Sömürgeci kibrin aynasında Koloni
“Koloni, 1979 yılında tam bağımsızlık için mücadele eden İrlanda ile İngiltere arasındaki çatışmalardan uzakta ama bu çatışmaların gölgesinde, sömürgecilik, aidiyet ve kimlik üzerine capcanlı bir hikâye...”
– Ben siyaset konuşmam Masson. Bunu biliyorsun.
– Dil hakkında konuşuyoruz Micheál.
– Aynı şey. (s. 170)
İrlandalı yazar Audrey Magee’nin kaleme aldığı, Niran Elçi’nin Türkçeye çevirdiği ve Delidolu’nun yayımladığı Koloni, 1979 yılında tam bağımsızlık için mücadele eden İrlanda ile İngiltere arasındaki çatışmalardan uzaktaki ama bu çatışmaların gölgesindeki on iki haneli bir İrlanda adasına resim yapmaya gelen İngiliz bir ressamla, İngilizce yüzünden yok olmakta olan İrlanda dili Galceyi araştırmaya gelen Fransız bir dilbilimcinin atışmaları ve Adalılarla ilişkileri üzerinden sömürgecilik ve bununla bağlantılı olarak aidiyet ve kimlik üzerine düşündüren capcanlı bir hikâye anlatıyor. (Dikkat: Yazı, kitapla ilgili bazı sürprizleri açık etmektedir.)
2022 Booker Ödülü’ne aday gösterilen roman, dil ve sanat üzerine tartışmalara da yer verirken, tarihe geçmiş birçok düşünüre ve ressama da gönderme yapıyor. Eserde hem diyaloglar hem de bilinç akışı tekniğiyle monologlar sık sık kullanılıyor. Saldırılardan uzakta olsa da, adanın içinde bulunduğu sert koşulları özellikle resimle ilgili tasvirlerle verilen şiirsel dil yumuşatadursun, bu lirik yapı sürekli olarak İrlanda gerçekliğini okurun yüzüne çarpan saldırı haberlerinin soğukkanlı aktarımıyla kesintiye uğruyor. Aynı topraklar üzerinde farklı dillerin ve kültürlerin yaşadığı, egemene ait olmayanlarınsa bastırıldığı bu coğrafya alegorik açıdan Türkiye için de oldukça tanıdık.
Koloni
çev. Niran Elçi
Delidolu Yayınları
Haziran 2024
336 s.
İrlandalıların topraklarını İngilizlerin almasından sonra çıkarılan ceza kanunlarıyla İrlandalılar eşit eğitim ve eşit politik temsil haklarını yitirdiler. Orduda, okullarda, kira anlaşmaları, miras belgeleri gibi resmî belgelerde sadece İngilizce kullanılır oldu; oysa o topraklarda İrlandalıların yüzde 80’i İrlandaca konuşuyordu. Halkın sadece beşte biri İngilizce de biliyordu ve halkın en yoksul kesimi hiç İngilizce bilmiyordu. Zamanla İrlandaca sadece yoksulların kullandığı sözlü bir dil olarak marjinalleşti. Öte yandan, İrlanda şiiri de lirik olmaktan çıkıp politikleşti. Adanın önemi de buradan geliyor; böyle bir ortamda İrlandaca, nam-ı diğer Galce konuşan tek tük kişinin yaşadığı bir yer orası.
İrlandacada, İngilizcedeki (ve daha birçok dildeki) gibi hiyerarşik bir seslenme şekli yoktu. İrlandalıların İngilizce konuşmaya başlamasıyla birlikte dil üzerinden kültürlerine “sir” (sör, beyefendi) sözcüğüyle bu eşitsizlik katmanı da eklenmiş oldu. Hem fiziksel hem ekonomik şekillerde İngilizlerin İrlandalılara uyguladığı şiddet ve baskı, dil üzerinden de onlara hükmettiklerini göstermeleriyle arttı. Öyle ki, İrlandalılar kendi isimlerini İngilizceleştirmeye başladılar; tıpkı romandaki oğlan çocuğunun asıl adının Seamus olması ama bunu James şeklinde değiştirip kullanması gibi. İngilizler –sözde– İrlandaca bir isim öğrenmekle uğraşmak istemiyorlardı; örneğin, işe birini alacaklarında adı İngilizce olanı tercih ediyorlardı. Bu şekilde sadece dillerini değil, adlarını yani kimliklerini bile kaybetti İrlandalılar. İngilizlerin gözünde İrlanda’nın çift dilli bir ülke olması mümkün değildi, çünkü onlar İrlandalı köylüleri ve işçileri “medenileştirmenin” yolu olarak görüyordu İngiliz bir hayat tarzını ve İngilizce dilini benimsemelerini.
Hal böyle olunca, bir dilbilimci olan Masson’ın İrlandacanın yok olmasından sorumlu tuttuğu İngilizlerden olan ressam Lloyd’dan hoşlanması pek beklenemezdi. Nitekim ikisinin dil üzerine yaptığı tartışmada Lloyd, İngilizce konuşmanın ortak fayda sağladığı için kabul edilmesi gerektiğini öne sürerken, Masson ise daha iyi eve, daha iyi okula ve daha iyi hastaneye İrlandaca konuşanların da sahip olabileceğini vurguluyor. Ancak İrlandaca konuşulan adada bu fırsatların hiçbiri yoktur. Buna dikkat çeken de milliyeti nedeniyle hem suçlu hem güçlü olan İngiliz oluyor; sanki bir dil tek başına ilerlemeye engelmiş gibi, sanki buranın sakinlerinin yoksunlukla cezalandırılma nedenlerinden biri kendi dillerini konuşmayı seçmiş olmaları değilmiş gibi.
Gelgelelim, İrlandacayı korumaya hevesli Fransız dilbilimci ilk başta ressamı hiç tanımıyorken bile, sırf sömürgeci İngiliz milliyetinden olduğu için ondan haz etmezken, kendi ülkesi Fransa, İngiltere’den daha mı masumdur bu konuda? Neden İngilizlerin sömürdüğü bu adaya gelmek yerine Fransızların sömürdüğü Cezayir’e gitmemiştir ve Fransızların Cezayir Arapçasına verdikleri zararı araştırmıyordur?
Karakterlerin her birinin fikrini kendi iç sesinden öğrendiğimiz romandaki belki de en dikkat çekici ses dilbilimci Masson’ınkidir, çünkü diğer karakterlerin motivasyonları görece kolay tahmin edilebilir olduğu gibi, bu motivasyonların psikolojik altyapısı öyle karmaşık değildir. Okurların Masson’ın iç sesinden öğreneceği fakat adalılarla ressamın muhtemelen bihaber olduğu gerçek şudur ki, Masson aslında yarı Cezayirli bir göçmendir. Çocukken Cezayirli olmaktan utanmış ve kendisini Fransız görmek istemiştir. Cezayirli annesinin dilini ve mirasını da Fransız babası yok saymak istemiş, hatta sırf kimliği ve dili yüzünden babası annesini hor görüp aşağılamıştır. İngilizlerin İrlandalılara bakışına benzer bir şekilde Fransız adam da Cezayirli karısını “medenilikten uzak” bellemiştir. Hatta Fransız babası askerdir ve Cezayir’in sömürgeleşmesinde rol almıştır. Bizzat kendi babası İngiliz Masson’un atalarından farksızdır. Fransızlar da İngilizlerle benzer sömürgeleştirme süreçleri uygulamıştır: Topraklara el koyup satma, dili aşağılama ve yasaklama, dinden döndürme ve Fransızlaştırma.
Ressamla dilbilimci arasındaki çatışmaya ilaveten ressam da zaten kendi içinde çatışma yaşıyordur. Aslında Fransız dilbilimcinin bu davaya baş koyuşu da yaşadığı kimlik bunalımının bir tezahürüdür. Kendi geçmişiyle yüzleşip kendi kültürel mirasıyla ilgili olarak yapamadığını başka birilerinin kültürel mirası üzerinden yaparak vicdanını rahatlamaktadır. Nitekim ressamın ona yönelttiği “Neden bunu Cezayir’de yapmıyorsun?” mealindeki sorusuna da pek elle tutulur bir yanıt veremez. Dilbilimci kendi kökünü reddettiği, mirasını yok saydığı ve “anadili” Cezayir Arapçası yerine Galce peşinde koştuğu için içten içe suçluluk duymaktadır, çünkü tıpkı Fransız babası gibi o da ilkin Cezayirli annesinin dilini ve kültürünü yok saymıştır. Adı bile –Cezayir’den gelen mektuplar dışında– hiçbir yerde geçmeyen annesinin. Ne ait olduğu topraklarda yaşayabilen ne de yaşadığı topraklara ait hissedebilen annesinin. Cezayirli kadın hiçbir şeydi. Ne var ki, oğluna kendi kültürünü ve dilini öğretmeye ant içmişti. Ancak oğlunu Arapça dersi için götürdüğü hoca bu beyaz tenli ve Fransızca isimli çocuğa diğer öğrencilerden farklı davranıp psikolojik ve fiziksel şiddet uygulayarak sanki Fransa’nın Cezayir’e yaptıklarının hıncını küçük bir çocuktan çıkarıyordu ve o sırada annesi onunla ilgilenmiyordu bile. İşte bu çocuk büyüyüp de ironik bir şekilde dilbilimci olunca, kişiyi şekillendiren çocukluk döneminde onu ele geçiren arada kalmışlık, ait hissedemeyiş ve yalnız bırakılmışlık duygularıyla baş edemeyip öz annesinin, kendi soyunun diline yönelmeyi tercih etmemiş. Bunun yerine, sömürgeleştirmenin dilleri yok sayma ve yok etme girişimine yönelik farkındalığını, başka bir sömürü odağı dille ilgilenerek giderme yolunu seçmiş. Sonuç itibariyle, anadilini yok saymayı tercih etmek demek bir anlamda Fransız kalmayı, sömürgecinin dilini konuşmayı, üstün konumu korumayı tercih etmek demek.
Öte yandan, Masson’un Galcenin unutulmayıp korunmasına yönelik çalışmalarının altında sadece mesleki bir hassasiyet ve saf iyi niyet mi yatıyor? Masson profesörlük, ödül, tanınırlık ve itibar peşinde koşuyor. Hatta bu çalışması nedeniyle “ilkel” ada koşullarına dayanabildiği için de ayrıca takdir edilmeyi umuyor. Adada yaşayan insanların oranın çetin koşullarına sürekli olarak dayanmak zorunda olmasının hiçbir önemi yokmuş gibi, beş sene boyunca adada kaldığı için de yüceltilmek istiyor. Acaba gerçekten önemsediği şey Galce dili mi? Yoksa pek sıcak davrandığı adalılarla ilişkisi sadece çıkara mı dayanıyor? O zaman sömürgeci İngilizlerden diye düşmanıymış gibi davrandığı Lloyd’dan bir farkı kalıyor mu? Ressam da tıpkı dilbilimci gibi ada üzerinden kendine bir övünç kapısı aralamanın peşinde. Yaptığı “muhteşem” ada resimleriyle çağdaşı bütün ressamları geçip onların eserlerini önemsiz kılacak övgülere mazhar olmanın, “ipek eşarpları ve Rolex saatleriyle” varlıklı insanların ve basının ilgisini çekmenin, hem Gauguin, Picasso, Manet gibi ressamlarla birlikte hem de ortak varoluşa dair sorduğu sorularla büyük bir filozof gibi anılmanın hayalini kuruyor.
Kitapta adalıların sesi bu Fransız ve bu İngiliz kadar çok çıkmıyor belki ama az ama öz konuşuyorlar. Adalı Francis’in dediği gibi, aralarındaki husumet aslında “sömürgecilerin savaşı”. (s. 171) İkisi de kendi çıkarları için adayı ve adalıları sömürmeye devam ediyor. Sömürü bitmedi, sadece şekil değiştirdi. Dahası, Ressam Lloyd sömürgecilerin en iyi bildiği hırsızlık geleneğini de sürdürüyor; hem de elinde yeteneği sayesinde yoksul bir balıkçı olmaktan kurtulma hayalinden başka hiçbir şey olmayan adalı bir çocuktan çalarak. Üstelik bunu da çocuğa yardım edecekmiş gibi davranıp onun fikirlerini kendine mal ederek yapıyor. Modern sanat dünyasında buna ilham deniyor, beslenme deniyor, malum; ne bilsin Allah’ın köylüsü! Çocuk ailesine bu durumdan söz ettiğinde aile neredeyse hiç şaşırmıyor, çünkü zaten onun bir sömürgeci olduğunun farkındalar; bu yüzden anca bir çocuğu kandırabiliyor. Ne var ki, ressam Lloyd kendisinden yaşça küçük, bilgice eksik ve alt tarafı bir adalı olarak gördüğü çocuğun gerçeği kendisinin yüzüne vurmaya cüret etmesi ve kendisinden daha yetenekli, daha yaratıcı olması yüzünden de adeta çocuktan intikam alıyor. Ar ve hayâ perdesi öyle yırtılmış ki, çizdiği ada resminde çocuğu temsil eden figürün elindeki resim fırçasını sonradan silerek, ona “sen asla ressam olamazsın, hep adalı bir avcı-balıkçı olarak kalacaksın” mesajı veriyor. Sonra da sömürgeci kibrinin vücut bulduğu bu adam, resme yaklaşımının “eşitlikçi” olduğu şeklinde methedilmeyi düşlüyor. Medeniyetin bütün nimetleri, medeniyeti –kanla da olsa– getirdiğini düşünen sömürgeciye ait kalmalı ki, kendilerini üstün hissetmeye devam edebilsinler. Oysaki ressam da, dilbilimci de, iki sömürgeci de beslenmek için adalılara muhtaç; adalılar daha kendilerine yetecek besini tedarik etmekte zorlanırken. Sömürülenler üretir, sömürgeciler tüketir.
Ressamın tek vukuatı bu da değil. Adaya ilk geldiğinde adalıların resmini yapmayacağına dair söz vermesi şart koşulmuştu ama o verdiği sözü de tutmuyor, gizli gizli bildiğini okuyor. Adalıları bir müzenin, bir galerinin metasına, konusuna dönüştürmek isterken, kültürlerinin bir yansıması olan dillerini bile bilmediği onları anlamak için çaba sarf etmiyor. Aksine, onları kendi bildiği çerçeveden yansıtıyor. Ötekini anlamak değil, ötekini anlıyorum demek, onları kendi şovuna malzeme yapmak istiyor. Ve bunu da adalıları resmederken, methedilmeyi umduğu gibi “eşitlikçi” bir bambaşkalıkla değil, Batı medeniyetinin geleneksel bakışında olduğu gibi, göz alıcı tek bir figürü merkeze yerleştirerek yapıyor. Oysa onlar yediği içtiği ayrı gitmeyen, dayanışmayla ayakta kalan, önderliğe ihtiyaç duymayan insanlar. Ressam olmak isteyen adalı minik balıkçı James’in dediği gibi, İngiliz ressam zaten özgün bir şey yapmıyor, sadece öncüllerinin yaptığını yapıyor, yani papağanlık yapıyor.
Yazarın erkek ve kadın olarak konumlandırdığı karakterler dikkat çekici. İngiliz ressamla Fransız dilbilimci erkek, onları dışarıdan adaya getiren ve gerektiğinde İngilizce konuşan adalılar da erkek. Ancak inatla Galce konuşarak dili ve kültürü yaşatanlar kadın. Galcenin halen “anadil” olarak var olabilmesi gerçekten “ana”ların sayesinde. Oysa yarı Cezayirli ressam Masson babadilinin anadilini alt etmesine izin vermişti. Ancak kadın olmak, bedeni üzerinden de sömürüye açık olmak demek. Nitekim İngiliz de, Fransız da, adalı Mairéad’i istediği şekilde kullanıyor. Ne var ki, bu noktada söz hakkı adalı bir erkeğe mi düşüyor? Yoksa “benim bedenim, benim kararım” diyecek kadına mı? Kadın ne yazık ki sömürü düzeninin iki kez nesnesi oluyor.
Sömürgeciyle sömürülenler arasındaki hiyerarşiyi sonlandıracak bir umut ışığını mı temsil ediyordu ressam olmak isteyen adalı çocuk James? Sömürülen konumundan çıkmanın, yoksul olmaktan kurtulmanın ve kendi kaderini tayin etmenin yolu varlıklı sömürgeciden medet ummaksa, hiçbir şeyin değişmeyeceğini imliyor kitap. Ancak diğer yol olarak seçilebilecek kanlı mücadeleye de şerh düşüyor; bölüm geçişlerinde verilen haberler ne çok masumun da yok yere öldüğünü gözler önüne seriyor.
Önceki Yazı
Çiler İlhan ile söyleşi:
Hayattayız Madem'in kesişen yolları
Çiler İlhan, Hayattayız Madem’de merkezine aldığı göç konusu üzerinden hareket ederken farklı zaman aralıkları ve coğrafyalarda dolaşmaktan ve günümüzü de derinden etkileyen bu büyük krizin bütün bir insanlığın krizi olduğunu vurgulamaktan geri durmuyor.
Sonraki Yazı
Müstakbel Bollywood kahramanı:
Monkey Man
“Bollywood sinemasının müstakbel kahramanı Monkey Man kahramanlık yeteneklerini metafizik evrenin sırlarla dolu 'güçlerinden' devşirmiyor. Fantastik üstün yetenekleri yok. Aksine, ekonomik ve toplumsal sorunların, politik ve dinî çıkarların neden olduğu çatışmaların içinde 'kahramanlık' yeteneklerini geliştiriyor.”