• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

‘Bir picama lastiği’nin ucunda…

“Kılavuz’u biraz Bilge Karasu’nun ‘vasiyet’i olarak okuma eğilimindeyim. Son romanı, son ‘romans’ı da aynı zamanda.”

Bilge Karasu.

FATİH ÖZGÜVEN

@e-posta

DENEME

25 Ocak 2024

PAYLAŞ

Bilge Karasu’nun erotik evreninin yanı başından parmak ucunda geçilir genellikle; çok gerekmedikçe oraya dokunmamak, orayı ellememek, ‘Bilge’ adını seçmiş bir yazarın ‘bilgeliğine’ hürmet etmek duygusuyla. Sanki kendisinin böyle bir talebi varmış gibi. Sanki erotik olanla bilgece olan yan yana duramazmış gibi. Oysa erotizm Bilge Karasu için ciddi konudur.

Erotik olan kuvvetle etiktir Bilge Karasu’da, her şeyden önce de bir adını koyma etikası. Göçmüş Kediler Bahçesi’nde şöyle der, okuru açık sözlülüğüyle olduğu kadar saptama ustalığıyla da çarpan şu cümlede: “Düşündüğüm bir şey daha var; sevmenin simgesel olarak da, gerçek olarak da yemekten başka bir anlama gelmediği…” Kitabın “Avından El Alan” masalında balıkçının kolunu yarısına kadar yutmuş balık, bir süre sonra kimin kimi yuttuğu önemsizleşen o sevme. Tekboynuzluyu tuzağa düşürmek üzere güzel bir kız kılığında yanına yanaşıp da âşık Tekboynuzlunun bağrının oklarla delik deşik olmasına sebep olan güzel delikanlı. “Bir Ortaçağ Abdalı”nda içini sonsuza dek cırnaklayan hayvanıyla gezip duran abdal. Kitabın bütün masallarını bir güneş saati gibi izleyen merkezdeki masalda birbirini izleyen gezginleri her maç kadar bir yeme-yenilme-yenişme oyunu olan oyunlarına katılmaya davet eden Yeşiller ile Morlar. Göçmüş Kediler Bahçesi’nin yeme-yenme-yenilme-yenişme-yeyişme anlarından birkaçı.

İroniden ve kafiye şehvetinden tamamen uzak biçimde, şu pek sevilen düsturla söylersek, ‘sevgi emektir’ tabii, ama yemektir de. Sevgide yemek, yenilmek ve emek, emek vermek arasındaki ilişki son derece akrabadır. Şöyle de söyleyebiliriz; zihinsel ile tensel birbirlerini ne iptal ederler ne de birbirlerinin zıddıdırlar. Kimi zaman daha sıklıkla birbirlerini doğururlar ve mitolojik bir figüre benzetirsek sonsuza dek kuyruğunu yutan yılan figüründen başka bir şey değildirler.  

KıIavuz, Bilge Karasu erotikasında farklı bir yerde duruyor bence. Göçmüş Kediler Bahçesi ile bu küçük roman arasında 19 yıl var. Kılavuz dört erkek kahramanının isimleriyle bile –Bilge Karasu’da pek rastlanmayan biçimde– bir şeyler fısıldar. Romanda uzun süre görünmez olan Mümtaz Bey’in temsil ettiği seçkin üst aklın, yanında Yılmaz Bey gibi yılmaz, yorulmaz bir yardımcıyla birlikte ufukta beliren bir Uğur’u bir bağış olan İhsan’a doğru yöneltişinin hikâyesi olduğunu.

İki roman arasındaki on dokuz yıl; kılavuzluğa talip olan, bunun için elinden gelen her türlü mizanseni kuracak, belki kendi erotik taleplerini geri çekmiş, belki de bunları –yazının aslı faslı olan–  bir oyunun taşlarını hareket ettirmenin ‘erotizmi’ ile değiş tokuş etmiş Mümtaz Bey’in romanını kurmak için yazarın da kendi hayat dağarcığından kesip çıkardığı bir zaman dilimi.

Uğur, merak eder: “… birimiz, birkaçımız ya da hepimiz bir oyunun içinde isek (nasıl bir oyunsa bu), Mümtaz Bey oyunun içinde bir oyun oynamaya kalkıyor… İpi Yılmaz Bey’in eline verir gözükmek istiyor. Benim açımdan nasıl bir değişiklik yaratabilir öyle davranması? Yılmaz Bey, kim? Yani, ne?”

Mümtaz Bey’e aranan refakatçi ilanını veren Yılmaz Bey, 27 yaşındaki Uğur’dan “olsa olsa iki-üç yaş büyük” görünse de “saldığı üstünlük havası, işveren niteliğinden değil de, yaşından , o da değil, alışkılarından, yoo hayır, o da değil… benimle kurduğu, kurmak istediği ilişkiden, tamam bu, bundan ileri gelir gibi”dir. Evet, Uğur’u Yılmaz Bey’e bağlayan akranlar arası bir hesaplaşmadır. Uğur’un rüyalarına giren ve onu bir ölümün –dolaylı?– müsebbibi olmakla suçlayan Yılmaz Bey, Uğur’un geçmişte Bülent’le kurduğu ilişkinin takipçisi, Bülent’in ağabeyidir.

İnsan, kimseyi gerçekten öldürmemişse bile sevdiği birinin elini, bir kedinin başını bile bir an daha fazla tutmamışsa, onu biraz daha hayata bağlayamamışsa onu biraz da olsa öldürmüş sayılır mı? Bunun suçluluğuyla kâbuslar görebilir mi? Mümtaz Bey’in deyişiyle, “gerekeni yapmadığını düşündüğünde… o anda kopmuşluğunu yaşıyorsundur belki. Kopmuşluk, ölüm de demektir.” Yılmaz Bey’in Uğur’a hep seyrettirmeye çalıştığı, sonunda kırılacak olan bir kasetin yerine Uğur’un seyrettiği o kaset olmayan kasette (belki de o kaset, kim bilir) bir erkek yüzü belirir. “Dudakları kıpırdıyor”dur, “yarı işitilir, yarı sezilir bir sesle” konuşur: “Ben hep seviştim, kimseyi öldürmedim.”

Sevme, sevişme, orgazm bir ‘küçük ölüm’se, bu sözlerin sahibi ‘sevmek biraz da ölmektir’ sözünden hiç kâm almamışsa, seviştiğini zihninden silmiş, başka bir ülkede ya da hayat(t)a bırakmışsa, salmışsa pekâlâ onu öldürmüş sayılabilir, dolayısıyla bir tür ‘suçlu’ da. Eliot’ın Portrait of a Lady şiirinin başına koyduğu o zalim, esrarengiz alıntı hatra geliyor: “Zina ettin sen:/ ama bu başka bir memleketteydi/ ayrıca kız ölü.”

Birini “simgesel olarak da gerçekten de sevinin yemekten başka bir şey olmadığını” bilerek sevmemiş olmak, bu seviyi bedenleriyle anlayan balık ve balıkçı, tekboynuzla delikanlı, Ortaçağ abdalıyla cırnaklısı gibi olamamak, seviyi öyle deneyimlememiş olmak belki de sadece ‘hep sevişmektir’. Kimseyi gerçekten öldürmeden ve ölmeden. Ama sevmeyi öldürerek. “Herkes öldürür sevdiğini” cümlesi bile aklına uğramamış olarak.         

Değil mi ki, Uğur’un Kılavuz’daki dört kişilik (Bülent’i de sayarsak beş) oyuna ayak basmadan önceki hali daha ilk sayfalardan, plajdaki bir bakışma sahnesinde ‘bir arzulanan lakaytlığı’ olarak tasvir edilir: “Göz göze geldik. ‘Üsteleme, vaktim olmasa da konuşmam,’ demeğe getirerek gözümü denize kaydırdım. Kalktım sonra.” (Gerçi: arzulanmak, sevilmek bazen doğrudanlığı yüzünden arzulanan için bir ağırlıktır, ürkütücüdür de. Bunun Bilge Karasu’nun sevme etikasında yeri var mı, cevabı, aşağıda, Yılmaz Bey’in Uğur’a vaazında.)

Bilge Karasu dünyasının ufuklarında daima süzülen Gotik bulutların ardında bir belirip kaybolan, ‘amcası’ mı ‘hocası’ mı olduğu meçhul Mümtaz Bey ile gençliğinde bir şey yaşadığı düşünülebilecek, karanlıklarla içli dışlı Yılmaz Bey’in Gotik edebiyattaki, yarası yüzünden ‘kötü’ Karanlıklar Prensi rolünü gereğince doldurduğunu sezdirir bize roman. Hatta bunun kendine özgü bir cazibesi olduğunu da. Bir Dungeon Master. Nedir o gitmeler gelmeler, uğraştığı garip işler? Poe kahramanları kadar karanlık ve kırık kalpli Yılmaz Bey ‘yanlış kasetteki’ filmde Uğur’a bir sorumluluk vaz’eder, erotik olanla dolaylı yoldan ilgili ahlaki bir sorumluluk.

Yılmaz Bey: “Hepsi yakınınız. Ara ara sevginin yeğinliğine ya da tutsak ediciliğine dayanamayıp öldüklerini kurdunuz, düşündünüz. Hiçbiri sizin elinizden ölmedi (…) Anneniz, babanız, iki kediniz… (Ama) birinin elini, ötekinin başını, elleriniz arasında biraz daha tutabilirdiniz.” Uğur (düşünür): “Yılmaz Bey’in yüzünde gülümsemenin yerinde dünyanın olanca hüznünü görüyorum. Bülent’in yüzü…” Bülent: “Ben ölürken çok uzaktaydın, biliyorum. (…) Öldüğümü iki yıl sonra, verdiği haberin farkında bile olmayan birinden işittin, söz arasında. Ama beni, kendi elimle öldürdüğümü, sen, bilmiyordun” 

Bu romanda iki Bey var. Biri Yılmaz Bey ise ötekisi Mümtaz Bey. Ve, evet, bu ikincisinin oyun içinde kurduğu bir oyun da var. Uğur’u İhsan’a bağlamak, ona giden yolda ona kılavuzluk etmek. “Götüreyim mi aağbi?” şöför ağzından “kasette ne var, Miki filmi mi?” demelerden ince eleyip sık dokumadan seven bir İhsan olmaya doğru yol alan, hatta giderek yazan okuyan biri olarak Mümtaz Bey’in de gözüne girecek, Uğur’un uğurunu sezgisiyle anlayan halk çocuğu sevgili. Daha dünyalı ifadelerle söylemek gerekirse Uğur’un yarı entelektüelliğinden, Mümtaz Bey’in mümtazlığından, Yılmaz Bey’in iş bitiriciliğinden apayrı bir karakter. Biraz masalsı bir laço, hoş bir Bilge Karasu yaratığı.

Hem sonuçta ‘durmadan sevişmek’te ne var ki? Sevişmek sırf kendiyle, kendini vermeden olursa yalnız bir şey belki ama sevişmeye açık olmak fena şey değil. Sevişememekten korkmalı asıl. Mümtaz Bey bunu bilir. Bütün o gidip gelmeler, Eminanımdan çay istemeler, titizlenmeler, arabayla şuraya buraya götürülmeler, mükemmel bir gecede bir kurabiyenin tadında dünyanın kusursuzluğunu tatmalar –romanın belki en güzel sahnesi– bir yana, Uğur’u İhsan’a doğru götürme oyununu kuran Bey de odur işte. Kılavuz. Bu yolculuğu belli belirsiz de olsa ilk fark eden, fark etmekle yetinmeyip dile getiren, giderek ‘bilgeleşen’ İhsan olacaktır: “Pek garip bir yerlerden geçiriliyor gibiyiz… Bir… bir… bir picama lastiği gibi! Bir çengelli iğneye takılmış bir lastik… Bir el al var, hızlı, uz… Kılavuz’u iter kumaşın içinde.”

Mümtaz Bey, ketum davranmayacak, oyunun nedenini açıklayacaktır romanın sonunda: “Yaşlanmış olmanın bir iyi yanı var… insanın bir yaşam boyu gözettiği, o insanı bir yaşam boyu tanımlamış birtakım sınırlar gerileyiverir, siliniverir…  önemsizleşiverir.. (…) Vakit azalmaktadır. Her şeye biraz daha uzaktan bakılmaktadır… (…) Ölçütler değişir. Gizlilik olsa olsa, henüz yaşlanmamış olanların korunma için gerekli olabilir… Ama korunma söz konusu değilse…”    

Arabanın içindeler.

Bekledik. Ardı gelmedi. Başımı çevirdim. “Uyuyor,” dedim.
İhsan yeniden hızlandı. “Nereye vardıracaktı sözü?...”
Güneş alçalıyordu.
İhsan fısıldadı. “Kemerini yokla. Gevşek gibi duruyor.”
Yokladım. “Tamam”
“İnsan bulmuşken yitirmek itemez.”
“Kendi kemerin?...”
“Çok dikkat ederim.”
Biraz sonra, “Asıl mutluluk bu olsa gerek,” dedi, ‘ulaşmağa can attığımızın biraz öncesi…

Kılavuz’u biraz Bilge Karasu’nun ‘vasiyet’i olarak okuma eğilimindeyim. Son romanı, son ‘romans’ı da aynı zamanda. Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, Göçmüş Kediler Bahçesi, Gece ve Kılavuz. İlk ikisi, kimi farklılıklarla, alegorik Ortaçağ ya da Rönesans romanslarını andıran, kişinin hayat yolculuğunu ya da bir bölümünü mistik bir çerçevede, Aşk’ı merkeze alarak alegorileştiren Doğulu ve Batılı romanslara benzerler; Gülün Romansı, Hac Yolunda, Hüsn-ü Aşk. Gece ile karanlık, oyunsu, distopik bir alegori denemesinin ardından Bilge Karasu’nun en ‘romansı’ verimi, Kılavuz  gelir.

Bilge Karasu’nun 19. yüzyıl romanı ile beslenmiş okuru önce şaşırtan sonra gömülü oldukları yerden doğrulup kalkarak büyüleyen alegorilerinden sonra gelen bu –kendi tabiriyle–  kuartet, sadece sesle icra edilen madrigallere ya da nefeslere benzer. Arkasında çok sazlı bir orkestra yoktur. Bezekli değildir. Biraz Gotik roman, biraz erginleşme romanı, biraz polisiye, bir yandan da bu türlerin yorumlanması, onların ‘da yırtılıverdiği yer’. Bilge Karasu’nun tertemiz sıyrılmış bir kemik kadar sade ve zengin yazısının kurmacadaki son örneği. Son romanı, son ‘romans’ı da aynı zamanda.

Kılavuz’u büyük yazarların son verimlerine atfetme alışkanlığında olduğumuz sözcükle bir ‘vasiyet’ haline getiren, bu romanın Bilge Karasu’nun sevmenin dünyevi ve zihinsel boyutları konusunda en son sözü olduğunu düşünmem. Kılavuz’a, yazarının onu yazdığı yaş dolaylarında bir kere daha okurluk etmenin de basbayağı bir deneyim olduğunu söylemeliyim.

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • bilge karasu
  • Göçmüş Kediler Bahçesi
  • kılavuz

Önceki Yazı

ELEŞTİRİ

Sekiz yazar

“...Karasu tek bir 'eyleyen' olarak yazarı dörde bölmüş, yetmemiş ilk yazarı ikiye, ikincisini üçe, üçüncüsünü yine ikiye bölmüş, dört tek kalmış; böylece ortaya, kutu kutu içine yerleştirilmiş sekiz yazarlık bir düzen çıkmış. Yazma işinin, yürüyüp giden, çizgisel bir anlatıyla değil, matruşka yazarlarla kutu kutu içinde anlatılabilecek bir iş olduğunu söyler gibi Karasu.”

FATMA BERNA YILDIRIM

Sonraki Yazı

DENEME

Bilge baykuş, alık balık, sanan insan

“Karasu’nun KB’de yaptığına salt ‘hikâye etmek’ de diyemeyiz, ‘fikir bildirmek’ de. Büfenin önünde çekilmiş olan fotoğrafa ve Lascaux’daki resimlere bakan, oralardaki yaşam dünyalarını algılamaya çalışan anlatıcı için benzersiz, yepyeni bir dil yapıyor. Onun kendi anlamlandırma sürecine de yer veriyor. Üç sesli, tek dilde söylenen bir metin bu.”

CEM ATBAŞOĞLU
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist