• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Yüzü Kelebeklerle Örtülü ya da

Yabancılaşma, kırılganlık, hafıza ve direniş

“Nilay Özer’in şiirleri çağdaş faşizmin incecik estetik perdelerle örttüğü şiddet dilini sökmeye girişir; sessizlikle, suskunlukla, kopuşla konuşur.”

Nilay Özer

ERGİN YILDIZOĞLU

@e-posta

ELEŞTİRİ

8 Mayıs 2025

PAYLAŞ

“Şiir, yaralı bir yüzün üzerine konan kelebekler gibidir:

Hafifliğiyle ağır olanı taşır.”

(Kaynağı belirsiz)

 

Nilay Özer’in şiirleriyle bir sorunum var. Özer’in şiirlerinden, ilk kitabı Zamana Dağılan Nar’dan bu yana hem tekrar tekrar okuyacak kadar haz duyuyorum hem de her okuyuşumda şiirde varlığını hissettiğim ama tam olarak anlamlandıramadığım bir şeylerin elimden kaçtığını düşünerek tedirgin oluyorum. Şu dizelerde olduğu gibi:

“üzüm şaraptan yapılmıştır bundan bir ev kur kendine

(...)

üzüm şaraptan çok sonra

bir kadını bilmenin kana verdiği hızdan

hazda serbest bırakılmış sevinçten yapılmıştır”

“Üzüm şaraptan yapılmıştır” gibi tersyüz edilmiş ifadeler yalnızca zamansal bir oyun değil, belleğin, arzunun ve kadının yaşantısının nasıl sürekli yeniden yazıldığını mı anlatıyor? Gündelik olanın içine ölüm, yas, erotizm ve toplumsal sessizlik yerleşmiş. Kadının kurduğu ev aynı anda hem korunaklı bir alan hem de bastırılmış geçmişin mekânıdır. O şiirin sonunda kadının bedeni ve arzusu hem politik hem estetik bir direniş alanına dönüşür gibi şeyler düşünüyorum ama hiçbiri beni tatmin etmiyor, öyle havada bırakıyor.

Yüzü Kelebeklerle Örtülü, Nilay Özer’in dördüncü ve bence en derinlikli şiir kitabı ve o tedirginlik de kendini daha çok hissettiriyor. Estetik hazla, onun yanı sıra varlığı duyumsanan ama bilgisi tam olarak kavranamayan anlam arasındaki gerilim ister istemez akla Kant’ın III. eleştirisindeki (9. Bölüm) “güzel” kavramının analizini getiriyor. Gerçekten de şiirleri okurken oluşan bu gerilim, estetik yargının öznelliğiyle nesnel evrensellik iddiası arasındaki Kantçı gerilimle bir paralellik taşıyor. Ancak bu noktada “güzel” kavramının yeterli olmadığı da bir gerçek. Özer’in “estetik zaman” anlayışı da bu Kantçı estetikle bağdaşıyor. Zamana dair anlatısal bir sıralamadan çok, deneyim öncesi bir kategori olan bir dağılma, zamanın şiirsel düzlemde yeniden kurulması gerektiğini ima ediyor. Bu da okuyucuyu salt anlamaya değil, hissetmeye ve yeniden düşünmeye zorluyor.

Nilay Özer
Yüzü Kelebeklerle Örtülü
Everest Yayınları
Eylül 2024
80 s.

Özer’in şiirinde nesneler çoğu zaman düzenli bir anlatının içinde değil, bir sezginin, bir hissin ya da eksik bir düşüncenin taşıyıcılarıymış gibi yer alıyor. Örneğin, “sevgilime bir hediye: siyah kadife kutuda altı ölü kuş” şiirinde, (daha sonra yakından bakmak için döneceğim) şiirin kendisi ne tam bir temsil ne de bir anlatım değil, Kant’ın “estetik fikir” adını verdiği, duyularla algılanan ama akıl tarafından tam olarak kavranamayan bir yoğunluk sunuyor.

Tam olarak kavranamayan ama bir bütünlüğü ima eden anlamdaki eksikliği tamamlayarak bütünlüğü aramak da okuyucuya düşüyor. Nilay’ın şiirlerinde, “tuzda yanan salyangoz” ve “zamanda yanan aşk”, “kayasından kopmuş bir midye”, “incirler kendi sütleriyle kendi içlerini emziriyor” örneklerinde gördüğümüz gibi, hemen her sayfada bizi karşılayan, şaşırtan, çok zengin ve hemen her zaman özgün metaforlar, onların açtığı kapılardan giren türlü simgeler, kimileri tamamen okuyucuya ait anlam parçacıkları, anılar, mekânlar, zamanlar ve bunların tasavvur edilebilen bir bütünlük oluşturabileceğine ilişkin algı ve de umut, şiirlerin verdiği estetik hazzın belki de en önemli kaynağını oluşturuyor.

Bu şiirleri anlamlandırmaktan çok, onlarla estetik bir deneyim yaşamak gerekiyor belki. Anlama, anlamaya da bu noktadan hareketle girişmek, Kant’ın “estetik fikir” kavramı, bu deneyimin hem imkânını hem de sınırını işaret ediyor. Özer’in şiiri estetik yargının Kant’çı anlamda evrenselliğine çok yaklaşıyor. Ancak niyetim Nilay’ın şiirlerini, daha genel olarak poetikasını Kant’ın “Yargı Gücünün Eleştirisi içinde geliştirilen perspektife hapsetmek değil. Aksine, bu şiirlerdeki hem varoluşçu hem toplumcu, Benjamin’in deyimiyle “sanatı siyasileştirme” pratiklerini tartışmaya çalışmak bence çok daha önemli. Bundan sonra yapacağım yorumlar, anlamı ararken oluşmuş, subjektif yakınsamalar olarak düşünülebilir.

Bastırılmış olanın dilde açtığı yara…

Nilay Özer’in Yüzü Kelebeklerle Örtülü adlı şiir kitabı yalnızca bireysel bir duygulanım ya da lirik bir iç dökme değil, tarihsel ve toplumsal katmanların şiirsel bir direnişle işlenmesidir. Bu kitapta şiir ne bir estetik süs ne de bir iç dökme alanıdır. Tam tersine, şiir bastırılmış olanın dilde açtığı yaraya dönüşmüştür.

Eliot’ın, “Şairin duygusuz kalabilme yeteneği, onun en güçlü silahıdır” sözü, Özer’in şiirlerindeki “soğuk lirizmle” (Auschwitz sonrasında lirik şiir yazılamaz; lirizm ancak böyle soğuk ve mesafeli olabilir) örtüşür. Belki de “dissosiyasyon” (ayrışma) tam da bu yüzden çağdaş şiirin kaçınılmaz bir gereci haline gelmiştir: Anlamı parçalayarak onu yeniden kurma cesareti vermek için. Nilay tam da bu alanda (bu Waste Land’de) üretiyor işte...

Kitabın ismiyle başlamak gerekirse, Yüzü Kelebeklerle Örtülü bir varlık imgesiyle karşı karşıyayız. Yüz kimliğin, hafızanın, acının mekânı. Örtülen bir yüz ise hem korunmuş hem susturulmuş. Kelebek imgeleri geçicilikle, dönüşümle, güzellikle ilişkili olsa da, burada aynı zamanda bir maskeyi, bir örtüyü, bir kamuflajı da çağırıyor. Şiirin dünyasında yüzün örtülmesi yalnızca bireyin kendini koruma çabası değil, aynı zamanda toplumun acıya, çöküntüye ve sessizliğe yüklediği zoraki örtülerle de ilgili.


“BU KİTAPTA ŞİİR NE BİR ESTETİK SÜS NE DE BİR İÇ DÖKME ALANIDIR. TAM TERSİNE, ŞİİR BASTIRILMIŞ OLANIN DİLDE AÇTIĞI YARAYA DÖNÜŞMÜŞTÜR.”


Yüzü Kelebeklerle Örtülü’de “yüz” Levinas’ın etik çağrısını, Rilke’nin “Dönüşüm” şiirini akla getiriyor. Levinas için yüz, ötekinin savunmasız varlığıyla kurduğumuz mutlak sorumluluk ânıdır. Kitabın başında yer alan, Kobo Abe’den alıntılanmış “Senin binlerce ifaden var / fakat benim tek bir yüzüm bile yok” epigrafı da bu etik yokluğu sorgular gibidir. Rilke ise yüzü bir maskeden çok geçici bir kabuk olarak görür; Özer’in kelebek imgeleri, Rilke’nin “ölümle dönüşen” ruhunu hatırlatıyor.

Şiirde yüz, politik şiddetin silip attığı bir bellek, (Tahir Elçi) doğanın içinde eriyen bir iz, (“zehirli yosunlara değmiş ten”) ya da “iki kalpli bir gerçek” olarak da karşımıza çıkıyor. Levinas’ın “yüz öldürülemez” dediği noktada, Özer bize onun nasıl öldürüldüğünü, Rilke’nin “dönüşüm” dediği yerdeyse nasıl yeniden doğduğunu mu fısıldıyor? Belki de yüz tam da bu çatışmada anlam buluyor.

Kitabın isminden sonra, “Ödünç yüz” başlıklı ilk bölümdeki ilk şiirin ilk satırlarında “ve kökleri sevindirmek ölülerin işidir” dizesiyle adeta bundan sonra gelecek olanların poetikası ve politikasıyla aynı anda karşılaşıyoruz. Bu dize, Özer’in şiirlerinde sıkça kullandığı bitki-toprak-beden döngüsünü tersinden kuruyor. Burada yaşayanların değil, ölülerin eyleme geçtiği bir dünya var. Kökler seviniyorsa, bu canlıların değil, ölülerin hareketiyle oluyor. Bu yaşayanlara yönelik bir atalet eleştirisidir: Yas tutmayan, harekete geçmeyen, direnmeyen bedenler yalnızca ölüleri seyretmektedir. İnsanın aklına ister istemez, sosyalist hareketin, iktidarsızlığını aşmak, bir gelecek projesi oluşturmak için çabalamak yerine, ölmüş kahramanların, eski devrimcilerin posterleriyle avunması geliyor. Kitaptaki ilk şiir de, kitapta sık sık karşılaşacağımız kişisel, toplumsal ve siyasi boyutların hepsini birden sunuyor.

“direnmedim beni ali itti kuyuya

tutunacak bir şey aradım ah ki bir şey kopardım

karanlık kumaşından gecenin kadifeli bir parça

nasıl ki tüylü tüylü geceydi

çürümüş dut yapraklarına

ipek böceklerine karışmış bir sevişmeydi

olmaz diyenler oldurmayanlar bilsin

ali’yi sokak köşelerinde ilik kemik kaynatıp

tenhaların dilinde soğutanlar kimlerse

ben şimdi telkinle susturulmuş mânâyı tahrik

ima ile geçilmiş sırları tehdit edip

taşları arasında esiyorum kuyunun”

 

Buradaki trajedinin yasak aşka, etnik-dinî çatışmalara, kışkırtmaya, nihayet ölüme, öldürmeye ilişkin kişisel ama aynı zamanda bu toprakların tarihsel hafızasına, unutmaya, direnişe ilişkin siyasi bir yanı, o kendini ima eden anlamın içinden bize bakıyor. İstanbul’un çok katmanlı tarihi, kültürel çatışmalar, dinsel imgeler ve zamanın bulanık akışı şiirde belirgin şekilde hissediliyor. Gerçekten de şehir, Rum taşları, Balat’ın rüzgârı, eski binalar, İstanbul’un Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, çok-kültürlülükten homojenleşmeye evrilen sosyo-kültürel dönüşümünü yansıtan bir hafıza mekânı değil midir?

Kitap boyunca bireysel olanla toplumsal olan iç içedir. Aşk, annelik, ölüm, yalnızlık gibi temalar hiçbir zaman yalnızca kişisel düzlemde kalmaz; her birinde bir sistemin, bir ideolojinin, bir toplum mühendisliğinin izleri sürülebilir. Kadın bedeniyle ilgili imgeler sıklıkla bir hafıza mekânına, bir taşıyıcıya dönüşür. Nilay’ın şiirlerindeki –biçimsel bütünlük yerine– kırık dizeler, eksiltili imgeler, kopuk çağrışımlar, bu yapısal dağınıklık yalnızca estetik bir tercih değil, içinde yaşadığımız dünyaya yönelik bir eleştiridir de. Düz bir anlatı, anlamı tek bir merkeze bağlayan söylemler bu şiirlerde bilinçli olarak bozulur. Çünkü dünya (Waste Land) bütünlükten uzaktır. Çünkü hakikat çoğu zaman bastırılmış, üzeri örtülmüş, tarihin dipnotlarına itilmiş haldedir. Özer’in şiiri bu bastırılmış olanı açığa çıkarmaya değil, onun kırık parçalarını sezdirerek okuru onunla yüzleştirmeye çalışır.


“BU ŞİİRLER YALNIZCA KIRILGAN BİR BENLİK ARAŞTIRMASI DEĞİL, AYNI ZAMANDA KADIN BEDENİNİN NASIL SİYASALLAŞTIRILDIĞINI AÇIĞA ÇIKARAN YOĞUN METİNLERDİR.”


Bu şiirlerde anlam okuyucuya doğrudan sunulmaz. Şiir anlamı üretmez; okuyucuyu boşlukla, sessizlikle, çelişkiyle baş başa bırakır. Bu anlamda Yüzü Kelebeklerle Örtülü okunacak değil, içinden geçilecek, içinde oyalanılacak bir şiirler kümesidir. Okuyucu bu metinleri “anlamak” değil ama onlarla birlikte “hissetmek”, onlarla birlikte “yüzleşmek” zorundadır. Bu kitap güzelliğin örtü işlevine, sessizliğin bastırılmış sese, biçimin politik bir alana dönüştüğü noktaya işaret eder. Nilay’ın bu şiirleri, daha doğrusu poetikası ne bir dekor ne bir teselli sunar; şiir burada bir uyarı, bir sarsıntı, bir çağrıdır. İçinde yaşadığımız düzenin tüm “estetikleştirilmiş barbarlıklarına” karşı kelebek kanadı kadar hafif ama bir yüz kadar çıplak bir itirazdır.

Ödünç yüz ve “altı ölü kuş”

“Ödünç Yüz” bölümündeki şiirler öznenin parçalanmışlığını ve sahte bütünlük yanılsamasını dile getiriyor. Yüz burada benliğin temsili değil, tam tersine, benliğin başkasına ait bir tortusu, bir ödünçtür. Bu yüz tanıdık olduğu kadar yabancıdır. Bu yüz de öznenin arzusunun nesnesi değil, arzunun kırıldığı bir boşluk olarak belirir.

“sevgilime bir hediye: siyah kadife kutuda altı ölü kuş”, çok daha derin bir –arzu nesnesinin imkânsızlığını– dramatize eder. Buradaki hediye sevgiyle sunulmuş bir armağan değil, arzunun yapısal eksikliğiyle yüklü, neredeyse gotik bir boşluk nesnesi olarak düşünülebilir. Canlı cansız her şeyi önce donduran ve sonra biçen bir soğukla ve uzaklık (Boston) duygusuyla başlayan şiir,

şimdi daha yeşil daha iri bir yılanın

ardında bıraktığı beyaz buruşuk

derisine sığıyor kısalan günlerimiz

kısalan cümlelerimiz camlarda

buzun ele verdiği yalanlar arasında

ışıldayıp sönüyor

dizeleriyle bir özlem anlatısı olarak değil, kıskançlıkla, (yeşil yılan) yalanlarla tükenmiş ve artık atılmış ilişkinin tiksinti verici görüntüsüyle, bir ayrılmanın acılarıyla açılır; hem erotik hem ölümcül bir nesne üzerinden kurulur. Altı ölü kuş, arzunun simgesel düzen içinde asla tatmin edilemeyecek doğasını yansıtır. Şiir ilerledikçe, sevgiliye sunulan bu grotesk armağan, sevgi ilişkisinin bir tür fantazmatik çöküşünü de ima eder: “aşkların da zamanda yandığını” anımsatır. Sevgiliye bu armağan bir sevgi göstergesi değil, arzunun simgesel düzende çözümsüz kalan doğasını –aşkın söylemle asla bütünüyle temsil edilemeyen doğasını– betimler. Lacan’ın “arzu, ötekinin arzusudur” sözü burada tam anlamıyla işbaşındadır. Sunulan şey, bir ötekine yöneltilmiş ama onun da anlamlandıramayacağı bir “fazlalıktır”.

“Siyah kadife kutu”, estetikle örtülmüş bir yas nesnesidir. “Altı ölü kuş” ise bastırılmış arzulara, kıskançlıklar ve yalanlar altında ölen aşklara ilişkindir, ya da yok sayılmış kadınlara... Şair yaşamı boyunca hiçbir şey biriktirmediğini söylerken, aslında bu ölü nesnelerin –yani hatırlanması istenmeyenlerin– tek gerçek miras olduğunu ima eder. Dize sessizlikle değil, üç noktayla biter; çünkü bu kutunun içinden hâlâ söylenmemiş çok şey taşar.

Kadın bedeninin politikası

Nilay Özer’in şiirleri yalnızca kırılgan bir benlik araştırması değil, aynı zamanda kadın bedeninin nasıl siyasallaştırıldığını açığa çıkaran yoğun metinlerdir. Bu şiirler çağdaş faşizmin incecik estetik perdelerle örttüğü şiddet dilini sökmeye girişir; sessizlikle, suskunlukla, kopuşla konuşur.

“Ödünç Yüz” bölümünün ilk şiiri “marikula’nın köklerine dokunduğu ağaçlar” içindeki en çarpıcı anlardan biri şudur: “sesimi kaybetti düne kendi ipiyle sarkıtılan / o gün bugündür kuyuda sus sürmekte”

Nilay Özer

Burada yalnızca bireysel bir kayıp değil, toplumsal hafızanın ve kadın sesinin sistemli olarak bastırılması anlatılır. “Kendi ipiyle sarkıtılmak”, kadının kendi suskunluğunu seçtiği değil, bu suskunluğun sistematik olarak kurulduğu bir yapıyı sezdirir. “Kuyuda sus sürmekte” ise bu bastırmanın zamansal bir hal aldığını, bir günlük olmayıp, bir düzen meselesi olduğunu anlatır. Dizelerdeki sessizlik, yası tutulamayan ölülerin sessizliğine benzer. Kadın cinayetlerinin “faili belli ama adaleti yok” düzeninde, sesin yitimi bir yas biçimi değil, yas tutulmasına bile izin verilmeyen bir varoluş halidir. Bu evrende, “salyangozların tuzda yandığı gibi / aşkların da zamanda yandığını”, sadece bireysel değil, toplumsal sürekliliğin de bozulduğunu görürüz. Aşk artık dönüşümle değil, yanma, tükenme ve yok oluşla özdeşleşmiştir. Bu, neo-liberal ve otoriter yapılar altında aşkın, bakımın, birlikte var olmanın imkânsızlığına dair bir tanıklıktır.

“sevgilime bir hediye: siyah kadife kutuda altı ölü kuş” adlı şiir ölümün ve şiddetin “armağan” kisvesi altında sunulmasına odaklanır. Şiirin ilk bölümlerinde görülen

“uyudum uyandım rüyayla budanmışım / kollarımın yerinde acıyan dallar buldum”, “göğ göğ sayıklamaktan / yorgun düştüm dünyanın çukurlarında” dizelerindeki imgeler kadının yalnızca fiziksel değil, ruhsal olarak da budandığını gösterir. Kadın artık bütün değildir; “dallar” onun yerini almıştır ama bu dallar canlı değil, acıyan parçalar halindedir. Burada hem annelik miti hem de aşkın “ağaç gibi kök salma” metaforu tersyüz edilir. Kadının sevgide kök salması değil, acıyla budanması söz konusudur. Uzak bir yerde (Boston) daha da ağırlaşan yalnızlık, sevginin yetersizliğinden değil, sevgiyi biçimlendiren düzenin çöküşünden kaynaklanır. Faşizm sevgiyi yalnızlaştırır. Kadına biçilen aşk, hediye, sadakat, annelik rolleri… hepsi kadının yalnızlığını örgütlemenin estetik araçlarına dönüşür.

Eğer bakış açımı biraz değiştirip Türkiye bağlamında düşünürsem, “altı ölü kuş” bana hem devletin kadınlara sunduğu sessiz mezarların hem de “aile”, “aşk”, “sadakat” gibi kavramların şiddetle örülmüş halleri olarak görünmeye başlıyor. Bu kuşlar belki altı kadının ismi olabilir; adalet bulamamış, haber değeri bile taşımayan ölümler. Belki de bu kutular her gün yeniden paketlenen milliyetçi ya da dindar mesajlarla pazarlanan “geleneksel değerler”dir. Aşırı sağın yükselişiyle birlikte küresel ölçekte tanık olduğumuz “manosphere”, (kadın düşmanı çevreler-erkek dünyası) incel hareketinin ürettiği simgesel şiddet ve fiziki şiddet, kadınların cinselliğini ve öznelliğini düşmanlaştıran dijital kitleler, bu şiirin arka planında yankılanan karanlık seslerdir.

Özer’in şiiri herhangi bir slogancı feminizmle değil, sessizliğin yapısal dokusunu analiz ederek feminist bir karşı-söylem üretir. Bu şiirler kadınların bastırılmış arzularını, ölü bedenlerini, ödünç kimliklerini ortaya koyar, hem de bağırmadan.

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • nilay özer
  • Yüzü Kelebeklerle Örtülü

Önceki Yazı

ELEŞTİRİ

Meltem Gürle’nin İrlanda seyahatnamesi

“İrlanda Defteri, yabancı bir ülkede, hiç gitmediğiniz ve bilmediğiniz bir kentte edebiyatın nasıl bir rehber, hatta bir ev sahibi olabildiğini düşündürüyor.” 

YALIN SÜREZ

Sonraki Yazı

PORTRE

Claudio Magris:

Hafıza, hatırlama ve yorumlamanın yazarı 

“Magris’in metinleri tarih ve coğrafya kesişiminde, zaman, mekân ve bellek kavşağında yer alıyor.”

ALİ BULUNMAZ
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist