Van Gölü kıyısındaki o Lojman’da da
Et Yiyenler Birbirini Öldürsün!
“Herkes olabilen, herkese karışabilen, o karışım/bulamaçtan belli belirsiz şekiller çıkarabilen, kendisini başkalarında 'eline yüzüne bulaştıran' bir yazardır karşımızdaki. İnsanları roman kahramanı olacağına pişman eder, onların bütün kirli çamaşırlarını, iç-dış çatışmalarını, maruz kaldıkları ve elbette sebep oldukları zayiatı zerre acımadan, sıkıntıyla not eder.”
Ebru Ojen
Ebru Ojen “/”dır.
Et Yiyenler Birbirini Öldürsün’ü ardımızda bıraktığımız zamanları ve insanlığa inancı tanımlayan o saf, ideal bütünlüğün yazarda uğradığı kaybın, gelecek tasavvurlarının yarattığı hayal kırıklığının en büyük kanıtlarından biri olarak okumak mümkün. Ebru Ojen’in dik dik baktığı veya diklendiği, meydan(larını) okuduğu zamanların, sözde “insanlık”ın karşısına yerleştirdiği zamanın dili/hikâyesi “/” işareti ile maluldür; zıddıyla yana yana durur, müphem, bölük pörçük, çat pat, kaypaktır: Modernizmin yere sığdıramadığı, göklere çıkardığı o kutsal “birinci tekil şahıs”ın tam da şimdi, bu topraklarda sallantıda olduğunu, karşıtına (o korkunç “herkes gibi”ye) dönüşmeye hazır olduğunu anlatır. Ojen okuru kavramlardan, duygulardan, vasıtalardan, göstergelerden, şey’lerden şüphe duymaya çağıran yazarlardandır.[1] Ne de olsa Hep aynı şeyleri yapmak insanı deli eder. Bir “fark” olmalıdır, kıl payı da olsa, bir yerlerde; insanı o her şeyi eşitleyen, normalleştiren, erkek-kadın, Doğu-Batı, Şark-Mark, aşk-nefret, şiir-roman, ölüm-hayat, sevimli-tiksinç gibi kategorik seçimlerden veya kâbuslardan uyandıracak bir “fark”; olup-bitiyormuş gibi davranan her neyse/kimse o, işte ona yaşlı bir bunaktan başka olmadığını hatırlatacak bir fark. Bunak durmadan cızırtılar çıkarıyordu.
Ebru Ojen “fark”tır.
Çünkü tam da burada, tam da bu anda, bu mahallerde (İstanbul’da veya Van Gölü kıyısındaki bir Lojman’da) ne yalnızlık yalnızlıktır ne de aşk aşk. Mutluluk, ahenk gibi yanılsamalara kapılmış şeyler, Ojen’in romanlarına, kendilerini inkâr etmeye bir son, en azından bir mola vermek; hakikatlerini, yüzlerini, içlerini itiraf etmek için gelmişlerdir. Ojen’in her Allah’ın günü enkazlarına yenilerini ekleyen bu dünyanın küllerini yutmaya niyeti yoktur; homo deus’a dönüşen, Tanrı gibi davranan, yani dışkılayan, batıran bir varlık olduğunu unutan insanın çürük iyi niyet gösterilerine, umut dolu, müzikal vaatlerine, bozulmak üzere ilan edilen seri ateşkeslerine karnı toktur.
“Böcek hedefini şaşırmış olmalıydı, beklenmedik şekilde alnımın tam ortasına çarptı. Bütün o hüzün, duygusal yoğunluk, varlık ve yokluk arasında gidiş gelişler bir anda sürpriz bir çarpışmayla yok oldu.”
Ebru Ojen “Cehennet”tedir.
Anımsamak mıdır unutmak mıdır, cehennem olan? (Elbette bir Ece Ayhan olsaydı, çıkar ve “Ne cehennemi ne cenneti, Cehennet o Cehennet” diyerek lafı/kafayı saflarımızın, gedik(li)lerimizin tam ortasına kordu.) Peki ya edebiyatın hangi cehennete kadar yolu var? Peki bu, hakikatte gizliden gizliye veya herkesin gözü önünde birbirleriyle sürekli cilveleşen, sözde ikilikler/karşıtlıklar diyarında roman roman mıdır? Dahası, her roman tamamlanmak, bitmek zorunda mıdır? Romanlarda bölüm sonları bıçakla kesilir gibi bitmez diye bir kaide mi vardır? (Ojen’in romanlarından bir bölümün sonu: Denize ulaşmaya çalışan küçük kaplumbağalar gibiyim. Her an bir yengeç veya martı beni yiyebilir. Bu saçma olasılıklar, tesadüfler can sıkıcı.) Yazar okurun, edebi geleneklerin huyuna suyuna gitmek zorunda mıdır? Romanda cümleler sarkmaz, bozuk çalmazlar mı? Ya bölümler? İlla ki sıralarını mı bilmeli, 11’den sonra 13 gelemez mi?[2]
İsyan eden, öfkeyle patlayan, “bi’ güzel” deliren, yaralarını, çatlaklarını genişleten bir edebiyattır Ojen’in Et Yiyenler Birbirini Öldürsün’de (bendeki kısaltması: EY!BÖ!) sergilediği ve sonra da Lojman’da (bir parça durulmuş, olgunlaşmış, yoğunlaşmış hallerle) sürdürdüğü: Köyde birkaç ay öğretmenlik yapmış, sonra aniden ortadan kaybolmuştu. Delirdiğini söylüyorlardı. Annesini kestiğini duymuştu birilerinden. Ne yüce insan!
Ojen edebiyata (kim bilir kimlerin, nelerin, nerelerin) ciğerlerini okumaktan gelmiş gibidir; her şey sanki onda adeta tecrübe ile sabittir: “Altına tapar fakirler.” Masumiyetlere kanmayın, her an zorbalığa dönüşebilirler, der gibidir. Keza dünyadan (Türkiye’nin batısından) kopmuş bir Lojman’da anne ve bacak kadar kızı kaçınılması mümkün olmayan, “mutlak bir yalnızlık”ta birbirlerine düşman kesilebilir, birbirlerini öldürebilecekleri fırsatları yana tutuşa bekleyebilirler – o işi adı konmamış, gücünü adsızlığından, yanlış yerde ve zamanda doğmuşluğundan almışa benzeyen varlık halledecektir.
Okur Ojen’in romanlarında kendini rahatlatma, bir manaya fit olma imkânlarından yoksundur; yapacağı tek şey, tıpkı romanlarının kahramanları gibi, durmadan gerilmektir. Okurun payına düşen, neredeyse öylesine, nedensiz, “Hiç yok”tan çıkmışa benzeyen, gerçekte ise “çoktan” orada, göz önünde durup duran o vıcık ve (belki de en korkuncu) doyurucu dehşetin karşısında teslimiyetten farksız bir hayrete düşmektir.
Ebru Ojen terstir.
Ojen’in yapıtlarından bahsederken, Barthes’ın Doyuma ulaştıran metin: kaybetme duygusu veren, okurun rahatını kaçıran (belki biraz da iç sıkıntısı yaratan), tarihsel, kültürel ve psikolojik dayanaklarını sarsan, zevklerindeki, değerlerindeki ve anılarındaki karanlığı bozan, dille arasındaki ilişkiyi krize sürükleyen bir metin tarifine[3] başvurmak mümkündür... Ojen’in bilerek ya da –ki bana sorarsanız, en güzeli, en makbulü hiç kuşkusuz– bilmeden, safiyane yarattığı anlatı evrenini, bir başka oyunbozan, modernlik-bükücüsü Kafka’nınki ile tokuşturmak mümkündür.[4] İkisi de “dünyaya/ dünyadakilere karşı hiçbir gerçek beyanatta bulunamazsınız, bulunmaya kalkışırsanız tuzunuz kurur, dünyaya benzersiniz, saçmalarından biri olursunuz” der gibidir. Senin gibi. Senin gibiyim ben, içten pazarlıklı, şerefsiz. İyi insanım, parlıyorum geceleri.
Lakin Ojen’in EY!BÖ!’de ve Lojman romanlarında, içinde (yaşadığımız değil) öldüğümüz bu hayatta tarif ettiği, andırdığı Kafka, bizim bildiğimiz o eski, mahcup Kafka değildir. Sanki aradan geçen uzun yıllar, (T.C. vatandaşı Ojen’de vücuda gelen) Bohemya vatandaşı Kafka’yı çok başkalaştırmış, tanınamaz hale getirmiştir; ona bir lanetlik, huysuzluk, şirretlik (belki de eşittir direnç) katmıştır. Kafka’daki gündelik ve (“olaylar”ın “vuku bulduğu” dağınık mekânlarla tezatlık yaratan) oldukça “derli toplu” dil/ifade/sayıklama, Ojen’de, bilhassa EY!BÖ!’de, üçüncü sayfa haberlerini kederle yankılarcasına, ortalığı dağıtmak, gerekirse kendi vücuduna, daha da ileri giderek okurunkine sokulup çıkarılmak üzere bıçkınlaşmış, keskinleşmiştir. Edebi tertiplere, düzenlere hiç kuşkusuz kafa tutmaktadır. Ne de olsa 21. yüzyılda ahval ve şerait “korkunç” değişmiştir.
Kafka’nın kahramanları dönemin ruhu (başta mimari, bürokrasi, devlet, edebiyat, sistem, tavır, konum, mekân) tarafından tıkınılırken, Ojen’inkiler direnir, o ruhu tıkınmaya cüret eder. Ojen şeylerin tabiatını, barındırdıkları siyaseti hunharca, acımasızca ilan eder: ekseri Batılılar/Batılılaşmışlar için Doğuda, mesela Van Gölü kıyılarında kurulan lojmanlar şiirlerle beslenmeye, sevişmeye gelen ruhların, anıların mutlu mesut barınağı olmadı, asla olamazlar.[5] Lojman’da metaforlar/imgeler metafor/imge olmaktan çıkar, siyasi bir kararın/manzaranın eseri dehşetli bir varlığa dönüşür, ayaklanır, önüne gelen herkesi yutup dondurmak üzere canlanırlar.
Ebru Ojen sıkıntıdır.
Kafka Prag’da, hayattadır, hayatta kalmıştır; Ojen ise İstanbul’da hayatta kalmaya çalışmakta, eşine az rastlanır bir samimiyetle dünyaya doğru, pekâlâ evrensel “imdaaat” çığlıkları atmaktadır. “… Benim de hayallerim vardı. Binaları teker teker yıkacaktım. Şehirleri yıkacaktım. Uygarlığı yıkacaktım. Olmadı işte! Çok cesurdum! Çok tutkuluydum! Bak şimdi ne haldeyim, paran için sana yalvarıyorum. Benim uygarlığı değil, uygarlığın beni yıkışını izliyorum. Ağladım. (…) Bana inanmıyordu.”
Herkes olabilen, herkese karışabilen, o karışım/bulamaçtan belli belirsiz şekiller çıkarabilen, kendisini başkalarında “eline yüzüne bulaştıran” bir yazardır karşımızdaki. İnsanları roman kahramanı olacağına pişman eder, onların bütün kirli çamaşırlarını, iç-dış çatışmalarını, maruz kaldıkları ve elbette sebep oldukları zayiatı zerre acımadan, sıkıntıyla not eder. “Sıkıntı”dan geberen bir edebiyattır yaptığı, kahramanları gibi, pasaklı, savruk, asabi, hırçın, deli(likle) dolu.
Sonsuz bir tedirginliğin anlatıcısı Ojen, bize ve/veya şeylere, insanın/insanların içine/içlerine doğan kötü hislere ramak kaldıklarını hatırlatır. “Bu sessizlik katilin adını söylüyor bize zaten!”
NOTLAR:
[1] Tam da burada Süreyyya Evren’i anımsa(t)madan geçmek olmaz. Ojen’de “öfke” olarak yüzeye çıkan şey, Evren’in romanlarında “kendini ironide dile getiren, en samimisinden bir şaşkınlık”tır.
[2] Ekim 2017, Edebi Şeyler basımından söz ediyorum. Everest’teki basımında 12. Bölüm var mı, bilmiyorum.
[3] Cem İleri’nin yazısından ilhamla. Bkz. Cem İleri, "Punctum Olarak Okuma", Punctumdergi.com
[4] Hemen gerilmeyelim! Ebru Ojen “Türkiye’nin Kafka’sı” değil. Neden olsun ki! Böyle bir derdin mevcudiyetine dair ortada bir emare de yoktur. Öte yandan, son zamanlarda “Türkiye’nin Kafka’sı kim?” fetiş sorusunu sıklıkla, hayretle işitiyorum. Verilen cevaplara gamla gülüyorum. Türkçe yazanları yüzyıllardır, inatla illaki Batı’nın bir şeysi olmaya zorlamanın, fallik döneme saplanıp kalmış arzularımızın elim semptomlarından biri olduğunu düşünüyorum; ne eksik ne fazla, o kadar. Rahmetli Sennur Sezer de (öylesine, sebepsiz) şair Mihri Hanım’ı “Türk Safo’su” olarak tanıtan bir anlatı kaleme almıştı. İzmir Konak’taki Çınar Sineması da ilk açıldığında “Balkanların En Büyük Sineması” olarak ilan edilmişti. Vesaire.
[5] Eminim ki, bir zaman gelecek ve birileri Lojman ile Ferit Edgü’nün Hakkari’de Bir Mevsim romanlarını karşılaştıracaktır.
Önceki Yazı
18. Uluslararası İşçi Filmleri Festivali:
“Daha eşit bir dünya için sinema”
İFF'ye dair sorularımızı yanıtlayan, festivalin düzenleme komitesi üyesi Sevim Işık Bäro: “İşçi ve emek konulu filmleri seyirciyle buluşturmak, önceliğimiz. Ama toplumsal cinsiyet eşitliği, insan, çocuk hakları, kent ve doğa mücadelesi temalı filmlere her yıl mutlaka yer veriyoruz. Bir de bu topraklarda üretilmiş iyi bağımsız sinema filmlerinin önünü açmak gibi bir hedefimiz var.”
Sonraki Yazı
Nick Montgomery ve Carla Bergman:
“Faşizm, pençesindekilere iyi geliyor.”
“İyimser bir kitap yazmak istemedik. Bizim için iyimserlik, işlerin iyiye gideceğine olan güvenle ilgilidir. Bir sonuç hakkında iyimser olmak, genellikle istenen sonucun gerçekleşmeyeceğinden korkmak anlamına gelir. Sevinç farklıdır, çünkü daha iyi bir gelecek vaat etmez: 'Şimdi ve burada' bir dönüşüm sürecinin adıdır.”