Vüs’at O. Bener’in Dost kitabında üç taşra sıkıntısı izleği
“Belki de daha doğru olan, taşra sıkıntısını ancak yerlinin sıkışmışlığı ile, evini terk etmek zorunda kalmış yabancının yaşadığı yabancılaşma arasına gerili olan tel üzerindeki bir elektrik akımı olarak görmektir.”
Vüs'at O. Bener
‘50 sonrası öykücü kuşağını kendinden hemen önceki toplumcu gerçekçilerden ayırt eden temel karakteristiklerden bir tanesi bireyi anlatının merkezine yerleştirmiş olmasıdır. Bunun anlamı, okumuşluk bakımından toplumsal ortalamanın üstünde kalan yazarın artık bunu bir mahcubiyet vesilesi olarak addetmekten vazgeçmiş olmasıdır belki. Büyük şehirde yetişmiş, büyük ihtimalle yurtdışı görmüş Türk aydını onu anavatanın kültürel ortalaması üzerine yükselten donanımdan utanç duymanın saçmalığını fark etmiş, buradan kaynaklı sindirim güçlüğünün üstesinden gelme zamanının geldiğini yavaş yavaş ayrımsamaya başlamıştır.
Bu anlamıyla “taşra sıkıntısı” tabirini Türk aydınının kendine daha çok güvenmeye başladığı, toplumsal sorumluluk bilincini kendi kişisel gelişim iradesiyle uzlaştırmayı başardığı bir zihin dünyasının meyvesi gibi düşünmek mümkündür. Bir diğer deyişle, söz konusu ifade, içinden çıktığı dünyaya büyümüş olarak dönen bireyin toplumsal borçluluk bilincini yansıtmaya devam etmekten geri kalmadığının da altını çizer. Bu yeni bilinç, bireyin yeni kazanımlarını doğum yerinin geri kalmışlığını kendi insanı için bir kadere dönüşmekten alıkoyma iradesi olarak somutlaşır.
Vüs’at O. Bener’in 1952’de basılan kitabının aynı adlı ilk öyküsü “Dost”, daha 1950 yılında New York Herald Tribune ile Yeni İstanbul gazetelerinin düzenlediği bir öykü yarışmasında üçüncülük ödülü kazanır. Taşra sıkıntısı adı verilen görüngünün dostluk, aldatma ve cinsellik temalarıyla bezeli bir atmosfer dahilinde gündeme getirildiği bu öyküye, aynı mevzuyu başka şekillerde ele alan “Istakoz”, “Kömür” ve “Dam” gibi anlatılar eşlik eder. Bahsettiğim bu üç öykü, ‘50 kuşağı Türk öykücüleri için bir leitmotive haline gelen taşra sıkıntısının hiç de yukarıda çözümlemeye giriştiğim kadar masum bir görüngü olmayabileceğini idrak etmemize vesile olabilir.
“Istakoz”: Dost meclisinden taşan taşra sıkıntısı
Vüs’at O. Bener’in Dost kitabına dahil edilen ikinci öykü konumundaki “Istakoz”, taşra atmosferini alıştığımız şekilde bozkırda değil, deniz kenarında kurar. Hikâyenin anlatıcısı, memlekete bir süre sonra memur olarak dönmüş ya da oraya dışarıdan gelmiş bir yabancı hüviyetine sahiptir. Gümrük Muhafaza Memuru Ziya Efendi ise limana yanaşan teknelerin taşıdığı malın yüklenip boşaltılmasına refakat eden, eşraftan bir zat olarak karşımıza çıkar.
Dost
Everest Yayınları
Mayıs 2022
174 s.
Bu küçük öykü, bir yerlerden bulup buluşturduğu ıstakozu o akşam pişirmeye hazırlanan gümrük memurunun anlatıcıyı rakı eşliğinde yemeğe alıkoyma çabasını konu eder. Yemekten önce hafiften demlenmeye ve sigaralarını tellendirmeye başlayan iki adam, memurun kızının ateş yakmasını ve yemeği hazırlarken kullanılacak pamuğu getirmesini beklerler. Istakoz canlıyken kaynar suya atılmaz, arkasındaki delik tıkanmazsa, ona tat verecek olan iliğin boşalıp akacağını ve yenecek yemeğin hiçbir tadı tuzu kalmayacağını bu bekleme ânında öğrenir anlatıcı. Onun dehşete kapılmasına vesile olan bu önbilgi, gümrük memuru için oldukça sıradan bir malumat niteliği taşır.
Kızın gereken hazırlıkları yaptığı bu süre zarfında gümrük memurunun anlatıcıyı tüm tanıdıkları içinde ayrı bir yere koyduğunu öğreniriz. Bunun nedenini ise, yüzündeki yara izini onu hiç rahatsız etmeksizin görmezden gelebilmiş olanın sadece anlatıcı olması olarak açıklar. Başkalarının ona baktıklarında yaşadıkları garipsemeyi en azından gözlerinden okumak mümkünken, onun “gözünün bebeği” bile oynamamıştır. Reşat Bey’in Ziya Efendi tarafından bu kadar seviliyor olmasının asıl nedeni budur ve onun, en azından başlangıçta, kendisiyle gurur duymasına yol açar.
Bu konuşmadan hemen önce yanlarına gelmiş olan Ziya Efendi’nin kızını ne kadar sevdiğini söylemek ister anlatıcı gümrük memuruna. Hatta bununla da kalmaz, adamın kendisine duyduğu muhabbeti de ifade etmek ister onun yüzüne karşı. Ama bu halis duygular, içinde ifade edilmeden kalır.
Istakozun başına geleceklerin konuşulmasını takiben anlatıcının duygularının değişmeye başladığını gözlemleme şansımız olur. Kızı üzerinden babaya duyduğu sevgiyi düşünüp içi ısınmış olsa da, anlatıcı, gümrük memurunun kendisini biraz saf salak bulup bulmadığından şüphelenmeye başlar. Öyle ya, o yaralı suret karşısında bunca zaman gözünün bebeği bile oynamamışsa, bu gümrük memurunun nezdinde sadece bir saflık, güçsüzlük göstergesi olabilir.
Jale Özata Dirlikyapan, Kabuğunu Kıran Hikâye adlı kitabında, taşra sıkıntısı izleğini Vüs’at O. Bener’in o olmasaydı hiçbir şekilde yazamayacağını beyan ettiği psikolojik bir görüngüden, yani “takıntı”dan ayrı düşünme eğilimindedir. Yazarın yaptığı bir söyleşiyi referans alan Dirlikyapan, Reşat Bey’in maruz kaldığı bu duygu durumu değişikliğini ve gark olduğu içsel sorgulamayı “hastalık derecesindeki saplantı”, yani kişisel bir zaaf olarak değerlendirir.[1]
Bu noktada okuyucuya düşen, bir hayvanın canlı canlı haşlanacak olmasının yarattığı olumsuz duyguyu öyküye konu olan paranoyakça tutumla iç içe geçirmeye, birlikte düşünmeye çalışmaktır. Bir canlının maruz kalacağı böyle bir işkence, kendini muhtemelen onu yemeğe hazırlanırken tahayyül edecek olan okuyucuda belli bir suçluluk duygusu ve huzursuzluk üretir. Bu huzursuzluğun taşra eşrafından birinin yapacağı övgüye bir alaycılık karışıp karışmadığından şüphelenmekle ne alakası vardır? Bu öykünün künhüne varabilmek için sorulması gereken temel soru bu olabilir.
Dost,
Seçilmiş
Hikâyeler
Kitapları,
1952.
Gümrük memurunun bir hayvanı canlı canlı pişirmeden önce takındığı rahat tavır, onun Reşat Bey’i, yani anlatıcıyı kendi yüzündeki yara izi hakkında konuşmaya davet ederkenki pervasızlığıyla koşuttur. Ona muhtemelen tuhaf bir görünüm veren suratındaki façaya neden olan doğal nedeni, insanlar için lezzetli bir yemeğe dönüşmeye yazgılı olan ıstakozu canlı canlı kaynar suyun içine gönderecek olan nedenle aynı terazide tartıyor gibidir Ziya Efendi. Istakozun başına gelecekleri dramatize etmek ne kadar zayıflık belirtisiyse, böyle bir yüz karşısında şaşkınlığını ustalıkla gizleyebilmek de bir o kadar doğallıktan uzak ve korkakçadır.
Taşradan çıkan ses, oraya yeni gelmiş ya da geri dönmüş olan yabancının yüzüne belli bir medeniyet kuşağının samimiyetsizliğini vurmaktadır adeta. Taşranın ötesinde yaşandığı düşünülen modern toplumsal hayatın ve bu hayatı düzene koyan toplumsal kodların taşralının daha yakın durduğu doğayı görünmez kılmış olmasına göndermeli bir sitemdir Reşat Bey’in gümrük memurunun söylediklerinden anladığı. Bu boş bir kuruntu, bir kapris, ya da yazarın kendi ağzından çıktığı gibi basit bir “takıntı” olmayabilir. Dirlikyapan’ın da öylece kabullendiği bu yorum, taşra sıkıntısını doğayı unutmuş burjuvayla, hâlâ bir yönüyle doğal düzene bağımlı olarak yaşamaya devam eden taşralı arasındaki çatışmadan doğan sancıdır.
Birinin ironi üzerinden dışavurduğu eziklik, diğerinin suçluluk duygusu ve kapıldığı paranoyada yansımasını bulur.
“Kömür”: Merhamet fazlasıyla birlikte gelen taşra sıkıntısı
Vüs’at O. Bener’in Dost kitabına koyduğu dördüncü öykü “Kömür”, taşra sıkıntısı atmosferini yaratmak için Anadolu’ya gitmekten çok, anlatıcıyı yaşam koşulları kendisinden çok daha zor olan kömürcü çocuklarla karşı karşıya getirir. Belli bir yaşam standardını tutturmak için çok zor işlere girişmek zorunda olmadığı anlaşılan anlatıcı, evlere kömür taşımak için kendi aralarında acımasız bir rekabete girmekten başka şansı olmayan çocukların arasında bulur kendini.
Aldığı kömürü kömürlükten yukarı kattaki evine taşıtma işini ucuza getirmek üzere bu işi yapan çocukları bulması öğütlenen anlatıcı, içine girdiği yoksul bir mahallede kavga eden küçük hamallarla karşılaşır. Etraflarına toplanmış olan kalabalık küçük dövüş horozlarını teşvik etmekte, yarattığı heyecan dalgasıyla anlatıcıyı da etkilemeyi başarmaktadır. Çocukları ayırmak için yanındaki seyircilerden birini uyarma ihtiyacı hissettiğinde aldığı yanıt, çocukların buna alışık oldukları, dolayısıyla endişelenmeye gerek olmadığı yönündedir. Ekmek parası için fiziksel olarak karşı karşıya gelmesi gereken küçük çocuklar, fiziksel güç kullanmayı gereksiz kılan bir yaşam standardına kavuşabilmiş olan anlatıcıda bir eziklik duygusu uyandırırlar. Söz konusu yanıtı verenin kendisini “yufka yürekli” sanmış olma ihtimali karşısında dertlenmesinin nedeni budur.
Gerçekten de, “Istakoz”da karşımıza doğaya yakınlık üzerinden çıkan taşralı yaşam tarzı, bu hikâyede çıplak doğaya mal edilmesi gereken fiziksel mücadele ve kavga etme zarureti üzerinden tekrar önümüze gelir. Bir hayvanı canlı canlı haşlamak ve yüzündeki yara izini neredeyse onu umursamayacak kadar kabullenmiş olmak yanında, küçük yaşında kavgaya girip kanayan burnunu önemsemeksizin ekmeğinin peşinde olmaya devam etmek… Tüm bunlar medeniyetin dışında kalmış doğa alanında bir silah olarak iş görmeye devam eden erkekçe tavrın ve kaba kuvvetin indirgenemez değerine gönderme yaparlar.
Dost, Vüs'at O. Bener, Yeni İstanbul gazetesi, 19 Ağustos 1950.
Eve vardıklarında hamal çocuk küfesinin dibinde annesinin oraya koymuş olduğu birkaç parça kömürü gösterir anlatıcıya ve onu peşinen töhmet altında bırakacak olan şu cümleyi kurar: “Bu kömür benim abi, bak da…” Bu söz ucuz çocuk emeğinden faydalanmayı kendine yedirebilmiş olan anlatıcının kendini kötü hissetmesine neden olur. Çocuk, modern hayatın ikiyüzlü kodlarında kaypaklaşmış olduğu izlenimi veren anlatıcıdansa, kendisiyle mertçe kavgaya girdiği arkadaşlarını tercih edeceğini hissettirmiş olur böylelikle. “Istakoz” öyküsünde okuduğumuz saplantılı sorgulama burada bir kez daha karşımıza çıkar. Yazar onu mertlikten uzak bulan yerel üzerinde nasıl bir intiba bırakmış olacağını düşünüp hayıflanırken, taşra sıkıntısının ihmal edilmemesi gereken bir veçhesini de göz önüne sermiş olur.
Ne var ki, yufka yürekli ya da dolandırıcı olarak görülme ihtimalinin yarattığı ruhsal ağırlık, hamal çocuğun evdeki kömür deposunun kilidinin çok da sağlam olmadığını fark etmesiyle birlikte yerini tekrar küçük hesaplara bırakır. Kavga ederken yırtıcılığına tanık olduğu bu oğlan acaba bir gece gelip kendisinden kömür çalacak mıdır? Vüs’at O. Bener anlatıcının aklından bunları geçirttikten sonra, onu yaşadığı iç hesaplaşmanın sonucu olarak bu ihtimale boş vermeye sevk etmez. Bir miktar hesap yaptıktan sonra, hamala depodaki kömürü garantiye alacak ama çocuğu da memnun edecek ekstra bir ödeme yapar. Sorun artık çözülmüştür, endişeye mahal yoktur.
Anlatıcının yaşadıklarından çıkardığı dersi hayata geçirmesine izin vermez yazar. Sosyo-ekonomik koşulların aynı kalmaya devam ettiği bir atmosfer dahilinde kişinin anlık ahlaki sorgulamalar yapması hiçbir şeyi değiştirmez. Bireyin kendinde bir devrim yapmasının imkânsızlığı ölçüsünde de, taşra sıkıntısı onu buraya kadar ele aldığımız anlamıyla var olmaya devam eder.
“Dam”: Sıkıntı yaratan taşradan alınan intikam
Naci, yerlisi olduğu ilçeye muhtemelen memur olarak atanmış olan anlatıcı konumundaki Kerim’in iyi arkadaşlarından biridir. Bir gün evinin yakınlarından geçerken Kerim tarafından bir çay içmeye davet edilir.
Sohbet ederken Naci’nin gözüne evin karşısındaki inşaatta çalışan bir adam takılır. Bunu fark eden Kerim, dönmekte olan sohbeti yarıda keserek çalışan kişinin inşaattan düştüğünü söyler. Bu bir şaka olsa da, Naci’yi beklenmedik şekilde etkiler. Yüzü sararan genç adam, yaptığı şakanın yersizliğinden ötürü anlatıcıya sitem eder.
İkili bir süre sonra Ayvalık’a inip orada bir gece geçirmeye, biraz eğlenmeye karar verirler. Kalkacak otobüse yetişmek üzere yola çıktıklarında, anlatıcı yanlışlıkla üzerine bastığı bir kurbağayı öldürür. Bu durum karşısında inşaattan düşen adam şakasına verdiği tepkinin bir benzerini veren Naci’ye Kerim’in yanıtı şu minvaldedir: “Yürü canım, ne bakıyorsun işte, bacağı koptu.” Arkadaşının duygusal tepkilerini tiye alarak ona Ayvalık’a vardıklarında yapacaklarının yolunu açmış olur.
Ayvalık’ın otellerinden birinde oda tutup eğlenmek üzere bir sahil gazinosuna giden ikili, girdikleri mekâna uygun kıyafetleri ve yanlarında yeterince para olmadığını fark edip huzursuz olur. Yerelin yüksek sosyetesi tarafından istila edilmiş olan mekânda zar zor bulabildikleri bir masaya otururlar. Kerim bu tip ortamlara taşralı arkadaşından daha alışık görünmektedir. Naci’nin taşralılığını dışavuran huzursuzluğunu fark ettiği anda ise, yan masanın sipariş ettiği votkayı ve kuruyemişi aşırır. Komşularına fark ettirmeden alıverdiği votkayı kendi bardaklarına paylaştırırken arkadaşının yüzünde kayıp giden heyecan dalgasını fark etmek ise Kerim’in keyfini bütünüyle yerine getirmiş olur. Artık amacına ulaşmıştır.
Taşındığı taşra kasabasının gündelik rutini içinde kendini sıkışmış hissetmesi gayet muhtemel olan anlatıcı, kopup geldiği dünyanın kodlarına daha yakın duran bu atmosfer içinde kendini yanındakine göre daha rahat hisseder. Daha rahat hissetmekle de kalmaz, rahatını kaçırmış olan taşradan intikamını almak üzere arkadaşını kullanmaya karar verir. Öykü, votka çalma kararını alırken anlatıcının içinden geçtiği zihinsel süreçlere takılmaz elbet. Sahne sadece icra edilen eylemin basit bir tasviri olarak sunulmakla kalırken, sunulan bu küçük olayı şerh etmek okuyucuya bırakılır.
Naci’ye böyle bir endişe yaşatmak Kerim’in ona olan garezinden kaynaklanmaz. Onun derdi daha çok orada olmanın kendisini soktuğu sıkıntının öcünü bütün olarak taşranın kendisinden almaktır. Yukarıda bahsini ettiğim iki öykü doğayı unutmuş görünen küçük burjuvaya eziyet ederken, bu öyküdeki anlatıcının derdi toplumsal hayata yabancı konumundaki taşralının şahsında bütün bir taşrayı yargılamaktır. Gittikleri sahil gazinosunun dışında kendini her an deplasmanda hissetmiş olması muhtemel olan Kerim, söz konusu mekâna girdikleri andan itibaren artık ev sahibi hüviyetine bürünmüş olur. Arkadaşını sudan çıkmış balık gibi görmeye başladığında aklına gelen ilk şey ise onu iyice tedirgin etmek olacaktır. Naci, Kerim’in taşradan intikam almaya hazırlandığı bu anda ister istemez günah keçisine dönüşmüş olur.
Sonuç: Karşılıklı intikam olarak taşra sıkıntısının diyalektiği
Yazıyı kapatmaya hazırlandığım bu sonuç bölümünde sormak istediğim soru şudur: Taşra sıkıntısı taşrada doğmuş olanın yabancıya yansıtmaktan kaçınamadığı sıkışmışlığa bağlı hıncın mı adıdır, yoksa bu hınca maruz kalmaktan kaçınamayan yabancının içine düştüğü kapana kısılmışlık hissinin mi? Belki de daha doğru olan, taşra sıkıntısını ancak yerlinin sıkışmışlığı ile, evini terk etmek zorunda kalmış yabancının yaşadığı yabancılaşma arasına gerili olan tel üzerindeki bir elektrik akımı olarak görmektir. Bu bizi taşra sıkıntısının diyalektiğinden bahsetme zaruretiyle karşı karşıya bırakır.
Nurdan Gürbilek, Yusuf Atılgan’ın edebi yönelimini öğrencisi olduğu Ahmet Hamdi Tanpınar’ınkiyle kıyasladığı bir makalesinde, ustanın yazısındaki açıklığa kıyasla Atılgan’ın kapalı bir tarza sahip olduğunun altını çizer.[2] Tanpınar’ın uzun cümleleriyle karşıtlık meydana getiren kısa cümleler ve bu cümleler nedeniyle de akıp gidemeyen bir metnin müellifi olarak Atılgan, ruhsal sıkışmışlığı ve dünyaya fırlatılmış olmanın getirdiği varoluşsal yabancılaşma duygusunu cisimleştirebilmek için yapar yazınsal üretimini.
Taşra sıkıntısının mümkün olabilmesi için ufukta ya da ötede duran merkez olarak büyük şehrin var olmak zorunda olduğunu söylerken gayet haklıdır Gürbilek. Eğlencenin, cinselliğin ve kendini gerçekleştirebilmenin kaynağı olarak toplumsal yaşamı temsil eden büyük şehir, periferde kalanı bir özlem ve pişmanlık duygusuyla doldurur. Taşrada doğmuş olanı olduğu kadar oraya büyük şehirden çalışmak için gelmek zorunda kalmış olanı da etkisi altına almaktan geri kalmaz.[3]
Yazının ilerleyen bölümlerinde taşra sıkıntısı kavramına ilişkin olarak yürüttüğü çözümlemenin rotasını beklenmedik bir yöne çevirir Gürbilek. Eleştiri oklarını bütünüyle Aylak Adam’a doğrulttuğu pasajlarda, taşrayı özlemle peşine düşülen ve anneyle karakterize olunan saf ve temiz duyguları barındıran merkezin dışı olarak düşünmeye başlar. Annenin kaybını bir süreliğine telafi etmiş olan ama bir süre sonra babanın cinsel arzusunun nesnesine dönüşüp kirletilen teyze, C.’nin roman boyunca bütün kadınlarda kendisini aradığı yuva olarak karakterize edilir. Yazar bizi, taşra sıkıntısını kaybedilmiş annenin acılı arayışına indirgemeye davet eder.[4]
Benim buraya kadar geliştirmeye çalıştırdığım taşra sıkıntısı yorumu, anneden kopmayı başarıp eğlencenin merkezine doğru yola çıkamamanın getirdiği sıkışmışlık hissiyle alakalıdır. Dolayısıyla, Nurdan Gürbilek’in ana rahmine dönme özlemi çağrıştıran bu son yaklaşımından ziyade, eğlencenin ve cinselliğin taşrasında kalmışlıktan bahsederkenki akıl yürütme tarzına daha yakın durduğumu belirtmem gerekir. Zira taşra sıkıntısı, Hegelci anlamıyla, ailenin dışına çıkıp toplum tarafından tanınma ve kabul edilme ihtiyacının doyurulma ânının gecikmesiyle ortaya çıkan varoluşsal bir durum olmaya daha yakındır.
Sıkıntının kaynağı olarak taşralının yabancıya olduğu kadar yabancının taşralıya yaptığı nazireden de bahsetmek şarttır: Doğmayı, annenin eteğinden ayrılıp dışarı çıkmayı reddedip konfor alanına bağlı kalmakta ısrarlı olana yapılan meydan okuma, taşra sıkıntısının temel yakıtı olarak düşünülebilir. Şehirli için davet edildiği dışarı doğayken, şehirlinin taşralıyı yönlendirdiği dışarı toplumsal yaşamdır. İlki için ana rahmi işlevini görenin toplumsal yaşam olduğu düşünülebilecekken, ikincinin içinden çıktığı batın doğanın kendisidir. Bu anlamıyla iki taraf da diğerini kendi dışarısına çıkmaya zorlayacak hamleler yaparak, taşra sıkıntısını zıt kutuplardan beslemiş olurlar.
İnsan kendini kendi konfor alanının dışına çıkarak kanıtlar. Taşra sıkıntısı fenomenini, toplum ve doğadan müteşekkil olan iki zıt kutbun karşı kutupta bulunsalar nelere sahip olabileceklerini, dolayısıyla olduğu yerde olmakla kaybettiklerini hesaba katan duygusal bir ağırlık ve pişmanlık olarak nitelemek mümkündür.
NOTLAR
[1] Jale Özata Dirlikyapan, Kabuğunu Kıran Hikâye: Türk Öykücülüğünde 1950 Kuşağı, İstanbul, Metis Yayınları, İstanbul, s. 77-78.
[2] Nurdan Gürbilek, “Taşra Sıkıntısı”, Yer Değiştiren Gölge içinde, İstanbul, Metis Yayınları, İstanbul, s. 42-68.
[3] A.g.e., s. 52.
[4] Şöyle yazacaktır Gürbilek: “Kayıp annenin yerine konan Zehra teyze, babanın “Çocuğu yatır!” buyruğuyla bölünen ilk aşk, sokaktaki şaşı orospuda bu ilk deneyimi tekrarlama isteği... Bütün bunlar da bir taşradır; içsellik denen şey, iç dünya denen şey de bir taşradır, bir dıştır aslında: Hiçbir zaman dile getirilemeyecek bir iç’in, çocuğa “temiz, güzel yüz” imgesini bahşeden ilk yaşantının yıkıntısından oluşmuş bir taşra. Öfkenin, o ertelendiğinde sıkıntının kaynağı da burada: Bundan sonra yaşanan her şey, hiçbir zaman diriltilemeyecek bir merkezi yaşantının taşrasında kalacak. Aylak adam Zehra teyzesinin rahat, yumuşak göğsünü; ana kucağında simgesini bulan bütünlüğü, cinsellikle lekelenmemiş “temiz, güzel yüz”ü hiçbir zaman bulamayacak. Giriş cümlesinin okurda uyandırdığı umudun aksine Aylak Adam bir imkânın değil, bu imkânsızlığın romanı olarak son bulur.” A.g.e., s. 56.
Önceki Yazı
Macar edebiyatının kırılma ânı:
Géza Ottlik ve Sınırdaki Okul
“Yazarın anlatısında askerî okul salt bir eğitim kurumu değil, imparatorluk mirasının etnik ve dinsel çeşitliliğini ideolojik ve normatif yönde homojenleştiren bir 'disiplin atölyesi'dir.”
Sonraki Yazı
Yeni Dünya İncili'nden:
Paskalya pazarı akşamı bir mucize
Günümüz Fransızca edebiyatın en güçlü yazarlarından biri olarak değerlendirilen Maryse Condé'nin Yeni Dünya İncili adlı romanı önümüzdeki günlerde Şirin Erkan Leitao çevirisiyle Bilgi Yayınevi tarafından basılacak. Romanın ilk sayfalarından kısa bir alıntıyı Tadımlık olarak sunuyoruz.