Balkabağı çorbası ve bileşik kaplar kanunu
“Alpaslan’ın dili son derece sade. Ancak bir o kadar güçlü imgeleriyle bu sadelik bana Japon edebiyatını ya da Richard Brautigan’ın kitaplarını anımsatıyor.”
Zeynep Alpaslan
Zeynep Alpaslan ülkemiz edebiyatının yalnız savaşçılarından, kendine has bir dil ve dünya yaratmış, dışarıda ya da yayıncılık dünyasında olup biten ya da bir türlü olamayan her şeye “rağmen” yazan, üreten, üretmeden duramayan bir yazar. Aynı zamanda karikatür ve müzik gibi alanlarda da üretim yapan çok yönlü bir sanatçı ve Tiyatro Fantastiko adlı bağımsız, onlineyayınevinin de kurucusu. Üstelik müzik yazarı şapkasıyla çocuklara “Rock Müzik” atölyeleri düzenleyerek onları ana akım pop batağından kurtaran ululardan ulu bir kahraman. Öyle ki, siz “Çok meşgulüm, hiçbir şeye vakit kalmıyor” diye ağlayıp kanepenizde telefonunuzu karıştırırken meziyetler anlamında şapka koleksiyoncusu Zeynep Alpaslan kutsal tavşan deliğinde mutlaka bir bela peşindedir. Bela derken tarçınlı, ballı, balkabaklı şeylerden bahsediyorum elbette. Kediler, hatta tüm canlılar, turplar ve diğer kök sebzeler de buna dahil. Dünyanın en Japon çizgi filmi kokulu kitaplarını yazsa da, Zeynep Alpaslan bana göre belalı biridir. Çünkü cânım yurdumuzda kendin olmaktan vazgeçmemek ve sittin senedir edebiyatın onurlu ideallerine “yaslanan” bir piyasanın gerçeklerine rağmen inandığı gibi yazmak cesaret işidir. Tabii aynı zamanda dayanıklılık… Çünkü bir yazarın kendini ve yazınını inşa etmesi yıllar boyu süren çetin bir maceradır. Her gün o kayayı tekrar dağın tepesine taşıyıp “Eeeh, çok da umurumdaydı!” diyerek tekmeyi kendiniz koymanız gerekir.
Zeynep Alpaslan çok sayıda çocuk kitabına imza atmış bir yazar ki, çocukların onun kıymetini bildiğine şüphe yok. Çocukların kül yutmadığını hepimiz biliriz. Onlar yapmacık şeyleri, “inception” tarzı didaktik tohumlamaları hiç sevmezler. Zaten bir çocuk kitabı yazarı olarak Zeynep Alpaslan’ı ayrıksı kılan en belirgin niteliklerinden biri de çocukların zekâsına ya da duygusal derinliğine hakaret etmemesi. Çocuk sahibi olduktan sonra her hafta mecburi gidilen 4-8 yaş doğum günü partilerinde adeta toplu bir beyin ölümü ritüeli gerçekleştiren ve evladına adanmışlığı kendi kimliğini yok etmekle bir tutan velilerin aksine, çocuklar –gezegenimizdeki tüm tecrübesizliklerine rağmen– sezgileri kuvvetli, algıları açık, duygusal yelpazeleri en az yetişkinler kadar hüznü, acıyı ve melankoliyi de kapsayabilen varlıklardır. Dolayısıyla çevreci tavşanlar ve iyilik dersleriyle onları ancak sıkıntıdan öldürebilirsiniz.
Oysa Zeynep Alpaslan kitaplarında çocuklara şekerleme kaplı, günahkâr düşüncelerden uzak kırılgan melekler değil, bütüncül varlıklar olarak yaklaşıyor. Bu da karanlık, melankolik, gotik temalarıyla ona ülkemiz çocuk edebiyatında farklı bir alan açıyor. Mezarlığa bakan bir evde yaşayan ve yanında hayalet kedisi Pandora ile en sevdiği kitap Kötülük Çiçekleri’ni okuyan Valentina, ördek desenli battaniyesine sarılıp korku filmleri izlemeye bayılan yalnız, duygusal ve orta halli Vampir Sivridiş bu anlamda tam da bizim ihtiyaç duyduğumuz, büyük bir boşluğu dolduran karakterler.
Gelelim yazımızın konusu olan ve bu yıl Doğan Kitap tarafından basılan Yüzme Dersleri’ne. Öncelikle Doğan Kitap’a Zeynep Alpaslan gibi bir yazarı biz okurlarla buluşturdukları için teşekkür ediyorum. Görüyoruz ki, ülkemizde edebiyat geleneği ve günümüz yayıncılığına yansıması bir fiziki harita, daha doğrusu bir akarsular haritası şeklinde gerçekleşiyor. Bu da köklü bir geleneğin açtığı su yollarının seneler boyunca derinleşip zenginleşmesi demek. Ama aynı zamanda belli kategorilerin belirginleşmesine paralel olarak edebiyatımızın belirli su yolları ve kategorilerle sınırlı kalmasına da yol açıyor. Oldum olası alt kültür ve yeraltı edebiyatı meraklısı bir okur olarak peşine düştüğüm türde üretimlerin haksızlığa uğradığını ve okurla kolayca buluşamadığını düşünürüm. Çünkü kimseye benzemeyen bir şey yazıyorsanız, kategorize edilemeyen bir yazarsanız, kolayca yapıştırılabilen etiketleriniz yoksa yayıncılık dünyası size kolay kolay fırsat vermez. Yeteneğiniz ve şansınız elverdi ve o fırsatı elde ettiniz diyelim, yine de kendinizi emanet hissedersiniz. Dolayısıyla Zeynep Alpaslan’ın bir çocuk kitapları yazarı olarak cevherinden faydalanmamak zaten imkânsız ama yetişkinler için yazdığı kitapların, bildiğimiz kategorilerin hiçbirine sığmayan üslubunun değerini bilmek meziyet ister. Yüzme Dersleri de yetişkin okura Alpaslan’ın bu benzersiz dünyasının kapılarını aralama fırsatı sunuyor.
Az önce Alpaslan’ın çocuk kitaplarında çocuklara “bebek” ya da “melek” muamelesi yapmayan, çocuğun içindeki olumsuz duygu ve düşüncelere yer açan bütüncül bir yaklaşım getirdiğinden bahsetmiştim. Başta Yüzme Dersleri olmak üzere Alpaslan’ın yetişkin kitapları da buna ayna tutacak şekilde yetişkinlerin karamsar ve sıkıcı dünyasına çocuksu, naif bir yaklaşım getiriyor. Ancak bu noktada içimizdeki çocuğu kucaklayalım, anneannemin terlikleri, çok elmaşekeri yedim, taş bebeklerim, misketlerim vardı, hayal gücüm on numaraydı, sonra yetişkin olduk çürüdük… şeklinde yetişkinin içindeki çocuğu da “infantilize” eden ya da çocukluğu “turistik” anlamda nostalji değerine dönüştüren bir tavırdan fersah fersah uzak olduğunun altını çizelim. İster yetişkin, ister çocuk, ister kadın, ister erkek olsun, “çocuksulaştırmak” bireyin gücünü elinden almak demektir. Yetişkinlerin yaşamının doğal bir parçası olan “küçük insanların” Ortaçağda belirginleşen “çocuk” kavramı altında işlendiğini ve başlı başına bir piyasaya dönüştürüldüğünü, dünyanın ezilerek kontrol altında tutulan azınlık toplulukları arasında kadınlar ve hayvanlarla birlikte çocukların da başı çektiğini hatırlayacak olursak konu daha da genişleyecektir ama şimdilik oralara girmeyelim ve kitabımıza dönelim.
Evet, Yüzme Dersleri çocuksu ve naif bir dili, masalsı bir havası olan bir kitap. Ancak her köşe başında bir “travmalara bakma durağı”nın bizi beklediği, sonsuza dek kabuklarımızı yolalım, hep geçmişteki birilerini suçlayalım ve iyileşmek yerine “kendimizle meşgul” bir hayat yaşayalım, hatta daha da kötüsü “hepimiz iyileşeceğiz, o kadar da yanlışız ki ve aslında mükemmel olabiliriz” kulübünün bir üyesi de değil. Ama kan bağı olsun olmasın “aile” yapılarının bileşik kaplar kanununa tabi olduğu bilincini bize yansıtan bir kitap. Meşhur ama yalnız ve izole bir hayat süren şair İris, yaratıcılığını evrenden saklandığı kabuğunda yaşıyor. Ancak hayata karışmadan, insanlara dokunmadan o yaratıcılığı sonsuza dek canlı tutamayacağını, “yalnızlığın” sürdürülebilir olmadığını bir noktada fark ediyor. Kabuğunu kırdığında aşkla buluşuyor ama aşkın beraberinde getirdiği pek çok risk var elbette. Aşkın romantize edilen, yaratılan, yüceltilen duygularla örülü dış kabuğunun ardında onu bekleyen tehlikeli sularda yüzmeyi öğrenmek zorunda kalıyor başkarakterimiz. Bu korkuların en başında gelen de “öteki içinde kaybolma”, yaratıcılığını ve kimliğini yitirme korkusu elbette. Bu da sınırları koruma konusunda sıkı dersler anlamına geliyor. Üstelik hızlıca evlendiği Deniz’in ergen kızı Zoe de hayatının orta yerine hızlı bir dalış yapıp denklemin parçası oluyor ki, hayata dair her şeyi almaya ve her şeyini vermeye cesaret eden biri için bile bu oldukça fazla! Edebiyatta boşanmış ve karışık aile denklemlerinin çeşitli varyasyonlarına en az birlik ve beraberlik kadar ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde Alpaslan bu denkleme muazzam bir gözlem kuvveti ve son derece adil bir mesafeyle yaklaşıyor. Her bir bileşeni kendi güçlü ve zayıf yanları, açmazlarıyla ele alırken bize büyük resmi gösteriyor. Yeniden evlenen bekâr baba Deniz, bu maceraya gönüllü atılan yeni eş İris, aile denklemine teklifsizce yeni bir bileşen eklenen anti-depresan tedavisindeki ergen Zoe ve en az onlar kadar, hatta hepsinden daha büyük rol oynayan “eski eş” Yağmur… Zira intihar eden herkes sonsuza dek başrol oynayacaktır. Kayıp bir eski eşi ya da sadece sıradan bir önceki sevgilinin hayaletini, yeni sevgilisini belli bir mesafede sonsuza dek endişe ve güvensizlik içinde bırakmak için kullanmaya ant içmiş, üçgenlere tapan tüm bencil âşıklara da ayrıca selam olsun!
Alpaslan’ın dili son derece sade ve kolay okunur nitelikte. Ancak bir o kadar güçlü imgeleriyle bu sadelik bana Japon edebiyatını ya da Richard Brautigan’ın başta Karpuz Şekerinde olmak üzere tüm kitaplarını anımsatıyor. Zaten tüm sanatsal üretimlerinde Beatnik’vari, kendin-yap tarzı gerilla tekniklerini kullanan ve bu anlamda yeraltıyla, karşı kültürle bağını her daim koruyan bir yazar Zeynep Alpaslan. Ve bu sadelik Alpaslan’ın diline son derece evrensel bir nitelik kazandırıyor ki, maalesef edebiyat dünyamızda çok da değer verilen bir meziyet değil. Bu da bana şunu düşündürüyor; Zeynep Alpaslan’ın kitaplarının üzerinde yazar adı olarak Ryuichi Sakamoto ya da Rachel Ross yazsa ülkemizde daha fazla okunurdu! Zira yerellik bizde artık bir saplantı, hatta bir batak haline gelmiş. “Sınıfsallık” bir bayrak olmuş ama üst-orta sınıf sınıftan sayılmıyor ve bu insanların, senin, benim, arkadaşının, komşunun, kardeşinin hikâyesini yazmak günah, çünkü içinde “sınıf” yok. E içinde nazar boncuğu, Mevlevihane, Türk kahvesi yoksa zaten yurtdışında da şansın yok, çünkü oryantalizme yaslanmamışsın! Utanmadan gidip sadece sevdiğin, bildiğin, seni yansıtan şeyleri yazmışsın!
Malumunuz, bizim tüm Yeşilçam komedi sıcaklığımıza rağmen edebiyatımızda öyle güler yüzlü, umutlu, neşeli şeyler de pek sevilmez. Edebiyatçı dediğin acı çekmekle kalmayacak, okura da acı çektirecek. Ağır olacak ki molla desinler. Hafiflik falan hoş görülmez. Ancak Alpaslan’ın Miyazaki renklerindeki dünyasına kanıp da bu “hafifliği” hor görecek varsa karşısında beni bulur, zira bu şeffaf, ışıltılı, renkli ve berrak hafiflik öyle herkesin yakalayabileceği bir şey değildir. Tüm bu naif görünümün ve sadeliğin, balkabağı çorbalarının, Beatles şarkılarının, sebzeli eriştelerin var olduğu dünya Alpaslan’ın edebiyatını mesken tutan terk edilmiş kasabaların ve boş sahillerin, hüzünlü şarkıların, insana dair tüm acı ve yoksunlukların dünyasıdır aynı zamanda. Deniz Sakindi adlı kitabında hayallerinin ve yaratıcılığının peşinden giderken kendinden daha güçlü ve bencil bir sanatçı egosunun peşinde sürüklenen müzisyen Söğüt, Tıpkı Benim Gibi’de kendi yarattığı vahşi ve özgür kurt karakteri Anika ile çılgın maceralara atılan tükenmiş yazar Mina, Yüzme Dersleri’nde kendi heykelleri uğruna kadınları bir örümcek gibi ağına çekip tüketen Deniz gibi karakterlere baktığımızda sanatsal yaratım, yaratım sancıları ve sanatçı egosu gibi temaların da Alpaslan’ın yazınında önemli bir yer tuttuğunu görüyoruz. Dolayısıyla ezber ve alışılmış anlamda “prestij dışı”, taze ve farklı bir anlatıma yelken açmak isteyen okurlar için zengin bir kaynak Zeynep Alpaslan. Kırılganlığın kendini görünür kılmasındaki muazzam cesareti cisimleştirmiş bir yazar. Tıpkı Yüzme Dersleri’nde boş kumsallara, ölüm, yas ve baygın kokulu çiçeklerin arasına kazıdığı gibi: “Ne kadar güçlü olursan ol, çocukluğun kadar kırılgansın aslında.”