Bilge baykuş, alık balık, sanan insan
“Karasu’nun KB’de yaptığına salt ‘hikâye etmek’ de diyemeyiz, ‘fikir bildirmek’ de. Büfenin önünde çekilmiş olan fotoğrafa ve Lascaux’daki resimlere bakan, oralardaki yaşam dünyalarını algılamaya çalışan anlatıcı için benzersiz, yepyeni bir dil yapıyor. Onun kendi anlamlandırma sürecine de yer veriyor. Üç sesli, tek dilde söylenen bir metin bu.”
Kolaj: Lascaux Mağarasındaki resimlerden biri, Kısmet Büfesi'nin ilk baskısının kapağından (Aydın Ülken) desen (ayrıntı).
Bir gün Bilge Bey bana “Okuyacağım yazı beni bulur” dedi. Toy bir yazar adayıydım. “Yeni yazarları okuyor musunuz?” diye sormuştum.
Cevabını anlamadım ama “Nasıl yani?” diye sormadım. Safdilliği hoş görürdü görmesine ama şimdi beni düşünmeye davet etmişti, “Daha da anlat” diye üstelesem, onu tembellik sayacaktı.
“Okuyacağım yazı beni bulur.”
Onu zihnime sıkıca kaydettim.
Geçenlerde Kısmet Büfesi (KB) beni buldu. Buluştuk. “Yazının okuru bulması”, okurun yazıyı –bilerek, bilmeden– aramasını, yazıyla kurduğu ilişkiyi, daha önce buluştuğu yazılarla arasında geçmiş olanları da kapsıyor kanımca.
Bu sefer KB’yi üst üste birçok kez okudum; hem kitabın bütünüyle hem KB başlıklı metinle alışverişimiz daha sıkı oldu.
Bilge Karasu, Jean ve Gino’ya Aralık 1973’te yazdığı mektupta demiş ki, “Bir yontmataş ressamının günlük hayatının, küçük bir iş ve sıradan fikirler aracılığıyla üç modern kadını ‘izleyen’ öyküye karşı kuvvet oluşturduğu bir metin oluşturmakla meşgulüm. Mitlerden kurtulmak öyle kolay değil.”
Kitabın Metis Yayınları’ndan çıkan baskısının kapak resmine baktım. Fransa’daki Lascaux mağarasında bulunan duvar resimlerinden biriymiş. Ansiklopedik bilgiye ulaşmak kolay: Mağara 1940’ta tesadüfen keşfedilmiş; kabaca 17 bin yıllıkmış. İki milyon yıl kadar süren Yontma Taş Devri’nin (Paleolitik Çağ’ın) bize en yakın binyılları.
Dünya üzerinde, Homo cinsinin Sapiens türü 200-250 bin yıldır mevcut. Üst Paleolitik Çağ’da yaşayanlar da bizim gibi Sapiens. Arkaik insan türleriyle aramızdaki sınırı oluşturduklarından, onlara ‘ilk modern insanlar’ da deniyor. Demek Lascaux’da yaşayanlar bu ilk modernlerden. Anatomik yapı bakımından bugünkü Homo Sapiens’le, bizimle benzeşiyorlar. Arkaik türlere kıyasla kemikleri daha hafif, kafatası yapıları daha yuvarlak, beyinleri daha büyük. Gelişim süreçleri önceki türlerden çok bugünkü insanınkine yakın. Antropologlar diyor ki, beyin anatomileri de bizimki gibi olsa gerek. Beyin kabuklarının kalınlığı, kabuk katmanlarının yapısı, beyinlerindeki bağlantısallığın gelişkinlik derecesi… Dolayısıyla zihinlerinin işleyişi, düşünme biçimleri, yapıp ettikleri de. Bunlara da ‘davranışsal modernlik’ demişler: Kendilerini ifade edişlerinde, kişiler arası ilişkilerinde, grup dinamiklerini biçimlendiren örüntülerde bugünkü insanla birçok ortaklıkları bulunabilir. “Altta yatan” yapılar. Sanatla ifade etme biçimleri için de öyle. Gerek resme dökme / resmederek anlama eğiliminde, gerekse resimlerin gösterdiğinde bugünküyle ortak yapılar aramaya değer.
Karasu’nun KB’de,[1] kitaba adını veren metinde anlattığı/okuduğu iki topluluk arasında görebildiğim ortak yapıları, benzer örüntüleri anlatmayı istiyorum, fakat onun yazısının içeriğini, dilinden ayrı düşünmek zor.
Özgün iki niteliğinden birine zaman-aşırılık diyeceğim, diğerine çokseslilik.
Kısmet Büfesi, Karasu’nun ‘hikâye uydurarak’ yazdığı, ‘yapıntı’ da dediği metinlerden. ‘Öykü’, hikâye’, ‘roman’ adlarını kullanmaz. Neden? Kanımca yazdıklarının çoğu çizgisel olarak ilerleyen, hikâyeyi anlatan kişinin aşikâr olduğu metinlerden ziyade, (i) zamanın hep ileriye doğru akmadığı, daha çok bir ileri bir geri gittiği, (ii) anlatıcının tek olmadığı, sabit kalmadığı, üstelik bazen birden çok anlatımın/sesin üst üste bindiği metinler de, ondan. (Anlatan Bilge’nin sözü olduğunu bildiğimiz denemeleri/makaleleri dışta tutuyorum.)
Anlatılan iki topluluğun arasında zaman-aşırı benzerlikler seçiliyor; insan ilişkilerinde ve topluluk yapılarında birçok ortaklık var demiştim. Ama önce, KB’deki çokseslilik.
Tek dilde, çok sesli bir metin
Kısmet Büfesi’nin başat bir niteliği bu. Karasu dönüşümlü olan iki anlatıyı ve anlatıcının araya giren sesini biniştirerek okumamızı açıkça istiyor neredeyse. Üçüncü ses anlatıcınınki. Kendi okuma anlama sürecini söylüyor. Metin boyunca hiç sekmeden sıra geliyor o sese; üç anlatımı neredeyse “tek şeride kaydedilmiş” gibi birlikte dinliyoruz.
Kadınların pastanede söyleştikleri bölümde anlatıcı cesur bir hamle yapıyor: Geri çekilip konuşan üç kadının sesini biniştirmeyi deniyor; üç ses topluluğunu birlikte konuşturuyor. Sözler portedeki gibi, “musiki yazısı gibi” yazılı. “Dikey adımlarla yatay doğrultuda ilerleyen bir okuma…” Birinci ses üç kadının ağzından birbirinin ardı sıra çıkan sözler; ikinci ses Hikmet Hanım’la Şefika’nın söylemek isteyip de söylemedikleri. Üçüncü, Ferdane Hanım’ın içinden geçirdikleri; anlatıcının, Ferdane bunları söze dökecek olsaydı nasıl söylerdi diye tahmin ettikleri.
Kişilerin düşündüklerini, söylediklerini ayırmış anlatıcı; eslerle seslerin zamanlamasını belirtmiş: “Aynı temele dayanan, dikey adımlarla ilerleyen yatay bir anlatı.” İşte, bazen diyorum ki, Bilge Karasu’nun yapıntılarını, metinlerini yazdıkları diye de düşünebilirim, besteledikleri diye de.
Kısmet Büfesi’nin bütünündeki üç anlatımı da, tıpkı bu kısa parçadaki musiki yazısı gibi olan bölümdeki gibi, aynı anda tınlayan üç ses olarak işitebilir miyiz? İkisi benzer izlekler içeren anlatılar, biri bunları anlatanın kendi okuma/anlama süreci. Anlatıcı, resimde/fotoğrafta gördüğünü/okuduğunu önce anlamlandırıp sonra da anladığı neyse onu bildiriyor değil. Daha ziyade, düşüncesini ifade ederek tamama erdiriyor. Bilge Karasu’nun KB’nin anlatıcısı için “yaptığı” bir dil var. Merleau-Ponty’nin deyişiyle, ‘konuşulan dil’ (langue parlée, spoken language) değil, ‘konuşan dil’ (langue partlante, speaking language).
Gündelik, konuşulan dil değil, onun yetmediği yerde ihtiyaç duyulan, yaratılmış ve konuşan, kendisi konuşan bir dil.
Karasu’nun KB’de yaptığına salt ‘hikâye etmek’ de diyemeyiz, ‘fikir bildirmek’ de. Büfenin önünde çekilmiş olan fotoğrafa ve Lascaux’daki resimlere bakan, oralardaki yaşam dünyalarını algılamaya çalışan anlatıcı için benzersiz, yepyeni bir dil yapıyor. Onun kendi anlamlandırma sürecine de yer veriyor. Üç sesli, tek dilde –dahası, biricik, ferdane bir dilde– söylenen bir metin bu.
İki anlatıdaki zaman-aşırı, ortak yapılar
Çağlarını belli eden içeriği dikkate almasak, iki anlatıyı dünyaları arasında binlerce yıl yokmuş gibi okuyabiliriz. Yiyeceğin kaynağına bakmasak mesela, veya mesleklerin, mevkilerin, mevsimlerin adlarına… Kişilerin sanılarının, vargılarının, kurdukları nedensellik ilişkilerinin içeriğini değil, sadece önermelerin sağlam olup olmadıklarını (akıl yürütme biçimlerini) düşünsek…
Başavcı’yla Tevfik Bey’in işleri, evin/mağaranın dışında; sorumlu oldukları sadece kendi çoluk çocukları değil, büyük topluluk. Mağaradaki kadınlar, toplayıp pişirenler, Ferdane Hanım ile gündelikçileri gibi, “ev” düzeninden sorumlu. Ne yeneceği, eldekiyle ne pişirilip yedirileceği kararı, evdeki/mağaradaki adamları, çocukları, hastaları doyurma işi onların.
Koşan bir atın yelesinin duranınkinden farklı resmedilmesi gerektiğini bilen/gören çırağın adı MorYeleliAt. Diğer anlatıda ise, Hikmet Hanım, Şefika’nın aklından geçeni merak ederken, içinden diyor ki “… resmini yaparsam bir gün, anlamağa çalışırım ya, ne zamandır, portre çalışmıyorum”. Resmin, resmetmenin çağ-aşırı bir niteliği bu: Sanatçının anlam verişiyle ifade edişi sıralı değil, iç içe. Merleau-Ponty’nin “ifade etmenin paradoksu” dediği. Düşünceyle ifadenin binişikliği. Önce bakmak, algılamak, sonra da algıladığı/yaşantısı ne ise onu resmetmek değil; gördüğünü resmederek anlamlandırmak. Sesle, sözle anlatmada da böyle bu: İfade düşünceyi/yaşantıyı iletiyor değil, tamamına erdiriyor. Karasu’nun “yapıntı”larının içeriğiyle üslubunu ayrı düşünemeyişimiz bundan kanımca: Metinleri kişilerden, olup bitenden ibaret değil; onun “yaptığı” konuşan dili, kendisi konuşan dili, işte bundan ötürü, ifade ettiklerinden (kişilerden, olanlardan) ayrı ele alamıyoruz. Konuşan dil yapıntıyı iletme gereci değil, yapıntının kendisine içkin.
Yontmataş ressamı, Şefika gibi şefkatli. Dahası, ortak bir nitelikleri var; evlatlara/çıraklara şefkat gösterebilmenin –galiba çağ-aşırı olan– ön koşulu: Kendini gözetmeyi bilmek, bundan geri durmamak, içine sindirmek. Şefika sıcak yaz günü büfeden aldığı armut suyunu hemen orada, kana kana içiyor, sonra evde hasta yatan kızına koşup ona yemek pişiriyor, ödevini okuyup düzeltiyor. Ressam, çırağının geleceğini, nerede rahat çalışabileceklerini kendisininkiyle birlikte düşünüyor; ne yapacaklarına uzun uzun kafa yorarken, çırağıyla birlikte kendisini de gözetiyor. MorYeleliAt’a lazım o; çırağını bir süre daha eğitecek, ısıtacak, uyutacak. Sağlam kalması için kendi tokluğunu, rahatını gözetmesi şart.
Ferdane Hanım başkaları hakkında akıl yürütürken zihnindeki kategorilerden yola çıkıyor; çok geniş olanlardan hem de. Uygun saydığıyla uygunsuz olanı, kınadığını ayırırken mesela, her bir kişinin kendi dünyasıyla, kendi geçmişiyle ferdane (biricik, tek) olduğunu hesaba katmıyor. Zihninde bütün omurgalıları kapsayacak kadar büyük bir kategori bile var; türdeşi olmayan canlılara bakışını dahi, kendisindeki genel ‘insan’ fikrinden atfettiği özellikler belirliyor. Balığa atfettikleri insandan, hatta kendi biricik dünyasından. Dili yok diye onu gariban görmesi, duyarlılık gösterme çabasından ibaret değil; balığa içtenlikle acıyor. Onun hiçbir zaman kendisinden bildiği, öğrendiği gibi bir anlatma, anlaşma ihtiyacı duymamış olma olasılığını aklından geçirmiyor. Balığın “gördüğünün” güzelliğine imreniyor, çünkü suyun en derinindeki dünyanın, mercanların, kendisinde huşu uyandıracak kadar güzel olan görsel imgelerin, balığın gözünden sinir sistemine gidenle, giden her ne ise onunla aynı olduğunu farz ediyor.
Arkadaşını baykuşa benzetişinde çağımızın inanışlarının izi var. Baykuşun derinlik algısına sahip olduğu bilinir; tek düzlemde iki gözü olduğundan. Ne var ki, gözünün önündekini, yakınındakini iyi göremez. İnsanlar bu iki nitelikten sadece birini, kendi görebildiklerini dikkate aldıklarından belki de, ona bilgelik, zenginlik atfedegelmişler. Hikmet’in Ferdane’ye baykuşu çağrıştırmasında o baykuş mitlerinin etkisi olmasın? Hikmet Hanım, Yontma Taş Çağı resimlerine, onları yapanların dünyasını, yaşantısını dikkate alarak bakmayı biliyor, “Bunlara sanat demek ne kadar doğru?” diye sormuyor; dünyaya bakışı daha derin olsa gerek. Belki konuştuğu kişiyi anlama çabası da yoğun; gözünün içine bakıyor. Onda bir hikmet var, ötekilerin hissettiği, bizim hissettiğimiz.
“Baykuş gibi bakıyor” diyecekken önce dili sürçüyor Ferdane Hanım’ın; “Baykuşa bakar gibi” diyor. Pek az kişinin sorguladığı, yaygın bir inanışımız daha: “Algı yaşantısı”nı “herkesçe paylaşılan, tek bir nesne algısı”yla bir tutmak. Oysa Hikmet’in gözleri, evet, tek bir nesnedir, ama onların algılanışı, algılayan kişiye özgüdür. Algıdan değil, Ferdane’nin algısından söz edebiliriz. Onun ferdane, biricik olan algısından. Dahası, özneler arasındaki algı yaşantıları tek yönlü değildir. Ferdane’nin Hikmet algısı bu iki öznenin arasındaki yaşantılara sıkı sıkıya bağlıdır. Bakan ile bakılanın arasına, bu ikisinin birbirlerine ilişkin öznel yaşantıları girer; öznellikler arasında olup biten, bakan ile bakılanın arasındaki sınırı bulanıklaştırır. “Baykuşa bakar gibi bakıyor”: Beni baykuşa benzetiyor. Yoksa şu mu? Bana bakışı, baykuşunkine benziyor. Ya da belki, “iki baykuş gibi bakışıyoruz – dip dibe durmuş, birbirimizin gözünün içine…” İki baykuş gibiyseler, yakın mesafeden birbirlerini iyi göremiyorlar demektir: Belki de birbirlerini pek iyi tanıyamıyorlar.
Başavcı yıkımı anlamaya çalışırken aklına duvar resimleri geliyor. Fakat kararsız: Toprağın hışmını bunlar mı uyandırdı? Yoksa depremden kurtulanlar canlarını resimlere mi borçlu? Şefika’nın eline gelen yumru: Dokununca duyulur oluşunu acımasızca verilmiş bir buyruğa mı benzetelim (hazırlan!), yoksa iyicil bir uyarıya mı (yaşamın değerli, unutma!)? İçimizdeki ölüm tohumunun bedende baş vermesi mi bu, “Büyümeye başlıyorum, sen de haydi artık…” demek için, yoksa bize “o tohumu –en azından bir süreliğine– ezdir” mi diyor; “Onu bir an evvel sustur ki, hemen ölmeyesin”.
İki anlatıdaki kişilerin ilişki ağları, dünya algıları, akıl yürütme biçimleri arasında fark göremiyoruz. Bildiklerine inandıklarından, vakıa saydıklarından yola çıkarak ulaştıkları vargılar. Sanılar.
Merak ettim, Karasu bütün metni dikey biçimde, üç kanatta yazmayı aklından geçirdi mi acaba? Belki düşündü, sonra okumayı güçleştirebilir, tadını kaçıracak kadar karmaşık olabilir diye vazgeçti.
‘Gündelik dil’ denenle, ‘konuşulan dil’ ile yazmamış olması nedendir? ‘Kendisi konuşan’ bir dil “yapması” niçin gerekliydi?
Bilge Bey’i nasıl bildiğimi, bendeki Bilge Bey’i anlatacak olsam, aklıma ilk gelen yabancılığı olur. Bir vakıa olan yabancılığı, gündelik dilde kolayca aktarılagelmiş, birçok bakımdan azınlık olması anlamındaki yabancılığı değil kastettiğim. Algıladığı dünyaya, kendisini içine fırlatılmış, içine dalık bulduğu dünyaya nadiren gündelik, doğal bakışla, çoğu zaman ise hayretle bakan biri olması. Onu ilk okuduğum zaman aşinalığın ve yanılgıların yazarı diye düşünmüştüm. Çünkü yabancı olan aşinalık arar. Bu arayış yanılgıya zemin hazırlar, hata da yaptırır ama, aklı yeten ‘yabancılar’ yanılmaya yatkın olduklarını bilirler, vargılarından şüphe etmeyi öğrenirler.
İşte burada Merleau-Ponty ile birlikte Heidegger’e ihtiyacım var: Karasu’nun dünyasındaki birçok nesne, birçok kavram, Heidegger’in deyişiyle onun ‘eline-amade’ değildir. Onun için ‘ele-amade’ (Zuhanden, ready-to-hand) değildir, ‘elde-mevcut’tur (Vorhanden, present-at-hand): Yadırgar, daha uzun bakar, vargıya daha geç ulaşır, daha çok görür, zamanla daha çok bilir, derinlemesine anlar. Doğal bakışın çoğu zaman mümkün kıldığı huzurdan yoksundur. ‘Dünyaya ait, dünyaya dalık olmak’, ‘yaşayıp gitmek’ deyince aklımıza gelen rehavetten, pürüzsüzlükten yoksundur. Heidegger’in sevdiği örnekten esinle: Çiviyi, çekici, ahşabı incelemek, geri çekilip bakmak değil, dolabı yapıvermek, sonra da kitaplarını güzelce yerleştirmek.
Bir yandan yadırgayan, bir yandan da büyülenen, hayran olan, korkan, merak eden, bütün bunları ifade etmek isteyen kişiye gündelik dil, Merleau-Ponty’nin ‘konuşulan dil’ (langue parlée, spoken language) dediği yetmez olur. Bundan ötürü, ‘kendisi-konuşan bir dil’e (langue partlante, speaking language) ihtiyaç duymuştur. Onu ustalıkla oluşturduğunu zaten görüyoruz da, KB’nin Karasu’yu bu bakımdan anlatmaya böyle elverişli olduğunu ben yeni fark ettim. Bana metinlerini besteler gibi gelir; KB bunun daha açık bir örneği. Kendisi, diyorum, belki de onca zengin Türkçesiyle bile tam istediği gibi anlattığını hissetmiyordu. Resimden yola çıkmak, çok sesli bir metin bestelemek, KB’yi yapmanın, KB’de konuşan dili bulmanın en uygun yoluydu.
[1] Buradan itibaren KB kısaltması sadece aynı adlı kitaptaki “Kısmet Büfesi” başlıklı metne karşılık geliyor.
Önceki Yazı
‘Bir picama lastiği’nin ucunda…
“Kılavuz’u biraz Bilge Karasu’nun ‘vasiyet’i olarak okuma eğilimindeyim. Son romanı, son ‘romans’ı da aynı zamanda.”
Sonraki Yazı
“Hepimiz deniyoruz”:
Bilge Karasu’nun yazma kuramı
“Yazar yazmak için uğraşmışsa, okur da okumak için uğraşacaktır. Karasu, yazdıklarının 'okunmaz' tarafının farkındaydı, ama bunun yazmanın ta kendisi olduğunun da. Okur her zaman yazıya eklemlenen ve yazıyla dönüştürendir, ama bunun için ilk olarak yazarın dönüşmesi gerekir.”