• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Yas, dil ve sessizliğin felsefesi

“Yasın, onu anlatmanın ve onunla konuşmanın asıl problemleri nelerdir? Acının bir dili var mıdır? Elbette yoktur. Peki yoksa, biz hâlâ onu anlatmak için neden bu kadar çok kelime harcıyoruz?”

Yiyun Li

MEHMET SEBİH ORUÇ

@e-posta

DENEME

28 Ağustos 2025

PAYLAŞ

Yiyun Li’nin Things in Nature Merely Grow adlı yeni anı kitabı, yasın ne edebi ne de felsefi olarak çözülebileceği bir yerden konuşuyor: sessizlikten. Kitap, yazarın iki oğlunun –Vincent ve James’in– birkaç yıl arayla intihar etmesiyle şekillenen bir annenin dünyaya yeniden bakma çabası değil; dünyaya artık asla eskisi gibi bakılamayacağını “radikal bir şekilde” kabul etme ve bununla yüzleşme sürecine dair. Cümlelerin birer çöküntü hattı gibi ilerlediği, gündelik olanın bir tür derin tefekkür alanına dönüştüğü bu kitap, ilk sayfalarında okuru şu sözlerle karşılıyor:

Bu kitaba devam edebilmek için önce bazı gerçekleri ortaya koymam gerekiyor ve bu gerçekleri anlatmanın kolay bir yolu yok. Eşimle iki çocuğumuz vardı. İkisini de kaybettik: Vincent’ı 2017’de, on altı yaşında; James’i 2024’te, on dokuz yaşındayken. İkisi de intiharı seçti. İkisi de evimize uzak olmayan yerlerde öldü: James, Princeton İstasyonu yakınında; Vincent, Princeton Kavşağı’nda.

Bu yüzden kitap boyunca birkaç defa Camus’nün Sisifos Söyleni’nden şu cümlelerine atıfla karşılaşıyoruz:

Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır: intihar. Yaşamın yaşanmaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak, felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir.

Li, anlatının taşıyıcı gücü olarak dili değil, dile olan güvensizliği kullanıyor. Dil sanki bilinçli bir iradeyle geri çekiliyor; boşluklar, tekrar eden düşünce kıymıkları ve çerçevesiz sahneler metnin temel dokusunu oluşturuyor. Bu tercihin en etkileyici olduğu yerlerde, özellikle çocuklarını kaybeden ebeveynlerin kelimelere sığmayan ruh hallerini yansıtırken, eser bütünüyle özgün ve sarsıcı bir edebi deneyime dönüşüyor. Fakat aynı zamanda bu strateji, metin ilerledikçe okuyucunun duygusal yakınlığını zedeleyen bir soğukluk da yaratıyor. Li’nin yaşadığı kayıplar karşısında benimsediği ölçülü, neredeyse nötr anlatı tavrı yer yer o kadar mesafeli ki, okurda yazarın bu mesafeyi neden koruduğuna dair kuşkular uyandırıyor. “Bu anlatılanlar gerçek mi, yoksa esasen yazarın derdi estetik mi?”

Diğer yandan, yazarın bu tercihi kimi anlarda kendi anlatısal sınırlarını da kuruyor: Anlatının soyutluğu, Li’nin bilinçli soğukluğu ve kişilerle kurduğu mesafe, anlatılmak istenen duygunun tam anlamıyla okura geçmesini bazen zorlaştırıyor. Çocukların, eşin, arkadaşların ruhsal derinliği ya da olayların içsel ritmi yerine, metnin kendine kapanıklığı inatla sahneye hâkim oluyor. Bu da anlatıyı zaman zaman fazlasıyla içedönük, dış dünyayla bağları zayıflamış bir hale getiriyor. Gerçeklik hissi azalıyor; kurguya niyet edilmeden kurgu gibi hissedilen bölümler, okura, “Bu kitabı okumayı sürdürmeli miyim?” sorusunu sorduruyor. Metnimin bundan sonraki kısımlarını bu kitabın neden okunmaya devam edilmesi gereken bir metin olduğunu anlatmaya ayıracağım ve bu metin Türkçeye kazandırıldığında, yasın evrenselliğini yeniden düşünmeye çağıran güçlü bir okuma deneyimi sunacağını iddia edeceğim.

Kitabın ilk cümlesi, “Bunu söylemenin kolay bir yolu yok”, bu açıdan çok çok kritik. Bu cümle hem kitabın hem de yaşadığı trajedinin giriş kapısı. Polis memurlarının ağzından ilk kez 2017 yılında, Vincent’ın ölümünde duyduğu bu söz, 2024’te James’in de intihar etmesiyle bir tür kader cümlesine dönüşüyor. Anlatının ilksel travması değil, bu travmaya dair tek bir şeyin bile doğru düzgün ifade edilememesi. Bu nedenle kitap bir yas anlatısı olmaktan çok, bir ifadesizlik anlatısına dönüşüyor.

Li’nin önceki eserleri, özellikle Türkçeye çevrilen Akıl Ermeyince ve Bin Yıllık Dua, yas, hafıza, sessizlik ve göç temaları etrafında döner. Bin Yıllık Dua, Tiananmen sonrası Çin’in sessizliğine saplanmış karakterlerin gündelik trajedilerini anlatıyordu. Bu kitap, geçmişin bugüne artık anlam veremediği, geleceğin ise umut olmaktan çıktığı bir coğrafyada insanların nasıl “beklemeye”, “susmaya” ve “unutmaya” itilip sonra da nasıl içten içe çözüldüğünü gözler önüne seriyordu. Sıradan insanların iç sıkıntıları, sıradan olmayan bir anlatı yoğunluğuyla verilmişti. Things in Nature Merely Grow ise bunu daha derin, kişisel, acıklı ama felsefi bir tonda yapıyor: Beklemek ve olanı olduğu gibi kabul ederek yaşamak. Yazara göre yapacak başka bir şey yoktur.

1996 yılında doğduğu ülkeyi, Çin’i terk ederek gittiği Amerika’da “benimsediği dil” olan İngilizceyle yazmaya başlayan Li, bu dilin sınırlarında zorlanan biri gibi görünmüyor ilk bakışta. Amerika’ya immünoloji okumak için gittiği halde, şimdilerde ellili yaşlarında olan yazar o günden beri beş roman, üç öykü derlemesi ve iki anı kitabı kaleme aldı. En çarpıcı yanı, yaşadığı derin acıları kelimelere dönüştürme konusundaki hızı ve ustaca yeteneği. Oğlunun intiharından sadece birkaç ay sonra yazdığı kitabı, bir anneyle ölen oğlu arasında geçen kurgusal diyaloglardan oluşuyordu ve Li’ye göre “hiçbir bilinçli planlama olmadan” ortaya çıkmış. Bir gün, oğlunun kullandığı bir hitap şekliyle karşılaştığında kitap adeta kendiliğinden belirmiş. Bu yazma süreci yazara göre neredeyse tamamen içgüdüseldi. Okuyunca insan tek bir şeye ikna oluyor gibiydi: Yazar oğlunu hisleriyle –en azından kalbinde ve edebiyat dünyası için– yeniden var etmeye çalışıyordu.

Things in Nature Merely Grow yalnızca bir yas kitabı değil; sessizliğin, yitirilen dilin ve kuruyup kalmış cümlelerin arasından geçen, varoluşun en temel çelişkilerini sorgulayan, derin bir yolculuk. Bu anlamda, sık sık birlikte anıldığı ve Türkçeye fazlasıyla yanlış bir şekilde “O Yılın Büyüsü” olarak çevrilen The Year of Magical Thinking’den köklü bir biçimde ayrılıyor. Li’nin kitabı bilgi vermekten uzak dururken, yüzeyde masum bir anlatı izlenimi vererek bile, derinlerde, özellikle yakın çevresi bağlamında toplumun ve bireylerin tümünü sert bir biçimde eleştirir. Yazarın önceliği bilgi aktarmak değil; okuru acının karmaşık psikolojisiyle ve derinliğiyle beraber yürümeye, çoğu zaman da bu yolda yalnızca dayanarak ilerlemeye çağırır. Hayatında en az bir kez kayıp yaşamış okurlar için bu metin eleştirel mesafeyi korumayı neredeyse imkânsız kılar; zira okuma süreci, benzer acıları deneyimlemiş bir arkadaşıyla samimi bir sohbete dönüşür. Bu, metnin yer yer soğuk ve duyguları geçirmeyen diliyle çelişiyor gibi görünse de, yaşanan gerçek acının yoğunluğu ve yazarın bilinçli mesafesi arasında karmaşık bir gerilim yaratır. Li sanki, “Ancak benzer süreçlerden geçmiş olanlar anlayabilir” dercesine metnin kapsamını daraltır ve metni ancak deneyimle okunabilir kılar.

Bu duruş eserin felsefi ve edebi yönünü belirginleştirir: Yas dilin sınırlarını zorlayan, hatta dilin ötesinde bir hal olarak karşımıza çıkar. Li’nin eserinde dil bir bilgi aktarım aracı olmaktan çıkarak bir suskunluk, bir güvensizlik nesnesi haline gelir. Toplumun yas tutanlara yönelik klişeleşmiş sözleri –“Hayat devam ediyor”, “O şimdi daha iyi bir yerde”, “Zamanla geçer”– bu derin acının gerçekliğine karşı yetersiz, içi boş tekrarlar olarak duyulur. Bu ifadeler gerçek yas sürecinin karmaşıklığını gizler; çünkü yas basit bir unutma veya atlatma süreci değil, bireyin yaşamını ve benliğini sonsuza dek değiştiren, radikal bir varoluş dönüşümüdür. Li’nin kitabı bu dönüşümü dilin sınırlarında kavrayıp anlatmaya çalışırken, aynı zamanda suskunluğun ve anlatılamamanın yarattığı açmazı da çarpıcı biçimde gözler önüne serer. Böylece okuyucu sadece bir yas hikâyesi değil, aynı zamanda dilin, anlamın ve varoluşun sınırlarını sorgulayan, kapsamlı ve cesur bir felsefi metinle yüzleşir.

Sessizliğin bir erdem olarak kabul edilmesi gerektiği halde, bu erdemin kendisine pek az yer açılıyor. Oysa bazen en anlamlı şey hiçbir şey söylememek. Bazen yalnızca birinin yanında olmak, birlikte susmak, birlikte ağırlaşmak, birlikte büyümek gerek. Li’nin de işaret ettiği gibi, yas bir süreç değil, bir durumdur. Üzülmek için izin verilen, bir vakit biçilen, sonra da “artık yeter” denerek geri alınan bir şey değildir yasın acısı. Yas, kişinin artık hayatı sonsuza dek başka bir biçimde yaşamaya başlayacağı bir eşiktir. O yüzden toplumun beklediği gibi “atlatılması” ya da “unutulması” pek de mümkün değildir. Yazar ısrarla bunun mümkün olmadığı gibi, en azından kendisi açısından arzu edilen bir şey olmadığını da dile getirir. Çünkü unutmak değil, taşımak gerekir. Sevgi ve gidene saygı bunu gerektirir. Yani radikal şekilde, tıpkı doğadaki şeyler gibi: sessizce, açıklamasız, tesellisiz... yalnızca büyüyerek. Farkında olarak: “Acelem yok, çünkü Vincent’ı ve James’i düşünmek için önümde, hayatımın sonuna dek her gün olacak.” Dolayısıyla yapılacak olan bir “devam etme” biçimi değil. Aksine, kayıpla birlikte yaşamayı, o kaybı her gün yeniden hatırlamayı ama onu yeniden mitoslaştırmadan, romantize etmeden, olduğu gibi tutmayı öneriyor. Bu yüzden de çocuklarının eşyalarına her gün dokunuyor; kaçmıyor hâlâ.

Kitap aynı zamanda hayatın kendisiyle ona dair soyutlamalarımızın ilişkisi üzerine de derin bir tefekkür. “Yazmak zor,” diyor yazar, “ama yaşamak daha da zor.” Bu söz, edebi bir alçakgönüllülük gösterisinden ziyade, derin bir varoluşsal gerçeğin itirafı. Yazarın iki oğlunu kaybetmesinin ardından kaleme aldığı kitaplar yasın iki farklı tezahürünü ortaya koyuyor: Biri duygunun coşkun nehri, diğeri düşüncenin dipsiz kuyusu. İlk kitap adeta bir iç döküşün edebi manifestosu gibi, kendiliğinden ve yoğun bir duygusal boşalımla yazılmış. Sanki yazar kelimelerin gücüne tutunarak acısını dönüştürmüş. Ancak ikinci kitap bambaşka bir mücadele alanı: Burada sözler susar, düşünceler derinleşir. Wittgenstein okuyan bir oğulun kaybı felsefi bir sorgulamaya dönüşür. Çünkü Vincent kelimelere, özellikle sıfatlara ve duyguları ifade etmeye düşkün ve genel olarak daha dramatik biriyken; James sessiz, mantıksal ve içe dönük biridir. James, Wittgenstein okuyor, özellikle son zamanlarında. Karşılaştırmalı edebiyat profesörü ve birçok ödül kazanmış annesine Wittgenstein okutan da o. Bu fark sadece çocukların kişiliklerine değil, Li’nin yazı tercihine de yön veriyor. Şöyle yazıyor Li:

Bu sabah, Tractatus Logico-Philosophicus’un girişini tekrar okudum. Şu cümlelerle başlıyordu:

“Bu kitabı belki de yalnızca, onda yazılanları çoktan düşünmüş olanlar –ya da benzerlerini– anlayacaktır. Öyleyse bir ders kitabı değildir bu. Amacına ulaşmış sayılır; anlayarak okuyan ve onda bir parıltı bulan tek bir insan bile olsa.’ James’in dilde bulduğu felsefi hazzı bilmek avutucuydu. Vincent’ın dilden aldığı haz ise başkaydı: Şiirsel, müzikal ve tenin ürpermesi gibi.”

Wittgenstein’ın Tractatus’un girişine yazdığı ve meşhur cümlelerini burada hatırlamakta fayda var (çeviri bana ait):

Bu kitap felsefe problemleriyle ilgilenir ve bana kalırsa, bu problemleri formüle etme yöntemimizin dilin mantığını yanlış anlamaya dayandığını gösterir. Temel mesajı kabaca şöyle özetlenebilir: Söylenebilen şey açıkça söylenebilir; üzerine konuşulamayana gelince, orada susmalıdır insan.

Yas böyle bir şeyse genel olarak, iki çocuğunu birkaç yıl arayla intihar ile kaybetmiş bir anne ne yazabilir? Yazar da bu sorunun cevabının olmadığını söylüyor. Böyle bir şey anlatılabilir değildir.

Yiyun Li

Dil ve felsefeyle bu kadar ilgili ve beş-altı dili iyi bilen bir gencin annesine cevap olarak sık sık ve sadece “Oh” demesi, ona dair tefekkürü de yazmayı da zorlaştırıyor. James’in annesine verdiği tek sözcüklük yanıt –“Oh”– kitap boyunca yankılanan bir sessizlik koduna dönüşüyor. Li bu tek kelimenin kaç farklı anlama gelebileceğini düşünüyor: “Anlıyorum”, “Anlamıyorum”, “Neden anlamıyorsun?”, “Beni rahat bırak”, “Devam et”… Tek bir sesin sayısız anlam taşıması hem annelik hem de yazarlık için anlatmayı güçleştirir; çünkü sözler çoğaldıkça anlam bulanıklığı artar. İşte bu karmaşanın tam ortasında Li’nin yas anlatısı yükselir; edebi ve felsefi referanslar, metnin süslemeleri olmaktan çıkarak onun yapısal temel taşlarına dönüşür.

Euclid’in matematiksel önermeleri ya da Shakespeare’in trajedileri yazarın yas sürecinde sığındığı tutamaklar haline gelir; her sabah yapılan küçük ritüeller –iyi bir kahve, atıştırmak, yürüyüşe çıkmak, Shakespeare’den bir perde okumak ya da Euclid’den bir sayfa çevirmek– “işe yarayan şeyler” listesindedir. Bunlar gerçek anlamda işe yarar, ama asla her şeyin eskisi gibi olduğu zamana geri döndürmez; öyle bir imkân yoktur. Radikal kabullenme dediği, bu gerçeğin bilinciyle işe yarar eylemlere devam etmektir: yazmak, gardırop düzenlemek, çamaşır yıkamak, alışverişe gitmek, çiçek dikmek… Sessiz, tekrarlı ve zihni boşaltan eylemler bunlar. Li, düşünmenin bile yorucu olduğu anlarda bu küçük eylemleri sığınılacak limanlar olarak kurgular; zihinsel karmaşadan kaçış bazen kelimelerden değil, bedenin düzenli devinimlerinden geçer.

Kısaca, bu kitabında Li anlatının temel aracı olarak dili değil, dile olan güvensizliği öne çıkarıyor. Öncekilere kıyasla daha radikal bir suskunluk ve kelime cimriliği söz konusu. Wittgenstein’ın felsefede dilin sorunlarını ortaya koyuşu gibi, Li de kitabıyla okuru şu sorularla yüzleştiriyor: Yasın, onu anlatmanın ve onunla konuşmanın asıl problemleri nelerdir? Acının bir dili var mıdır? Elbette yoktur. Peki yoksa, biz hâlâ onu anlatmak için neden bu kadar çok kelime harcıyoruz? Bu noktada, Li’nin dil ve anlatı üzerine kurduğu bilinçli mesafe hem kaybın ifadesindeki yetersizliği hem de yaşamanın zorunlu devamını güçlü biçimde yansıtıyor.

 

KİTAPLAR

  • Albert Camus, Sisifos Söyleni, çev. Tahsin Yücel, Can Yayınları, İstanbul, 1996.
  • Ludwig Wittgenstein, Tractatus Logico-Philosophicus, Translated by C.K. Ogden, Introduction by B. Russell, Kegan Paul, Trench, Trubner & Co., Ltd. London, (e-kitap) yayın tarihi: 22 Ekim 2010.
  • Yiyun Li, Akıl Ermeyince, çev. Serkan Toy, Sahi Kitap, İstanbul, 2022.
  • Yiyun Li, Bin Yıllık Dua, çev. Anıl Ceren Altunkanat, Domingo Yayınevi, İstanbul, 2016.
  • Yiyun Li, Things in Nature Merely Grow, Farrar, Straus and Giroux, 2025, 192 s.
Yazarın Tüm Yazıları
  • Things in Nature Merely Grow
  • Yiyun Li

Önceki Yazı

ELEŞTİRİ

Evvel zaman içindeki olaylar

“Meillassoux, fiziksel veya metafizik nitelikte olmayan, spekülatif bir matematiği 'Descartes gibi' icra etmeye çalışıyor. Mutlak olan ile matematik arasında 'sıkı bağları' yeniden kurmayı deniyor.”

ÖZGÜR TABUROĞLU

Sonraki Yazı

TARTIŞMA

Türkiye’de toplumsal düşünce ve romanda ideolojik yer değiştirme üstüne-III:

Romanın bilinçdışı olarak devlet

“Eğer devlet Hobbes’cu anlamda Leviathan’sa; birey Türk romanında, Yunus’un/Leviathan’ın karnında yaşar.”

HASAN BÜLENT KAHRAMAN
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist