacağını hissettiğimde nefesim kesilmiş demektir. O andan sonra parlak imgeleri de, dahiyane buluşları da metne yamamak istemem. Yazar elinden çıktığı çok belli, yeni sezona hazırlanmış konfeksiyon cümleler çok korkutur beni. Dürtüldükçe, dertlendikçe yazan, yazdığı şeyin duygusuna girip harap olan ya da yere göğe sığamayan biriyim. Yazmak beni bu dünyadan koparmasa, yazdıkça kıyıdan açılmasam ne yapardım, bilmiyorum. Hayır, başka bir el becerim, zanaata yatkınlığım da yok ki…

HınçAhınç’ı yazmak için sizi masanızın başına oturtan ana mesele veya meseleler nelerdi?

Herkesin diline dolanan ve boğazımıza kadar battığımız kötülüğe, bu bataklıktan çıkamamanın, çaresizce seyretmenin yarattığı öfkeye bakmak, özellikle yoksullukla boğuşan, gelecekten hepten ümidini kesmiş gençlerin koluna girmek istedim. Bu romanım diğerlerinden ayrı gibi dursa da, (ki dili, ritmi, evet, farklı) yine bir büyüme hikayesine dayanıyor aslında. Bu kadar öfkeyle, birbirlerine bu kadar güvensizlikle, içine doğdukları sevgisizlikle, parayla kurulan her türlü iktidarın yarattığı şiddetle nasıl büyüyecek bu gençler? Ergen öfkesi diye ağzımıza sakız ettiğimiz tanımın içinde uğradıkları haksızlığın, yoksulluğun ve tabii ki kendi adaletini yaratma gayretinin hiç mi etkisi yok? Bakın daha birey olmanın, benlik değerinin önemine falan hiç girmiyorum bile. Otuzlarına kadar hayatta nasıl kalabilecekler, onu konuşmamız lazım. İnandıkları, idealize ettikleri hiçbir şey yokken hangi hayalleri kuracaklar, hınçlarını kimden çıkaracaklar, birini ya da birbirlerini çıkarsız, hesapsız nasıl sevecekler? Her an her yerden, maalesef en yakınlarından gelen darbelere nasıl göğüs gerecekler? Tabii bu saydığım ve epey karanlık görünen tablo içinde iyilikten, güzellikten de bahsetmeyecek miyiz hiç? O yüzden soruyorum romanımda da; herkes iyiyse bu kadar kötülüğü kim yapıyor? Demek ki uzakta arayacağımız, kendimizi aklayarak kurtulacağımız bir şey değil kötülük. Bir an önce iyiliği yüceltecek, dayanışmayı güçlendirecek şeyler yapmalı, hatta artık demode olsa da gösterişsiz ve karşılıksız sevme biçimlerinin yollarını aramalıyız.

Günümüzde yaşayan 16 yaşlarında üç gencin ve ailelerinin çevreleriyle kurdukları ilişkilerin hikâyesini okuyoruz. Sizinle bu aşamada konuşmak istediğim, “hınç” ve “hınçahınç” kelimelerini neden seçtiğiniz. Bu gençler beyaz yakalı olsalardı kullanılan kavram hınç olmazdı sanırım, ne dersiniz?

Her romanımda olduğu gibi bunda da tarih arka planda kendini hissettiriyor ama yine de söylemem elzem galiba, HınçAhınç’ta anlattığım hikâyeler 2016’da geçiyor.

Diğer sorunuza gelince… Elbette duygulanma biçimlerimizin de sınıfsal ve kültürel nedenleri var. Hınç kavramı ise başlı başına hesaplaşmanın ve intikamın meşru görüldüğü bir hali, tavrı işaret ediyor. Kitaba HınçAhınç ismini verdiğimi duyunca editörüm Duygu Çayırcıoğlu uyardı; hani kalabalıkların kast edildiği hıncahınçla karıştırılmasın, aman yanlış yazmışlar demesinler diye… Ben ayağa diktiğim ve iki ses arasına kondurduğum ‘A’ ve herkesin kulağında bir kez daha çınlamasını istediğim ‘ç’ ile sanıyorum yeterince meramımı açık ettim. Sizin işaret ettiğiniz beyaz yakalılara gelince; bu eskilerin evham dediğine şimdilerde anksiyete dememiz gibi bir şey değil maalesef. Sabah kalktığınız andan itibaren yürek ağızda, kelle koltukta yaşıyoruz toplumca. “Bana nasılsa bir şey olmaz ama kadınların öldürülmesi de kötü tabii” diyerek geçiştirenler de kendini güvende hissetmesin. Boşuna kadın cinayetlerine “cinskırım” demiyoruz. Eskiden üçüncü sayfa haberi diyeceğimiz, münferit fenalıklardan sayılan vakalar şimdi rutine döndü.

Figen Şakacı

Öte yandan yoksulların bu kadar öfkelenmesinde, bu öfkenin “servet düşmanlığına” kadar gitmesinde dolarları saçlarına bigudi niyetine saranların, milyonluk mücevherlerini insanların gözüne sokan sosyal medya fenomenlerinin hiç mi suçu yok? Ya da talanın ve yalanın teşvik edildiği, yoksulluğun kader olmadığının, aksine enayilik olduğunun pompalandığı bu düzenin içinde hesap sormak için “bir gün mutlaka”yı bekleme, beklerken bilenme hali hepimizde yok mu? Değerler kadar bir dönem değer atfettiğimiz kavramlar da irtifa kaybetti. Kimin yakasına nasıl yapışacağımız da belli değil. Öyle ki, kendi içimizde kurduğumuz cemaatlere, çetelere, birden sevip aniden silme hızına, değerden, kıymetten falan bahsettiğimizde alaya alınacak hale gelmemize hep beraber durup bakmayalım mı? Görünür oldukça ünlenip, ünlendikçe başardığımızı sanma yanılgısında suç hep mi “digital çağda” ya da “post truth” mu, her ne haltsa onda… Gördüğünüz gibi, bir dokunduğunuzda işiteceğiniz ah’lar buradan köye yol oluyor. O yüzden benim anlattığım Yeni Mahalle’de merkezde yoksulluk olsa da, asıl mevzu daha derinlerde; edebiyatın doğası gereği göze sokulmayan satır aralarında, hatta yüz yıl öncesinde…

Çok karakterli bir roman HınçAhınç. Arif, Serde, Demâr ve çeşitli gruplar… Yeni nesil gençlerin hikâyeleri mevzu bahis fakat Tekin, Ananın A’sı, Gülistan da var. Hikâyeleri çok etkili olmasına rağmen bir adım arka plandalar, öyle değil mi?

Evet, öyle. Bu romanım çok sesli, dolayısıyla çok karakterli bir roman. Her kafadan bir ses çıkıyor ama en gürül gürül gelenler benim gençler. Ebeveynleri onları bu kadar çaresizliğe iten bizzat nedenler zaten. Onlar kendileri de farkında olmadan kurban gibi yaşayanlar. Birini anlamak için doğduğu eve, geldiği coğrafyaya, kültürel kodlarının nasıl oluştuğuna, ne giyip ne giymediğine, ne yiyip ne içtiğine nasıl bakıyorsak, benim gençler de birbirlerine mıhlanıp kaldıkları yerden öyle bakıyorlar. Ayrıca ergenliğin ne kadar sancılı olduğunu, kabuğunuzun durmadan çatladığını, içinden çıkanları kendi kaidesine oturtmanın ne kadar meşakkatli olduğunu hepimiz biliriz. Tam iyiliğe, güzelliğe inanmaya hazır hissettiğiniz bir çağda herkesten ve her şeyden şüphe duymak çok trajik; bir şey olmak istemenin, arzunun, coşkunun kendine ait bir yatak bulamaması, daha vahimi taşamaması yazarken de çok hazin geldi bana. Her biriyle uzun vakit geçirdiğim Serde, Arif ve Demâr’ın “deli kanları” keşke akacak başka nehirler bulsaydı kendine.

Demâr, Ananın A’sı ve Gülistan karakterleri özelinde, yani kadın karakterler özelinde duyguların geldiği sınırlar, şiddete maruz kalma, delilik, toplumdaki ve şehirlerdeki değişimlerin (kentsel dönüşüm mesela) kadınlar üzerindeki etkisini okuyoruz. Erkeklerde de bir erkeklik mevzu var elbet, fakat kadınlarınki tam anlamıyla hırs ve hınç, tam anlamıyla şiddet, öfke ve çaresizlik olarak vücut buluyor.

Romandaki kadın karakterlere biraz daha yakından bakarsanız Ananın A’sının deli olmadığını, Üveyik’in hangi virajlardan paçayı sıyırıp kendini düze çıkarmaya çalıştığını, Yavaş Hanım’ın çocuklardan çok kedilerle ördüğü kozasında kendini nasıl unuttuğunu, kısaca hiçbirinin mağdur değil, aksine mağrur olduğunu, hınç kavramını cinsiyetler üzerinden değil, neden-sonuç ilişkisi üzerinden kurduğumu görebilirsiniz. Hem poetik hem politik olarak yanlış anlaşılmak istemem.

Sizden gelen bir kitap olduğunda toplumsal olduğu kadar politik arka planlar da önemli. HınçAhınç’ta politik arka plan o kadar yoğun ve karmakarışık ki, hangisini ele alıp konuşmalıyız diye epey düşündüm. Yeni Mahalle’ye de yansıyor bu durum elbet ve mahalle ülkenin bir tür prototipi gibi. Ne dersiniz?

Hah, işte tam bu! Zaten Yeni Mahalle’nin Yeni Türkiye olduğu aşikâr ama yine de biz aslında çok iyi insanlardık da sonradan bozulduk da demek istemiyorum. İnsan denen varlığın her türlü uyum sağlayışında, yaşamak için, ayakta kalmak için gösterdiği çaba kadar verdiği ödünleri de düşününce çilenin ucuna ulaşıyoruz ve çözülme oradan başlıyor aslında. Bizi bir arada tutanın ne olduğunu iki kişi arasında başlayan o şeye bakarak da görebiliriz. Dirençle, dayanışmayla, kol kola olmayla aşındırdığımız yollarda şimdi şiş ve çıplak ayaklarıyla işçiler yürüyor, barınamayan gençler bas bas bağırıyor; durup mızırdanmak için bile zamanımız yok. Dahası, “Bu durum sosyologların alanı, edebiyatçılar n’apsın?” demek, bu ülkede yazar olup da üç maymunu oynamak mümkün görünmüyor bana.

Kullandığınız dili, anlatıma yansıyan üslubu da konuşmak istiyorum. Çağdaşlarınızdan farklı, daha geldiği gibi, üzerinde oynanmamış, makul ve anlaşılır hale getirilmek için bozularak yeniden şekle şemale sokulmamış bir dil. O ânın duygularının dili. Neden bilmiyorum ama argo konuşma üslubu diyemiyorum sizin metinlerinize yansıyan konuşma dili için. Ya da artık diyemiyorum desem daha doğru olur.

Üslup yazarın parmak izi gibidir, malumunuz. Ne yazarsa yazsın, kendi fikrini seslendiren bir yazar olmaktan çok korkarım. O nedenle karakterlerim sokak çocuklarıyla sokağın dilinden konuşur; kullandığı kelimeler yoksulsa ayrı, zenginse ayrıdır. HınçAhınç’taki üç arkadaş içinde Demâr’ın dili hem kadınlığından hem de onlara nazaran azıcık da olsa kitap kurtluğu olduğundan başkadır. Bu konuda sanıyorum artık mütevazı olmama gerek yok; Kesekli Tarla kitabımdaki 22 öykünün her birinin dili de, derdi de ayrıdır.

HınçAhınç’ı yazarken elinizin altında tuttuğunuz, masanızdan eksik etmediğiniz kitaplar nelerdi? Klasik, modern, çağdaş, en çok hangi kitaplardır mesela sizi kendisine çeken?

Her zaman olduğu gibi, yine yazmaktan çok okuma faslı uzun sürdü. İlk aklıma gelenleri sayayım. Jean Améry’nin Suç ve Kefaretin Ötesinde (Metis Yayınları), Feryal Saygılıgil’in derlediği ve içinde birbirinden zihin açıcı yazıların olduğu Affetmenin Politikası (Dipnot Yayınları), Tania Modleks’in Hınçla Sevmek (Pencere Yayınları) kitabı, Nagehan Tokdoğan’ın Yeni Osmanlıcılık-Hınç, Nostalji, Narsizm (İletişim Yayınları) kitabı ve Cogito’nun “Hınç” özel sayısındaki bütün makaleler, ergenlikle ilgili psikanalitik yaklaşımlar başta olmak üzere diğer kitaplar, elbette şiirler, her zaman şiirler.

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • figen şakacı
  • HınçAhınç

Önceki Yazı

DENEME

Yabancının yolculuğu

“Edward Said Yabancı’nın sıklıkla insanlık durumuna ilişkin bir tür soyut metafor olarak yorumlanmasına rağmen, romanın tarihsel bağlamına, yani Albert Camus’nün büyüdüğü sömürge Cezayiri’ne dikkat çekiyordu.”

ŞULE S. ÇİLTAŞ

Sonraki Yazı

SÖYLEŞİ

Çiler İlhan ile söyleşi:

Hayattayız Madem'in kesişen yolları

Çiler İlhan, Hayattayız Madem’de merkezine aldığı göç konusu üzerinden hareket ederken farklı zaman aralıkları ve coğrafyalarda dolaşmaktan ve günümüzü de derinden etkileyen bu büyük krizin bütün bir insanlığın krizi olduğunu vurgulamaktan geri durmuyor.

ABDULLAH EZİK
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist