• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Amerikan liberalizmi ne kadar liberal?

“Hahn’ın kitabının önemi, Amerika’da ‘liberal olmayan siyasal geleneği’ ana akım siyaset eksenine yerleştirmesi.”

William Henry Brooke (1772-1860), New Orleans'ta açık artırmayla köle satışı (solda). Qanon Shaman lakabıyla bilinen Jacob Chansley, 6 Ocak 2021'de Amerikan Senatosuna Trump destekçilerinin yaptığı baskın sırasında;  (sağda).

NURAY MERT

@e-posta

ELEŞTİRİ

2 Ocak 2025

PAYLAŞ

Her yıl olduğu gibi bu yıl da kararsız kaldım, bu yıl da okuma fırsatı bulduğum çok iyi kitaplar yayınlandı. Tabii, okuma önceliğim olan yakın tarih üzerine yayınlanan kitaplardan söz ediyorum. Önce Alman gazeteci Harald Jähner’in Weimar dönemine ilişkin kitabını (Vertigo: The Rise and Fall of Weimar Germany 1918-1933) düşündüm. Batı demokrasilerinin durumunun 1930’ları çağrıştırdığı ileri sürülen son yılları açısından iyi bir seçim olabilirdi. Aslında Almancası bir yıl önce yayınlanmış; bu yıl İngilizce çevirisi çıktı. Ama çok daha önemli olan, Amerikalı akademisyen tarihçi Steven Hahn’ın Illiberal America: A History’sine karar verdim.

Malum, ABD başkanlık seçimi tartışmasıyla geçen bir yılın sonunda Trump’ın seçim başarısı üzerine, ‘demokrasilerin çöküşü’, ‘popülizm’ ve münhasıran ‘Amerikan liberal demokrasisinin krizi’ tartışmaları alevlendi. Hahn’ın kitabının bu tartışma açısından da çok önemli olduğunu düşündüm. O nedenle en kısa zamanda Türkçeye çevrilmesini şiddetle tavsiye ediyorum.

Dünyanın her yerinde yükselen popülizm ve otoriter siyasetler ve bu çerçevede demokrasilerin zayıflaması konusu özellikle son on yıldır en çok tartışılan konular oldu. Amerika’da 2016 yılında Trump’ın ilk seçim başarısı bu ülkede tartışmayı Trump odaklı hale getirmişti. Aslında otoriter siyasetlerin otoriter liderlerin kişiliğine odaklı şekilde açıklanmaya çalışılması düşünsel ve siyasal açıdan son derece sorunlu bir yaklaşımdır. Düşünsel açıdan bu tür liderlerin toplum tarafından neden itibar gördüğü sorusunu gölgeler; siyasal açıdan ise bu noktadaki körlük otoriter liderlerin popülerleşmesini pekiştirir. Amerika’da da böyle oldu. Trump’ın popülerleşmesinin nedenlerine odaklanmak yerine, şahsının şeytanlaştırılmasından medet umuldu. Bir adım ötesinde, Trump’ı destekleyenler ırkçı, cahil, aşırılıkçı olarak küçümsendi. Diğer taraftan, siyaseti yargı üzerinden şekillendirme çabası öne çıktı. Sonuçta Trump daha da güçlenerek bir kez daha seçim kazanmış oldu. Amerikan Demokratlarının çoğunun hâlâ aklı başına gelmiş değil, sonuca şaşırıp ağıt yakmakla meşguller. Diğer bazıları aşikâr gerçekleri yeni keşfediyor görünüyorlar.

Steven Hahn’ın kitabı bu tartışmaya çok daha genel bir çerçevede çok önemli bir boyut katıyor. Her şeyden önce, Amerika’da liberal demokrasinin norm olarak kabul edilmesini sorguluyor.Diğer bir deyişle, Amerika’da liberal demokrasiye aykırı tecrübelerin bu normdan sapma olarakgörülmesine itiraz ediyor. Ben aslında ABD ile birlikte ‘Batı dünyası’ dediğimiz Batı Avrupa için de aynı sorgulamanın yapılması gerektiğini düşünenlerdenim. Bir ay önce yayınlanan Yeni Karanlık Yüzyıl/Bitmeyen Savaş başlıklı kitabımda bu bakış açısına paralellikler olduğu için Hahn’ın kitabını büyük bir heyecanla karşıladım.

Hahn liberal demokrasinin norm olarak kabul edilmesine itiraz ederken ABD’ye odaklanıyor, ancak yaklaşımını daha geniş bir çerçeveye taşımak mümkün ve önemli. Hahn öncelikle ABD’de ‘liberal geleneğin’ diğer gelenekler gibi icat edilmiş bir kurgu olduğunu hatırlatıyor. Bu kurgunun İkinci Dünya Savaşı sonrası icat edildiğine işaret ediyor. Aslında Amerika’nın liberal demokrasinin vatanı olarak ‘biricikliği’ fikrinin temelinde de Batı Avrupa’nın aksine, feodal geleneğe sahip olmayan bir ülke olması iddiası vardır; aynı çerçevede ABD’nin kolonyalist bir geçmişi olmadığı vurgulanır. Hahn bu iddiayı da sorgulayarak Amerikan demokrasisinin demokratik olmayan köklerini ve öncelikle kölecilikle ırkçılığı hatırlatıyor. Dahası, ABD için geçerli olan ‘kolonyalist olmayan emperyalizm’ ve ‘Amerikan imparatorluğu’ gerçeğinin altını çiziyor.

Amerika’ya dair bu hususlar kuşkusuz ilk kez dile getiriliyor değil, hatta eleştirel düşünce çerçevesinde çokça dile getirilmiş gerçekler. Özellikle ırkçılık konusu halen tartışılıyor. Yine de 1964 gibi geç bir tarihe kadar ırk ayrımcılığının resmen geçerli olduğu bir ülkeden söz ettiğimizi yeterince hatırlamıyoruz. Dahası, 20. yüzyılın ortalarına doğru, İkinci Dünya Savaşı esnasında siyahların ayrı birlikler halinde savaşmış olduğu çarpıcı gerçeği sıklıkla unutuluyor. Ancak asıl önemlisi, ırkçılık konusunun ‘aşırı sağ siyaset’ sınırları içinde tartışılması. Hahn’ın kitabının önemi, Amerika’da ‘liberal olmayan siyasal geleneği’ ana akım siyaset eksenine yerleştirmesi.

Hahn, Amerikan demokrasisinin inşa sürecini, kurucu önderlerin vazettiği soyut ilkelerden ziyade, bu ilkelerin dönemlerinde ne anlam taşıdığını ve siyasete nasıl tercüme edildiğini hatırlatarak gözden geçirmeyi öneriyor. Eşit oy hakkının yaygınlaşmasının nasıl aynı zamanda toplumsal güvenlik önlemlerinin sertleşmesi süreci olduğunu hatırlatıyor. Köleciliğin ilgasının ırkçılığı nasıl beslediğine işaret ediyor. Bu çerçevede ‘ırksal önyargının’ köleciliği yasaklayan eyaletlerde daha güçlü olduğunu gözleyen Tocqueville’e gönderme yapıyor. (s. 137) Diğer taraftan, 20. yüzyılın başlarında Amerika’da siyahlara karşı ayrımcılığın ötesinde Katolik ve Yahudi karşıtlığının güçlü akımlar olmasına işaret ediyor. Hatta ABD’nin Almanya ve İtalya’da yükselen faşizme örnek teşkil edecek bir tablo oluşturduğunu hatırlatıyor. (s. 214-215) Hitler’in Amerikan aryanizminden çok şey öğrendiğine işaret ediyor. (s. 327) Diğer taraftan, adı ırkçılıkla özdeşleşmiş Klu Klux Klan’ın 1920’lerden itibaren ‘komünizm tehlikesi ile mücadele’ rolünü hatırlatıyor. (s. 233) Daha sonra Soğuk Savaş döneminin siyaset tablosunun benzer çizgide devam etmiş olduğunu vurguluyor.

Kısacası, Amerikan tarihini okurken, İkinci Dünya Savaşı sonrası liberal Batı tarihçiliğinin ‘aşırı sağ siyaset’lere atfederek yükünden sıyrıldığı liberal olmayan (illiberal) geçmişi ve/veya gerçeğini geri çağırıyor. En önemlisi, Hahn’ın bu tarih okumasını bugünün siyasal gelişmeleri ve tartışmaları çerçevesinde taşımak üzere yapmış olması. Böylece, geçmişte olduğu gibi bugün de liberal demokrasi adına izlenen illiberal siyasetlerin Amerikan demokrasisini nasıl belirlediğine işaret ediyor. Neoliberalizmle otoriter siyasetler arasında görmezden gelinen güçlü bağa da... (s. 311)

Benim için Hahn’ın kitabının en önemli bölümü, ilerici siyasetlerle özdeşleştirilen altmışlı yılların farklı bir okumasını yaptığı “Öteki Altmışlar” başlıklı bölüm oldu. Amerikan demokrasisinin ırkçılık kamburu ve dış siyasette emperyalist siyasetleri üzerine yazılmış çok şey var. Aynı şey seksenli yıllarda yükselen yeni muhafazakârlık ve sonrasında küresel neoliberalizmin doğurduğu toplumsal eşitsizlikler için de geçerli. Özellikle son başkanlık seçiminde Trump’a verilen destek dolayısıyla toplumsal eşitsizliğin sonuçları popüler bir konu haline geldi. Diğer taraftan, son zamanlarda ve özellikle seçim sonrası, Amerikan demokrat veya liberallerinin ‘woke’ denen politik doğruculuk ve kimlik siyasetlerine odaklanması ciddi bir eleştiri konusu haline geldi. Ancak Amerika için sol sayılan Demokrat Parti’yi bugüne taşıyan süreç yeterince irdelenmedi. Hahn’ın altmışlı yıllar okuması bu açıdan önemli. Zira Hahn altmışlı yıllarda özellikle öğrenci hareketleri çerçevesinde yükselen özgürlükçü havanın ötesindeki tabloya işaret ediyor. Bireysel özgürlükler vurgusu ile Soğuk Savaş döneminin illiberal ‘komünizmle mücadele’ siyasetlerinin birlikte yürüdüğüne işaret ediyor. Bu dönemde söz konusu olanın siyasal liberalizmden ziyade liberteryenizm olduğunu ima ediyor. Ben Hahn’ın ABD için söylediklerinin Batı Avrupa’nın altmışlı yılları için de geçerli olduğunu düşünenlerdenim. Özgürlükçü bir rüzgâr olarak tanımlanan ‘68 olaylarını bu çerçevede tartışan yok değil, ancak ilerici, sol, liberal siyasetlerin bugün içinde bulunduğu darboğazın kökenleri arasında, altmışlarda toplumculuğun yerini liberteryenizmin almış olması yeterince tartışılan bir konu olmadı.

1960'ların ünlü anti-komünist propaganda filmi Red Report.

Oysa ilerici, sol siyasetlerle neoliberalizmin doksanlı yıllarda iyice belirginleşen buluşması, ekonomik liberalizmle liberteryenizmin örtüşmesi çerçevesinde gelişmişti. Muhafazakâr siyasetlerle liberal/demokrat siyasetlerin çatışma ekseninin giderek daha büyük oranda kültürel savaşlar eksenine oturması ancak bu çerçevede daha iyi anlaşılabilir.

Hahn, ‘Trump’ın başkanlığının ve sağ illiberalizmin yükselişinin liberal demokratik normlardan ani bir kopuş değil, bir sürecin sonucu’ olduğunu tespit ediyor. Özellikle son üç çeyrek yüzyılda sol ve merkez sol partilerin neoliberalizmin ve muhafazakârlığın şekillendirdiği dünyayı kabullerinin Trump’a giden engelleri ortadan kaldırdığını ileri sürüyor. (s. 343) ABD ve Britanya’da neoliberalizmin yükselişi zaten muhafazakâr partiler eliyle güçlenmişti. Bu çerçevede asıl önemli gelişme, bırakın Amerikan Demokratlarını ve doksanlı yılların İngiliz İşçi Partisi’ni, daha genel planda ‘ilerici siyasetlerin’ neoliberalizmle sorunu olmayan bir noktaya savrulması veya Nancy Fraser’ın tabiriyle ‘ilerici neoliberalizm’ olgusu oldu.

Hahn kitabını bitirirken şuna işaret ediyor: Demokratik haklar kurucu babaların ve onların seçkin mirasçılarının değil, sistemin dışladığı sıradan insanların mücadelesinin ürünüdür. Trump seçim kazandı diye karalar bağlayan Amerikan liberallerinin aksine, tarihin toplumsal mücadelelerin bitmediği bir süreç olduğunu hatırlatıyor. Sonuçta bu kitabın önümüzdeki yıllarda siyasal düşünce ve tartışma alanına damgasını vurmaya devam edecek olan demokrasi ve otoriter rejimler konusuna büyük bir katkı olduğunu düşünüyorum.

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • Illiberal America: A History
  • liberalizm
  • neoliberalizm
  • Steven Hahn

Önceki Yazı

DENEME

Cennette gibiyiz…

“Cennette Gibiyim, tanıdığımız yazarın sesini sürdüren bir kitap ancak ele aldığı mesele nedeniyle sanırım en sert Sibel K. Türker kitabı. İster istemez öfkenin ve şiddetin dilini bağırmadan da olsa duyuruyor bize.”

SIRMA KÖKSAL

Sonraki Yazı

HER ŞEY

Balkabağı çorbası ve bileşik kaplar kanunu

“Alpaslan’ın dili son derece sade. Ancak bir o kadar güçlü imgeleriyle bu sadelik bana Japon edebiyatını ya da Richard Brautigan’ın kitaplarını anımsatıyor.”

SONA ERTEKİN
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist