• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Ağıt

“Bir süredir edebiyat konuştuğum arkadaşlarıma aile hikâyeleri okumaktan ne kadar sıkıldığımı söyleyip duruyorum. Peki nasıl oldu da bu kitaba böyle tutuldum, nasıl oldu da yazarın sözleri bende yankısını buldu?”

Kuzey İrlanda'nın Londonderry şehrinde "Kanlı Pazar"ın 50. yıl dönümü, 30 Ocak 2022. Fotoğraf: Reuters

MEHVEŞ BİNGÖLLÜ

@e-posta

DENEME

25 Eylül 2025

PAYLAŞ

1950’de, yalnızca kırk iki yaşındayken, ardında dev bir edebi miras bırakarak kendini öldüren Cesare Pavese, 3 Aralık 1938’de günlüğüne şöyle yazmış:

Cesare Pavese

Okurken aradığımız yeni düşünceler değil, kendi düşüncelerimizin basılı sayfada doğrulandığını görmektir. Bize çarpıcı gelen sözler, kendimize mal ettiğimiz –içinde yaşadığımız– bir evrende yankılar yapan sözlerdir. Bu titreşim içimizde yeni başlangıç noktaları bulmamıza yardım eder.

Her türlü zorlamanın boşuna olduğunu anlamak ne büyük şey! Kendimizi çiçek açmaya bırakmak, ona uymak, bir başkasıymış gibi elinden tutmak, sandığımızdan daha önemli olduğumuza güvenmek yeter bence.[1]

Bu iki paragrafta söylenenleri ilk söyleyen Pavese olamazmış gibi geliyor. Daha birkaç hafta önce, aklımda Pavese’nin bu yazdığı yokken, bir yazıda kendi elini tutmaktan ben bile bahsettim. İlk gençliğimden beri günlüğü kaç kere okuduğumu bilmiyorum; bu sözlerin bu okuyuşta beni böyle etkilemesinin sebebi alıntıdaki ilk paragrafta saklı galiba: Orada yazılı olanın ilk sağlamasını kendisiyle yaptım, ikincisiniyse günlükle aynı zamanlarda okuduğum Every One Still Here[2] ile.

Every One Still Here, Liadan Ní Chuinn’in yayımlanmış ilk eseri. Kitaptaki tanıtım metnine baktığımda yazarın kimliği hakkında verilen bilginin şundan ibaret olduğunu gördüm: Kuzey İrlandalı ve yirmi yedi yaşında. Bu kadar. Ben elbette biraz daha araştırdım Ní Chuinn’i; anlatayım: Yazarın kitabın üstünde gördüğümüz ve bu yazıda geçen ismi gerçek ismi değil. Kendisini non-binary olarak tanımladığı söyleniyor; kitaptaki tanıtım metninde de ondan söz edilirken cinsiyetsiz kişi zamiri olan they sözcüğü kullanılmış. Fakat ben cinsel kimliğine dair kendi ağzından çıkan bir ifadeye rastlamadım. İnternette fotoğrafı bulunmuyor. Verdiği çok az sayıdaki söyleşiyi yazılı vermiş. Söyleşilerinde kişisel hiçbir bilgi yok. Belli ki tamamen anonim kalmayı yeğlemiş yazar. (Bu tavrın sebebine dair tahminimi yazının sonuna bırakıyorum.)

Ní Chuinn’in kitabı altı öyküden oluşuyor. Hepsinde işçi sınıfından aileler içindeki ilişkilerin ve sırların, aile tarihçelerinin hikâyelerini okuyoruz. Anneleri tarafından sevilmediğini hisseden çocuklar; babalarını kaybetmiş evlatlar; kardeşler ve kuzenler arasındaki ilişkiler; amcalarla, büyükannelerle, sevgililerin aileleriyle kurulan bağlar; evlat edinme hikâyeleri; akla gelebilecek her türlü aile ilişkisi mevcut bu öykülerde. Bir süredir edebiyat konuştuğum arkadaşlarıma aile hikâyeleri okumaktan ne kadar sıkıldığımı söyleyip duruyorum. Peki nasıl oldu da bu kitaba böyle tutuldum, nasıl oldu da yazarın sözleri bende yankısını buldu?

Her şeyden önce, Ní Chuinn’in daha ilk öyküde en derin mutsuzlukların zamanı olan çocukluğu okurun önüne serme biçimi insanı kitabın içine çekiyor. “We All Go” adlı o öykünün başındaki cümleleri yazarsam daha iyi anlaşılabilirim:

“My parents were hijacked before I was born. It was before, two nights prior. I think it’s important. I don’t know why.”[3]

Bu dört kısa, çarpıcı cümle bana zorluklarla dolu bir çocukluğun ve hepimizinki gibi o çocukluğun gölgesinde geçecek olan ömrün hikâyesinin başlayacağını gösteriyor. Tam da öyle oluyor. Öykünün ana karakteri Jackie’nin o çocukken hastalanıp ölen babasının, genç adamın yaşamında bıraktığı izlere tanık oluyoruz. Bir yandan, yıllar sonra tıp fakültesinde öğrenciyken Jackie’nin kadavralarla yapılan çalışmalar sırasındaki hallerini, öte yandan küçük çocuğun babasının bedeninde hastalığın yarattığı değişimleri nasıl izlediğini okuyoruz. Hikâyenin içinde Jackie’nin babasının sevdiği müzikler, çocuklarıyla oynadığı oyunlar, karısıyla ve çocuklarıyla kurduğu –kuramadığı– iletişim de var, amcalarının Jackie doğmadan önce tutuklanmaları ve Kuzey İrlanda sorunu da…

Jackie’nin ve benim ailelerimiz bambaşka kaderlere sahip olsa da, “We All Go” beni alıp çocukluğuma, Diyarbakır’a götürdü. Önce, geceleri sokağa çıkma yasağı başlamadan eve dönerken kucakta taşınmalarım sırasında hissettiğim telaş geldi aklıma, ardından da sınıf arkadaşlarımın şehrin cezaevinde öldürülen babaları. Bir de, Alejandro Zambra’nın Eve Dönmenin Yolları’nı,[4] çocuklukları Pinochet’nin Şili’sinde geçen iki karakterin neşeyle hatırladıkları stadyumu düşünmeden edemedim. O iki karakterden biri olan Claudia dört yaşındayken bir gösteri seyretmek için gittiği stadyumda eğlenmiş, anne-babasıysa aynı anlarda dayanılmaz bir acı duymuştu. Kadın ve adam, askerî darbenin ardından on binlerce insanın tutulduğu, işkenceden geçirildiği ve üç bin kişinin öldürüldüğü Estadio Nacional’da oturdukları sürece etraflarındaki insanların nasıl eğlendiğini anlayamamış, yalnızca ve saplantılı biçimde stadyumda öldürülenleri düşünmüşlerdi. Jackie’nin Kuzey İrlandası, benim Diyarbakırım, Eve Dönmenin Yolları’nın Şilisi, hepsi zihnimde birleşti. Bu yüzden, adını Baskçada toprak ana anlamına gelen amalur’dan alan ikinci öyküye geçtiğimde, karşıma Bask ülkesine dair bilgilerin, sonra da Musa Anter’in ve onun bir dilin devletin temellerini sarsması hakkındaki kinayeli sözlerinin çıkması çok da şaşırtıcı olmadı.

Kanlı Pazar, Derry, Kuzey İrlanda. 30 Ocak 1972 / Şili'de Estadio Nacional Stadyumu’da tutsaklar, 1973 / 1980’li yıllarda Diyarbakır Cezaevi / Musa Anter

Sonraki öykülere ve başka konulara geçmeden önce “We All Go”ya dönmem gerek: Anlatıcı karakter Jackie metin boyunca kısacık cümleler kuruyor. O kısacık cümleler yan yana geldiğinde, yarattıkları anlam, derinlik ve etki baş döndürücü oluyor. Üstelik öykünün ustalıkla inşa edilmiş sofistike yapısı sayesinde bir sahneden diğerine, bir dönemden ötekine, anılardan hayallere atlarken hiç zorluk çekilmiyor. Bir yandan Jackie’nin aile hikâyesi okunurken, öbür yandan binlerce insanın işkenceden geçirildiği ve öldürüldüğü bir dönemin izleri sürülüyor. Diliyle, yapısıyla, hikâyesiyle, karakterleriyle, diyaloglardaki hakikiliğiyle ve yarattığı etkiyle, bu otuz iki sayfalık öyküde Ní Chuinn’in yaptığına ilmek ilmek örmek demek az kalır. Öyle ki, neredeyse tereddütsüz “We All Go”yu okuduğum en iyi 21. yüzyıl öyküsü olarak nitelendirebilirim.

Kitaptaki bir başka öykü, “Russia”. O da nefes kesici. Rusya’dan evlat edinilmiş bir adamın yine Rusya’dan evlatlık olarak alınan (üvey) kardeşini arayışını anlatan öyküde, aynı zamanda adamın çalıştığı müzedeki protestolar konu ediliyor. Müzenin mezolitik ve neolitik çağ sergilerinde, nesnelerin yanı başında o çağlardan kalma genç bir kadınla bebeğine ait kemikler, bir mumya ve kafatasları sergileniyor. Bir gün o insan bedeni kalıntılarının yanlarına, çiçeklerle orada sergilenmelerini kınayan notlar bırakılmaya başlanıyor. Protestolar öyle büyüyor ki, bir aşamada müze yönetimi ve çalışanları ne yapacaklarını bilemez hale geliyor. Bu arada müze çalışanı kahramanımızın müzede gelişen olaylarla eşzamanlı olarak kardeşinin izini bulmak için gittiği medyum ona şöyle diyor: “Bu protestoları kız kardeşinin yaptığını çünkü sana kızgın olduğunu düşünüyorsun, değil mi? Ama esas bunları yapanın o olmaması seni endişelendiriyor.” Toplumsal-kişisel ikiliğinin nasıl da yapay olduğunu, evlat edinilip ülkelerinden koparılan çocukların yersizlik-yurtsuzluk duygularıyla, sömürgeciliğin bir arada ele alınabileceğini gösteriyor “Russia”.

Öykü zulmün doğurduğu acıların bitimsizliğini ve geçmişin bugün süregiden varlığını da konu ediyor. Medyada sokak röportajı veren biri insan bedeni kalıntılarının sergilenmesinden söz ederken, “Bu insanlar yaşadı, öldü, birileri onları gömdü ve huzur bulmaları için dua etti” diyor. “Hiçbiri bir yere gitmedi. Her biri hâlâ burada” diye ekliyor. Kitabın adı da bu konuşmadan geliyor: Her Biri Hâlâ Burada. Bu adla yazarın yalnızca kemikleri müzede sergilenen insanları değil, Kuzey İrlanda’da öldürülen sivilleri de kastettiğini ancak kitabın sonuna geldiğimde anladım. Kitabın adına bakarken, bir de Ian McEwan’ın Fındık Kabuğu[5] romanında, 2015’te sığınmacıların Avrupa’nın orta yerinde öldürülmesinin anlatıldığı bölümdeki şu sözleri hatırladım:

“Yeni zamanlar bunlar. Belki de çok eski zamanlardır.”

Menabe Sakalava'sının kralı Harea Georges Kamamy,  Kral Toera'nın varsayılan kafatasını taşıyor, Paris, 26 Ağustos 2025.
Fotoğraf: Stephane de Sakutin/AFP

Burada kalmıyor “Russia”, bir adım öteye gidiyor; bazılarımıza utanç ve huzursuzluk veren olguların müze yöneticileri gibi başkaları için olağan ve sıradan olduğunu gösteriyor. Kitabı bitirdikten birkaç gün sonra Paris’teki Doğa Tarihi Müzesi arşivinde yer alan üç kafatasına dair haberi okuduğumda fark ettim bunu – Pavese’nin bu yazının başındaki sözlerinin üçüncü sağlamasını yaptıran idrak ânında. Habere göre, 1897’de Fransız ordusunun Madagaskar’da yaptığı bir katliam sırasında kafaları kesilerek öldürülen Kral Toera’nın ve onun sarayından diğer iki kişinin zamanında Paris’e getirilen başları, resmî bir törenle Madagaskar’a iade edilmişti.[6] Fransız bakan, tören sırasında, kafataslarının insan onurunu açıkça ihlal eden koşullarda ve sömürgeci şiddetin bağlamı içinde ulusal koleksiyonlara girdiğini söylemişti. Bugün Gazze’de yaşananlar devam ettikçe, kuzey yarıküreden hiçbir politikacının başka bağlamlarda insan haysiyetinden, hele de sömürgeci şiddetten bahsetme hakkı yokken, kafataslarının Madagaskarlılara teslim töreninde içler rahatlatılmıştı işte.

İngiliz Başbakanı Tony Blair (solda) ve İrlanda Başbakanı Bertie Ahern, Hayırlı Cuma Anlaşması’nı imzalarken, 10 Nisan 1998.

Every One Still Here bittiğinde, ki nasıl sona erdiğinden biraz sonra bahsedeceğim, Ní Chuinn’in son zamanlarda okuduğum öykü yazarlarından farklı bir özelliği olduğu ortadaydı. Basit, kısa cümlelerle sofistike, uzun öyküler yazmıştı. Parçalı anlatımı ve zamanı çizgisel kurmaması bir yana, karakterlerin hayalleri, anıları ve düşünceleriyle dışarıdaki dünya arasındaki geçişkenliğin yaratılmasında göz alıcı bir hüner vardı. Bu hüneri sayesinde de, öyküleri insan zihninin yanı sıra hayatın doğasının karmaşık özüne olabildiğince yaklaşmıştı. Kişisel meseleleri siyasi meselelerle, onları da insanlık durumuyla sıkı sıkıya bağlayan, çok katmanlı hikâyelerdi onunkiler. Kuzey İrlanda sorununun çözüm sürecini başlatan Hayırlı Cuma Antlaşması 1998’de, yani yazarın doğduğu yıl yapılmış olmasına karşın, Kuzey İrlandalıların 1960’larla 1990’lar arasında çektiği acılar onun ömründe yaşanmış kadar gerçekti. Kitapta anlatılan çeşit çeşit ailevi dertlerin hepsi yazarın ailesinin dertleriydi sanki. Yersizlik-yurtsuzluk, bellek, belleksizleşme, kayıplar, yas; bunların hepsi 1998 doğumlu, yaşlı bir bilgenin bize hayattan damıtıp aktardığı temalar gibiydi.

Yazar bir söyleşisinde[7] öykülerdeki bu özel sesin tamamının kendisine ait olmadığını, insanları dinlemeyi, insanların hikâyeler anlatırken kendilerinden söz etme biçimlerini sevdiğini söylüyordu. Onu öteki yazarlardan ayıran özelliğini, yani Ní Chuinn’in bir hikâye anlatıcısı olduğunu bu söyleşiyi okuduğum sırada mı, yoksa kitabı okurken usul usul mu anladığımı tam bilmiyorum. Bildiğim şu: Kitap bittikten sonra kendimi Walter Benjamin’in 1936’da yayımlanan “Hikâye Anlatıcısı”[8] adlı denemesini okurken buldum.

Benjamin’in hikâye anlatıcısı modern çağda soyu tükenmekte olan bir figür. Denemesinde savaşın, teknolojinin, enformasyonun ve bana kalırsa en önemlisi, insanın ölümle ilişkisindeki değişimin etkisiyle hikâye anlatıcılığının gerilediğinden söz ediyor Benjamin. Hakiki hikâye anlatıcılığının doğasını tarif ederken, hikâyeyle enformasyon arasında bir karşılaştırma yapıyor: “Enformasyon kendini âna teslim eder, oysa hikâye kendini tüketmez, gücünü saklar, yoğunlaştırır ve aradan uzun zaman geçse bile o gücü açığa çıkarabilir” diyor. Kısa öyküye atıf yaptığında, modern zaman insanının her şey gibi hikâyeyi de kısaltarak kısa öyküyü yarattığını, kısa öykünün yeniden anlatımların katmanlarıyla ortaya çıkan mükemmel anlatıyı ortaya koymaktan yoksun ve bu sebeple hikâyeden farklı olduğunu söylüyor. Roman türünün ortaya çıkışını da hikâye anlatıcılığının gerilemesinin bir semptomu olarak görüyor. Çünkü Benjamin’e göre, hikâye anlatıcısı kendisinin ya da başkalarının (çağdaşlarının ve geçmiştekilerin de) deneyimini aktarırken, roman yazarı kendini toplumdan yalıtarak, yalnızca yaşayanların derin çıkmazlarının tanıklığını içeren, bir öğüt ya da bilgelik taşımayan metinler kaleme alıyor.

Walter Benjamin

Benjamin’in romandan söz ederken yaşayanları ve onların çıkmazlarını anmasının bir sebebi var: Yazısının ilerleyen bölümlerinden birinde, hikâye anlatıcısının anlatabileceklerinin ölümün onayına tabi olduğunu, anlatıcının hikâye anlatma yetkisini ölümden ödünç aldığını söylüyor yazar. Benjamin’in bazıları[9] tarafından gizemli olarak nitelenen bu sözleri[10] bence ölümün gölgesini taşımayan bir anlatının hikâye olarak düşünülemeyeceğini imliyor. Bu sonuca hem Benjamin’in roman hakkında söylediklerini düşünerek hem de hikâyenin hammaddesi olarak nitelediği insan hayatının ancak ölüm ânında aktarılabilir bir biçim kazanabileceğini dile getiren sözlerine bakarak varıyorum. Bir hayat ancak tamamlandığında tam ifadesini bulabiliyor, ama neyse ki hikâye anlatıcısı var: O hem kendisinin, hem yaşayanların hem de ölülerin deneyimlerini aktarabiliyor.

Benjamin’in hikâyenin gücünün tükenmezliği diye tarif ettiği özellik sanırım asıl bu sonuncu geçitten, hikâye anlatıcısının ölümle tamamlanmış hayatları bütünleyebilme ve bütünü bir arada aktarabilme becerisinden geçerek hayat buluyor. Ancak her parça yerli yerine yerleştirildiğinde bütünlüğü ve anlamı ortaya çıkan bir mozaiği inşa edebilen zanaatkâra hakiki hikâye anlatıcısı deniyor. Denemesinin sonunda Benjamin şöyle ifade ediyor bu beceriyi:

“… ona, bütün bir ömrü geriye doğru kavrama yeteneği bahşedilmiştir. (Bu ömür yalnızca onun kendi deneyimlerini değil, başkalarınınkini de azımsanmayacak ölçüde içerir. Hikâye anlatıcısı kulaktan kulağa aktarılan bilgiyi kendi yaşadıklarına ekler.) Ona bahşedilen hayatını anlatabilme yeteneğidir; değeri bütün hayatını anlatabilmesindedir…”

Walter Benjamin’in yazdıklarının ışığında Ní Chuinn’e baktığımda, onun tam da Benjamin’in tarif ettiği gibi, gücünü koruyup, yoğunlaştırıp yıllar sonra hâlâ anlatılabilecek türden öyküler yazdığını söyleyebilirim. Kendisinden önceki nesillerden gelen bilgiyi, trende yanında oturan insanların anlattıklarını, komşularının ve ailesinin ilişkilerine dair yaptığı gözlemleri, bir ülkenin tarihini, ezilenlerin ve sömürülenlerin deneyimlerini bir araya getiriyor, ipleri birbirine bağlıyor, sahip olduğu bilgiyi damıtıyor ve aktarıyor. Tam da Benjamin’in dediği gibi, kendisinin ve başta ölüler olmak üzere başkalarının hayatlarını geriye doğru tümüyle kavrayabiliyor ve o hayatları bir bütün olarak ve tüm karmaşıklığıyla anlatıyor Ní Chuinn. Anonim kalmak istemesi de kanımca Benjamin’vari bir hikâye anlatıcısı olduğunun göstergesi. “Benim kim olduğumun bir önemi yok” diyor bu tavrıyla, anlattığı hikâyelere dikkat kesilmemizi istiyor. Çünkü, Benjamin’in dediği gibi, “Hikâye anlatıcısı, hayatının fitilinin, hikâyesinin yumuşak aleviyle bütünüyle tükenmesine izin verebilen kişidir”.

Maskeli bir IRA üyesi ve muhtemelen anneleriyle okula giden çocuklar. Batı Belfast, 1987. 

Kitaptaki bütün öyküler Kuzey İrlanda’ya ait ama son öykü, “Daisy Hill”, Kuzey İrlanda’da 1990’ların sonuna dek yaşananları –ve hâlâ yaşanmakta olanı– merkezine aldığını açıkça bildiren tek öykü. Diğerleri gibi bir aile hikâyesi olarak başlayan “Daisy Hill”de, zamansal bükülmelerle ve her adımda artan gerilimle Kuzey İrlanda’daki şiddet anlatılıyor. İki kuzen olan Rowan ve Shane’in, adını anmasalar da Kuzey İrlanda sorununa dair olduğu en baştan beri belli olan tartışmaları sırasında, Shane olanların yaşanıp bittiğini, kuzeninin tarih takıntısından bıktığını söylüyor. Bunun üzerine Rowan kitaptaki bütün öykülere hem biçimsel hem de içerik olarak damgasını vuran ruhu şu sözlerle dile getiriyor:

“How the fuck is it history?”[11]

Öykünün geri kalanında dalga dalga yükselen bir öfke iliklere kadar hissediliyor, ta ki “The Truth” başlıklı son bölüme dek. Kuzey İrlanda’da Britanyalı askerler tarafından katledilen, pek çoğu çocuk onlarca sivilin nasıl öldürüldüğünü şimdiki zaman kipinde betimleyen dokuz sayfalık o bölümde öfkenin yanına yas ekleniyor. Hissedilen uzak bir geçmişin yası da olmuyor. Çünkü Ní Chuinn o bölümde yalnızca geçmişe değil, bugüne de ağıt yakıyor. Pavese’nin sözleriyle, okura kendi içini keşfettiren titreşimler taşıyan; Benjamin’i dinlersek, ölümden ödünç alınan yetkiyi ölülere sunan bir ağıt.[12]

Mart 2025’te, Every One Still Here, İrlanda’da yayımlandıktan sonra yapılan bir söyleşide, Ní Chuinn ıssız bir adaya düşse yanına alacağı albümün Róis’in Mo Léan adlı albümü olacağını söylemiş.[13] Mo Léan’daki müzik İrlanda’nın Hıristiyanlık öncesi dönemine ait. Kadınların cenaze törenleri sırasında yaktıkları ağıt geleneğini yansıtıyor. Róis o ağıtları canlandırıp bugüne taşımış. Every One Still Here, Türkçede yayımlanana ya da İngilizcesi okunana dek bu albümü dinlemek, kitabın içindekine benzer bir hakikati biraz da olsa hissettirecektir.[14]

 

NOTLAR

[1] Cesare Pavese, Yaşama Uğraşı, çev. Cevat Çapan, E Yayınları, 1990, 86 s.

[2] Liadan Ní Chuinn, Every One Still Here, Granta Publications, 2025.

[3] “Annem ve babam ben doğmadan önce gasp edilmişler. Ben doğmadan iki gece önce. Bence bu önemli. Neden bilmiyorum.”

[4] Alejandro Zambra, Eve Dönmenin Yolları, çev. Çiğdem Öztürk, Notos Kitap, İstanbul, 2016.

[5] Ian McEwan, Fındık Kabuğu, çev. İlknur Özdemir, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2017, 152 sayfa.

[6] "La France restitue à Madagascar trois crânes de l’époque coloniale, dont celui présumé d’un roi décapité", Le Monde

[7] Catherine Hearn, “An Interview with Liadan Ní Chuinn”, Tolka Journal

[8] Walter Benjamin, “The Storyteller-Reflections on the Works of Nikolai Leskov”, Illuminations, çev. Harry Zorn, The Bodley Head (Penguin Random House), 2015. Yazının Türkçesi Nurdan Gürbilek'in hazırladığı ve sunuşunu yazdığı Son Bakışta Aşk: Walter Benjamin'den Seçme Yazılar derlemesinde "Hikâye Anlatıcısı: Nikolay Levkov'un Eserleri Üzerine Düşünceler" adıyla yayımlanmıştı. (çev. Nurdan Gürbilek-Sabir Yücesoy, s. 77-100).

[9] Bkz. Cressida Leyshon, “Ayşegül Savaş on Individuality, Agency, and Ideas of Home”, The New Yorker

[10] Jonathon Sturgeon, “The Storyteller by Walter Benjamin review – a master thinker's fiction”, The Guardian

[11] “Bu siktiğimin neresi tarih?”

[12] “The Truth” başlıklı bölümün ağıt olarak nitelendirildiği başka bir yazı için bkz. Chris Power, "Every One Still Here by Liadan Ní Chuinn review – an extraordinary debut", The Guardian

[13] David Roy, "Or:La, voice notes and holidaying at home - three of Liadan Ní Chuinn’s favourite things", The Irish News

[14] Albümde benim en sevdiğim şarkı Cití oldu.

Yazarın Tüm Yazıları
  • Cesare Pavese
  • Every One Still Here
  • Liadan Ní Chuinn
  • walter benjamin

Önceki Yazı

TARTIŞMA

"Süsler püsler" ve restorasyon:

Selimiye’yi ve tarihi değiştirmek

“Selimiye Camii onlar için bir anıt eser değil, sadece cami. Sanki kendileri yeni bir cami yapıyorlarmış gibi, ya da yeni aldıkları ikinci el arabadaki dikiz aynasına takılmış süsleri çıkartırmış gibi davranıyorlar.”

AHMET TURAN KÖKSAL

Sonraki Yazı

ELEŞTİRİ

Hermann Nitsch: Et ve kan, resim

“Nitsch’in sorunsalı, resimden sanatın bütünsel bir haline geçişin nasıl mümkün olabileceği gibidir ve tam da sorunun bu tür bir formülasyonu onu aksiyon resmine yöneltir; 'boya-aksiyonları'ndan oluşan resim yapma biçimine.”

HASAN CEM ÇAL
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist