• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Üslûplar üzerine

Bilge Karasu'nun Forum dergisinde 15 Şubat 1955'te G.A. imzasıyla yazdığı bu eleştiri, üç filme dair: Roma Tatili, Hoffman'ın Masalları, Kanada'da Ulaşım. Forum dergilerini tarayarak yazıyı bulan Serdar Soydan'a teşekkür ederiz. 

Roma Tatili'nde (1953, William Wyler) Gregory Peck ile Audrey Hepburn

BİLGE KARASU

@e-posta

EVVEL ZAMAN

21 Eylül 2023

PAYLAŞ

Roman Holiday, Roma Tatili: Seyircisine, ilk seyredişten sonra (ikincisinde daha hafif görünüyor çünkü) “tatlı” sözünden başka bir şey söyletmeyen bir film bu. Teknik bakımdan kusurları var –bir yerinde gece ile gündüz sahneleri birbirine karışıyor, fotoğraflar her zaman iyidir denemez– ama filmde ilk ölçü duygusunu cadre’lar veriyor. Ne az ne de çok şey giriyor resimlere. Roma’nın sarayları, kiliseleri, anıtları, çeşmeleri, merdivenleri, oralarda gezmekte olan insanın gözüyle görülmüş. Yakın planlar az, ancak hikâyenin gerektirdiği yerde. Roma’nın mimarlıktan yana zenginliği geri planda her zaman görülmekle birlikte baş rolü hiç oynamıyor. Oysa filmin Roma’da çekilişini fırsat bilip bize kartpostallar sunabilirlerdi de. William Wyler bunu yapmamış.

Filmin decoupage’ı, montage’ı, senaryosu hiçbir aşırılığa, fazlalığa yer vermiyor. Tıkır tıkır işleyen, her şeyi yerinde bu komedinin, herhangi bir şey üzerinde ısrar etmeden akıp giden bu filmin başlıca değerlerinden biri ölçü...

Başlangıçta gösterilen “jurnal” filmin tonunu verirken, bize Avrupa’nın –söylentilere bakılırsa pekâlâ İngiliz prensesi Margaret olabilecek– herhangi bir prensesinin resmî hayatının nasıl geçtiğini anlatıyor. Roma’da, bu resmî söz kalıpları, yaşayış kalıpları içinde bunalan pren­ses saraydan kaçıyor, 24 saat sürecek “Roma tatiline” başlıyor. Bir Amerikalı gazeteciyle karşılaşıyor; ertesi gün, karşılaştığı, sarhoş sanıp evine götürmeye adeta mecbur kaldığı kızın prenses olduğunu öğrenen gazeteci, fotoğrafçı arkadaşıyla birlikte, patırtı koparacak bir yazı çıkarabilmek için Roma’yı prensesle dolaşıyor. İnce nükteler, katıltıcı, sinemaya gerçekten uygun birtakım gülünçlükler art arda sıralanıyor. Akşama doğru birbirilerine âşık olduklarını anlıyorlar. En son aşk sahnesine gereken önem verilmiş ama gene de ölçü gözden kaçırılmıyor. Prensesin birtakım ödevleri vardır; niyet duvarının önünde söylediği sözler, “Benim tuttuğum niyet gerçekleşemez” sözleri acı bir ayrılmada ifadesini buluyor. Ertesi günkü basın toplantısında prenses gene prensestir ama kendine özgü bir hayatı da olabileceğini öğrenmiş, çevresine kabul ettirebilmiştir.

İyi bir rejisör elinde, Gregory Peck “meslek hayatının en büyük başarılarından birini aşkına feda eden” gazeteciyi kandırıcı bir şekilde oynuyor. Prenses rolündeki Audrey Hepburn her ânın, her duygunun ayrı bir ifadesini verebilecek bir oyuncu olduğunu gösteriyor.

William Wyler daha önceki filmleriyle ne denli ölçülü, anlatacağı şeyleri kesinlikle belirttikten sonra çalışan bir sanatçı olduğunu göstermişti. Bu komedideki başarısı, dramatik eserler yaratıcısı Wyler’ın yüzünü ağartıyor.

 

Hoffman’s Tales, Hoffman’ın Masalları, daha önce A matter of life and death, Red Shoes, Kırmızı Pabuçlar gibi filmleri çok beğenilen Emeric Pressburger ile Michael Powell’in yıllardır beklenen bir filmiydi. İstanbul’da gösterildiği zaman yazılanlar bize gerçekten dört başı tam bir film seyredeceğimiz sanısını vermişti. Oysa gördüğümüz film bu denli başarılı olmaktan uzaktı.

Alman romantiklerinin, “gothic tale”in havasını vermek için akla gelebilecek her türlü şeyle ağırlaştırılan dekorlar, bir hafta önce gösterilmiş olan Romeo and Juliet’in renkleri hatırlanınca büsbütün sırıtan renklere bulanmış, aynı rejisörlerin daha önceki filmlerinde vermeyi başardıkları gerçekdışı havayı bir türlü yaratamayan bir dağınıklık içindeydi. Seyrettiğimiz birçok opera filmi, herhangi bir iddia taşımadıkları için olacak, daha az tedirgin ediciydi. Hoffmann’ın masalları ise operadan bir iki yerde ayrılıyor; musiki değeri hiç de büyük olmayan Offenbach operasını, sesleri iyi yahut iyice ses sanatçılarına verdirerek yani double ettirerek bale sanatçılarına oynatıyor. (Bunların da yaptığı çoğu zaman çok güzel yürümek yahut çırpınmak). Moira Shearer’e güzel, soyut bir üslup gösterisi yaptırılmış. Birçok ufak noktalar sinema diline çevrilmiş ama bütün bu birbirini tutmaz öğelerin bir de film meydana getirmesi gerektiği unutulmuşçasına sahneyle perde arasında belirsiz bir yerde kalınıyor. Helpman, Massine, Shearer, Tcherina... “Kırmızı pabuçlar”ın yıldızları. Ama ondan pek uzaktalar bu kez...

Moira Shearer, Hoffmann'ın Masalları'nda (Michael Powell, Emeric Pressburger, 1951)

Filmin üç hikâyesinden ilk ikisi ile üçüncüsü arasındaki üslup ayrılığı büyük bir düşme doğuruyor. Son meyhane sahnesinin, açıklanabilecekken büsbütün an­laşılmaz hale gelmesinin sebebi bir türlü anlaşılamıyor. Oysa bu sahnenin operanın livresindeki önemi pek büyüktür. Thomas Beecham’ın son ölçüleri çaldır­masından sonra, film, partisyonun arka kapağının biraz sertçe kapatılmasıyla sona eriyor. Can sıkıntısı gibi bir şey... Oysa filmin başlangıcı, ilk on beş dakikası insana gerçekten öyle çok şey umduruyordu ki... Ölüm pahasına, mutluluğun, aşkın aranışı? Keşke filmde dekorun “fantastique”inden başka bir şey ağır basaydı...

 

Geçen hafta Helikon’da gösterilen, Kanadalı Norman McLaren’in birkaç filmi ile Kanada’da Ulaşım adlı bir kısa film, “canlı resim” diye adlandırılagelen yolda neler yapılabileceğini göz önüne sermesi bakımından pek önemli. Kanada’da Ulaşım bir yandan karikatür çizgileri, bir yandan da çok güzel istifleriyle bize Kanada’da ulaşımın tarihini anlatıyordu.

Norman McLaren’in filmleri ise daha eski, figüratif resimlerle, alet musikisiyle yaptığı eserlerinden bugüne gelişini anlatıyordu. Genç bir sanatçı olan McLaren bugün resimlerini doğrudan doğruya film üzerine çizip renklendirmekte, ses şeridi­ni kendi fırçasıyla hazırlamaktadır. Ancak Noktalar, İlmekler adlı filmleri, musikiyi bir tek kemanın verdiği Fiddledee filmi, renklerin şerit üzerinde kesintisiz uzanması yüzünden “algı ruhbilimine” şimdilik omuz veriyor. Gözlerinizi kırpıştırıyorsunuz, açıyor, yumuyorsunuz, –sizi tedirgin eden bir şey var– suçun gözlerinizde değil filmde olduğunu anlı­yorsunuz. Bu hal düzeltilse, film daha da güzel görünür sanırım.

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • Hoffman'ın Masalları
  • Roma Tatili

Önceki Yazı

SÖYLEŞİ

Georgi Gospodinov:

“Kitaplarım tek bir türe sığmasın, yeni boyutlar arasın istiyorum.”

“Dil bizden çok daha eski ve daha akıllıdır. Kitap yazarken dile teslim olup bana rehberlik etmesinden hoşlanırım, o benden daha fazlasını bilir. O, zarifçe yönlendirilmesi gereken güçlü bir at gibidir, bazen de kendimi sadece onun coşkun akışına bırakırım.” 

AYNUR KULAK

Sonraki Yazı

VİTRİNDEKİLER

Haftanın kitapları – 38

K24'te haftanın vitrini: Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevleri tarafından bize gönderilen, dikkatimizi çeken; okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Adalet Atlası / Beşerî Bilimlerin 50 Rengi / Erguvani İstimbot / Feminist Antifaşizm / Gemilerle Seyahat Eden Sözcükler / Hayvanların Akıl Almaz Yaşamı / İşkenceci / Midilli Operasyonu / Poetik Varlık / Sitt Marie-Rose

K24
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist