• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Tan Babür’ün şiiriyle inşa ettiği benlik üstüne:

Punk ile tasavvuf arasında

“Tan Babür’ün yarattığı imgesel dünya, diğer bir deyişle kurduğu sessiz isyan, bir berzah âlemini hatırlatır. Bu berzah âleminin iki kıyısını punk ve tasavvuf felsefesi oluşturur.”

Tan Babür, Natama Dergisi  şiir etkinliğinde. Eylül 2024.

DERİN DOĞA KOKAL

@e-posta

ELEŞTİRİ

20 Mart 2025

PAYLAŞ

Tan Babür’ün 0 isimli ikinci şiir kitabının biyografi bölümünde tek bir cümle vardır: “2000 yılında İstanbul, Fatih’te dünyaya geldi.”[1] Bunun dışında şair hakkında elimizde hiçbir bilgi yoktur. Ne bir sosyal medya hesabı vardır ne de hakkında yazılmış herhangi bir satır. İnternete göz attığımızda karşımıza birkaç fotoğrafı, şiir okuduğu bir videosu ve bazı mecralarda kendisi hakkında yazılmış belli başlı yorumlar çıkar. Lakin bunların mevcudiyeti Tan Babür’ün kim olduğu hakkında pek de fazla ipucu vermez bize. Ayrıca bütün bunların doğruluğunu teyit etmek pek olasılık dahilinde de değildir. Bu yüzden, Tan Babür varlık ve yokluk arasındaki belirsizliğini korurken insanlara yalnızca yazdığı kelimeler, dizeler ve şiirlerle gerçekliğini hatırlatan bir şair olarak karşımıza çıkar.

İşin ilginç yanı, her şeyin bu denli göz önünde olduğu bir devirde genç bir yazarın kendi somut varlığını dünyadan soyutlayıp sadece yazdıklarıyla benliğini gösterebilmesidir. Belki de şiirinin bu denli güçlü olmasının sebebi, çoğu şairin aksine, yaşamıyla ön plana çıkmamasıdır. Ayrıca, Tan Babür’ün şu âna kadar yayınlanmış Antihalife ve 0 isimli şiir kitaplarını detaylı bir şekilde incelediğimizde onun kim olduğunun sırrı ya da nasıl bir haletiruhiye içerisinde olduğunun gizemi anlaşılabilmekte ve yapmacık bir biyografiye ihtiyaç duyulmamaktadır. Yazdığı şiirleri bir persona ekseninde yazıp yazmadığı tartışmasını bir kenara koyarsak, onun şiiri aslında kendi ikilemlerinden kurtulabilmesi için meditatif bir araç niteliği taşımaktadır. Bu sayede şiirleri, şairin benliğini ortaya çıkaran en değerli kaynak haline gelir.

Tan Babür’ün kişiliğini ve eserlerini belli bir noktada birleştirme iddiası aslında sanat sanatçıdan ayrı tutulmalı mı tutulmamalı mı tartışmasını körükleyecek bir yaklaşımdır. Ama özellikle Türk edebiyatındaki şairlere baktığımızda, düşüncelerini ve benliklerini şiirlerinden uzak tutmadıkları gözlemlenebilir. Belki de bu sebeple Türkiye’deki şairler belli ideolojilerin bir numaralı temsilcisi haline gelmiştir. Dolayısıyla Tan Babür’ün şiirlerinde kullandığı temalar onun bilinmeyen kişiliği hakkında bizlere belli ipuçları verebilecek bir potansiyel taşımaktadır. Ama yalnızca şiirleri değil, kitaplarının içindeki uyum da bize belli ipuçları vermektedir. Örneğin, Antihalife ve 0 isimli şiir kitaplarına baktığımızda yazdığı şiirlerin rastgele bir şekilde toplanarak basılmadığını, hepsinin belli bir ahenk içinde olduğunu fark ederiz. Hatta kitapların içine çizilmiş resimlerin, post-modernin de ötesinde yapılan cümle tekrarlarının ve belli harfler ve kelimelerle oluşturulan şekillerin bize göstermeye çalıştığı şey, kitapların tek bir şiir, daha doğrusu tek bir sanat eseri olduğudur. Bu açıdan kitaplarına bakarsak karşımıza çıkan iki önemli kavram vardır: Antihalife ve 0.

Tan Babür
0
Natama Yayınevi
Mayıs 2024
36 s.

0 (sıfır), hiçliği ve yokluğu temsil eden bir sayı olmasının yanında şekil olarak dairesel anlamda doğu felsefesindeki döngüyü akla getirir. Bu açıdan bakıldığında sıfır sayısından iki zıt kutba ait bir felsefi anlam çıkarabiliriz. Bu anlamların ilki nihilist felsefedeki hiçliktir. Ancak şair hiçliği bir boşluk olarak görmez. Tam tersine hiç kavramı, bir yokluğun temsiliyle birlikte aslında her şeyin, diğer bir deyişle kültürün reddini ve yanlışlığını da vurgulayan bir yapıya sahiptir. Bu reddi 0 kitabında görmemiz mümkündür: “Kültürle yaralanmış her şeyden tiksiniyorum.”[2] Şair kültürün ve varlığın reddiyle birlikte doğan yokluk yerine daha canlı, daha anarşist ve daha özgür bir yapı arar. Bu yaklaşım nihilizmden öte punk felsefesinin kaynağına götürür bizi. 1970’lerde ortaya çıkan punk felsefesi, bir müzik türünden öte, toplumsal normları reddeden ve isyanla ilgili etkili bir mesaj ileten belirgin bir karşıtlığı temsil eder.[3] Bu tanım üstünden ilk kitabı Antihalife’nin başlığı da anlam kazanmaya başlar. Sözlükte yeri olmayan antihalife kavramı, İslam toplumunun dinî ve siyasi lideri olan halifeye karşı olan bir figür veya güç yapısı olarak yorumlanabilir. Bu kavram halifeliğin yanlış uygulamalarına karşı bir başkaldırı veya eleştiri anlamında da kullanılabilir. Bu perspektif ekseninde başlıkları irdelediğimizde isyankâr bir taraf görmemiz mümkündür.

Ne var ki, isimleri yalnızca bu perspektifle sınırlandırmak zannımca doğru olmaz. Çünkü başta da belirttiğim gibi, sıfır sayısına şekilsel baktığımızda karşımıza daha olumlu, hatta maneviyat dolu bir tablo çıkar. Özellikle doğu felsefesi ve tasavvuf bağlamında daire, varlığın Allah’tan gelip ona döneceğini simgeler. Bu anlayışa göre tüm varoluş ve yok oluş döngüseldir ve ilahi bir bütünlük içerir. Şair nezdinde bu döngüsellik önemli bir yer tutar. Çünkü kimi zaman yazdıklarını tekrarlaması, daha doğrusu sayıklaması bir zikir örneği olarak gösterilebilir. Bu durum, Sufilerin dairesel bir yolculuk ile kâmil insan olma çabasını hatırlatır. Onlar gibi şair de bütün bu döngüsellik etrafında Allah’a ulaşmaya ve hakikati bulmaya çalışır. Ama şair hiçbir zaman Allah’a ulaşamayacağını idrak etmiştir ve bunun kabullenişi şu cümleyle açıklanır: “Allah nelerden hoşlanır? / Saklanmaktan”[4] Allah’ın saklandığının ve onu hiçbir zaman bulamayacağının farkına varmıştır şair. Ama yine de o dairenin içinde, diğerlerinden ayrıksı durarak, Allah’ın ve hakikatin peşinden gitmeye devam eder. Bu noktada antihalife kavramı da bir reddetmeden çok kendine ait sonuçsuz bir manevi yol açmanın adlandırılması olarak okunabilir. Zaten şair ilk kitabının ilk şiirinde bu sonuçsuz ama tamahkâr benliğin tanımını yapmıştır: “şair / kabuğuyla yetinen o leş kargası / hakikatin”[5] Diğer bir deyişle, şair hakikatin çekirdeğine, daha doğrusu merkezine ulaşamayacağının farkındadır ve o döngü içinde yalnızca hakikatin kabuğuyla yetinmesi gerektiğini bilir. Ancak bunu yapanı bir leş kargası olarak tanımlaması antihalife kelimesinde olduğu gibi olumsuz ve kötücül bir imgeye işaret eder. Bu durum da birbirine zıt olan tasavvuf ve punk felsefesinin, şiirlerinin içine sirayet eden en önemli yapı taşları olduğunu bize gösterir.

Tan Babür’ün yarattığı imgesel dünya, diğer bir deyişle kurduğu sessiz isyan, bir berzah âlemini hatırlatır aslında. Bu berzah âleminin iki kıyısını ise punk ve tasavvuf felsefesi oluşturmaktadır. Benlik olarak iki felsefeyi birbirine bağlayan bir köprünün tam ortasında duran şair yaşadığı çatışmayı şu dizelerle anlatır: “yaradılış ve kıyamet arasına bir köprü, gizlenmiştir”[6] Ancak yaradılış ve kıyamet olarak tanımladığı iki felsefenin hangisinin hangisini temsil ettiğini okuyucuya açıklamaz. Kendi deyimiyle bunu gizler. Öte yandan, bunu açıklamak ya da ortaya çıkarmak gibi bir çabası da yoktur şairin. Aksine, o köprüden, daha önce de belirttiğim berzah âleminden kurtulmayı bekler. Bu kurtuluş iki taraftan birini seçerek mümkün olacaktır. Aksi takdirde o da “pank punk ve aklını zikirde yitirenlere”[7] dönüşecektir. Tıkılı kalmış gibi göründüğü döngüden çıkabilmesinin, onun deyimiyle kurtulabilmesinin tek yolu bir tercih yapmasıdır. Şair ve bir benlik olarak belli bir noktaya koşması gerektiğinin farkına varmış ve bir tarafı tercih etmeyerek, yani onu öldürerek bu âlemden kurtulabileceğini düşünmüştür. Elbette, tanımladığım ve ortaya koyduğum bütün bu duygu durumu şair nezdinde bir safsatadan ibarettir.

Tan Babür
antihalife
Resimleyen: s.nu.g
Sanrı Yayın
Aralık 2020
44 s.

Berzah âlemini ve kurtuluş meselesini derinleştirdiğimiz zaman, şairin biraz önce tanımladığım evren nezdinde bir amacının olduğu söylenemez. Çünkü yarattığı bu evren hakkında büyük bir farkındalığa sahiptir. O da, personasını inşa eden yapının bu iki taraf olduğunu anlaması ve tercih yapamayacağını bilmesidir. Bu farkındalığa ulaştığı kırılmayı da şu dizelerle açıklar: “kendimden başka birine rastlarsam onu öldürmeden dünya benden ayrılmayacak. / ama insan kendinin heykelidir”[8] Kısaca, benliğini inşa eden bir tarafı öldürdüğünde kurtuluşunun gerçekleşeceğine inanmıştır. Ama bu inanç kendine verdiği bir cevapla son bulur. İnsanın kendinin heykeli olduğu gerçeği, detaylandırmak gerekirse insanın taşlaşmış bir yansımadan ibaret olması ve bunu kırmanın imkânsız oluşu onun kurtuluşunu olanaksız kılar. Aslında ‘olanaksız kılma’ pek de doğru bir tanımlama değildir, yalnızca ilk akla gelen tanımdır. Kurtuluş meselesini Tan Babür’ün şiirinde biraz daha incelediğimizde ortaya çıkan tanım ‘mecburiyettir’.

Onun benliğini inşa eden iki zıt kutbun birbirine mecbur olması gibi, kurtulma eylemi de bir mecburiyetin içindedir. Elbette bu mecburiyet tamamlayıcı bir anlam oluşturur, çünkü şair punk ve tasavvuf arasında bir tercih yaparsa eksik kalacaktır. Bu durum bir tür paradoks olarak değerlendirilebilir. Bu çerçevede şair, kurtulmak istediği berzah âleminde bir seçim yaparsa, bunun gerçek bir kurtuluş getirmeyeceğini bilir. Çünkü kurtulma eyleminin var olabilmesi iki uç arasında kalmış berzah âleminin varlığıyla mümkün hale gelir. Soyut bir anlatım olmasından mütevellit oldukça karmaşık görünen bu durumu aslında şair “Firavun ve Çocuk” şiirinde çok açık ve saf bir şekilde anlatmıştır: “buradan kurtulmak için bile / kurtulacak bir buraya muhtaç”[9] Mecburiyeti gözler önüne seren bu ilk iki dize, şairin içinde bulunduğu dünyanın kırılgan bir denge ama aynı zamanda birbirine muhtaç bir yapıda olduğunu gözler önüne serer. Bu yüzden döngüyü kırmak ya da bir tercih yapmak aslında bütün dengenin altüst olacağının kanıtı haline gelir.

Öte yandan “Firavun ve Çocuk” şiirinin devam eden dizelerine baktığımızda, bu döngüsellik içinde bizi biz yapan şeylerin her zaman her yerde bizden ayrılmaz bir parça olduğunu ve bunların hiçbir zaman değişmeyeceğini de anlatır şair: “bebekken dünyayı izlediğimiz gözlerle izleriz ölümü / çoktan ölmüş bir güneşi izliyoruz kardan gözaklarıyla”[10] Aslında bu son iki dize en baştan beri şairin punk tarafını özetler niteliktedir. O da içinden çıkılmaz bir döngüselliğin içinde hiç değişmeden debelendiğimiz gerçeğidir. Çoktan ölmüş bir güneş olarak tanımlanan Allah saklanarak kendi varlığını sonlandırmıştır ama bizler bu döngünün içinde onu izlemeye, daha doğrusu ona ulaşmaya çalışırız. Bu açıdan bakıldığında şairin punk ve tasavvuf arasında mekik dokuduğu rahatlıkla söylenebilir. Kimi noktalarda bu döngüselliği kabullenen ve bu döngüsellik içinde zikreden bir yapıya sahip olurken, kimi zaman punk felsefesi şairin ruhunu ele geçiren bir alter ego haline gelir. Diğer bir deyişle, şair iki ucun arasında kısılıp kalsa da, o noktada asla durmaz ve sürekli olarak iki tarafa koşar. Bu son iki dizede gördüğümüz isyankâr ve sitemkâr tutum iki taraf arasındaki çatışmanın en bariz örneğidir. Bu çatışma ekseninden şiirin başlığına tekrar bakıldığında (Firavun ve Çocuk) Hz. Musa’nın hikâyesine referans olduğu ve şairin bu referansla birlikte anlatımını kurduğu söylenebilir. Bu anlatım şairin iki taraf arasında kalma duygusuyla örtüşür. Allah’ın yolundaki Hz. Musa’yı mı tercih edecektir, yoksa her şeyi kendine muktedir gören ve Allah’a karşı olan firavunun yolundan mı gidecektir?

Antihalife'den. Çizim: s.nu.g

Elbette bu soru şair nazarında oldukça yersiz ve manasız bir sorudur. Antihalife kitabındaki şu dizelere baktığımızda Tan Babür’ün bir tercih yapmaktan çok iki uca da muhtaç olan kurtulma kavramının anlamını çözmeye çalıştığını görürüz: “+ kafatasından kurtulabilir misin? diyelim kurtuldun, ben diyebilir misin kurtulduğunda, kurtuldum diyebilir misin? / - kurtulmak nedir?”[11] Bu şiir doğrultusunda, kurtuluşun mecburiyetiyle doğan imkânsızlığı, sorduğu sözde sorularla birlikte kendine hatırlatır. İlk dizedeki retorik sorular bunun kanıtıdır. Sorulara göz attığımızda, daha önce de belirttiğim, “kurtulduğun an seni oluşturan benlik yok olmaz mı?” sorunsalı “diyelim kurtuldun, ben diyebilir misin kurtulduğunda?” cümlesiyle birlikte net bir düzleme oturur. Ancak bütün bu soruları ve kurtuluşun imkânsızlığını bilmesine rağmen şair kendiyle konuştuğu ve kendine sorular yönelttiği bu iki dizelik şiirinin son dizesinde bütün sorulara rağmen tek bir soru sorar. O da ‘kurtulmak nedir’ sorusudur. Şairin kafasını kurcalayan, daha doğrusu onu düşündüren şey kurtulmanın, daha büyük çerçeveden baktığımızda bütün bunların anlamının ne olduğudur. Bu yüzden bütün bu dünyayı ve şairin bilinmeyen personasını belli bir yapıya kavuşturmak için son tahlilde Babür’ün anlam olgusunu kendince nasıl ele aldığına bakmamız doğru olacaktır.

Tan Babür’ün bütün şiirlerine baktığımızda ‘anlam’ kelimesinin çok az yer kapladığını görürüz. Ancak bu durum Tan Babür’ün ‘anlama’ karşı olan kayıtsızlığından kaynaklanmaz. Anlam olgusu Babür’ün şiirlerinde kendine doğrudan bir yer bulmamakla birlikte, genellikle dolaylı yoldan ve hissettirmeden kendini gösterir. Fakat ‘anlam’ yekpâre bir olgu olarak şiirlerinin genel temasını ve yazılma niyetini oluşturmaz. Diğer şairlerin aksine, Babür bir arayışın peşinde değildir. Döngünün içinde kendine farklı bir alan açmaya çalışan bir şairdir. Bundan hareketle, şairin genel olarak ‘anlama’ karşı olan tavrı, iki eylem üstünden okunabilir: Bunlar ‘anlam arayışı’ ve ‘anlamlandırma çabası’dır. Lakin, az önce de belirttiğim gibi, ‘anlam arayışı’ onun merkeze aldığı bir mefhum değildir. Külliyatına baktığımızda da ‘anlam arayışı’ meselesi sadece tek bir şiirinde (“İçimizden Bazıları Anlam İstedi”) irdelenmiştir. Onun dışındaki bütün şiirleri anlam arayışından çok bir şeyleri anlamlandırmaya çalışma durumundan ibarettir. Bu nicel kaynağa dayanarak, görünürde birbirine benzeyen bu iki eylemi onun şiirleri ekseninde incelersek aslında berzah âleminin içindeki döngüde kalan şairin o döngü içindeki mücadelesini de sağlam bir düzleme oturtabiliriz.

İlk olarak anlam arayışı kavramına bakarsak, aslında bu eylemi Allah’a ulaşma çabası olarak da isimlendirebiliriz. Çünkü Babür’ün evreninde aranan ve ulaşılmak istenen yegâne olgu Allah ile ilintilidir. Daha genel çerçevede bu durum bir sonuca ulaşma gayesidir ve daha önceki analizleri işin içine dahil ettiğimizde, Tan Babür’ün personasında ve şiirlerinde bu gayenin mevcut olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Önemli olanın o âlemin, diğer bir deyişle döngüsel yolun içinde yaşadıklarımızdır ve çağlar boyunca insanların anlam arama uğraşı onun gözünde sonuçsuz bir hülyadan ibarettir. Bu yaklaşımını anlayabilmemiz için şairin en popüler şiiri olan ve çoğu insan tarafından “İçimizden Bazıları Anlam İstedi” ismiyle tanınan ama başlıksız bir şiir olan şiirine göz atmamız gerekir:

“içimizden bazıları anlam istedi / bazıları kuş isimlerini ezberlemek için defter tuttu / anlam isteyenlerimiz / anlamın ne anlama geldiğini anlayamadan göçtüler / kuşları izleyenlerse / defterlerine çırpınmak diye yazdı uçmanın çoğunu”[12]

Antihalife'den. Çizim: s.nu.g

Şair şiirinin bu bölümünde anlam arayanlara karşı eleştirel bir tutum sergilemez; tam tersine, anlam arayanların yaşadığı sonuçsuzluğu gözler önüne seren bir tespitte bulunur. Bunu da insanları ikiye ayırarak yapar: Anlam isteyenlerimiz ve kuşları izleyenler. Anlam isteyenlerimizi uçmaya çalışan bir kuş olarak betimleyen şair, bu insanların günün sonunda yalnızca çırpındıklarını söyler. Başka bir deyişle, şair bu çabanın anlamsızlığını vurgular ama bu noktada eleştirel bir tutum sergilemezken insanlığın boğazına kadar kendiyle battığı bu çağda insanlara karşı olan sitemkâr duruşunu da saklamaz. Bunu da şiirdeki şu dizelerle anlarız: “birbirimize ahengin nerede olduğunu sormayı / uzun zaman önce bıraktık”[13] Şairin insanlığın anlam arayışına karşı duruşunu şiirdeki tutumu üstünden özetlemek gerekirse; insanlığın aradığı anlamın Allah ile ya da başka bir güçle ilintili olmadığını, yalnızca doğmuş olmalarının nedenini ve kim olduklarını bulma çabasından ibaret olduğunu görebiliriz. Bu durum Tan Babür’ün bencilliğe ve insanın kendiyle olan açgözlü münasebetine olan tepkisini bize gösterir. Böylece birbirimize ahengi sormayı unutmamız daha anlamlı bir hal alırken, şiirinin sonunda kendimizi merkeze koymadan ama değerimizi bilerek ve anlamı aramayarak yaşamaya devam etmemiz gerektiğini söyler:

“bizden önce de hışırdıyordu ağaçlar / su bizden önce de ilerliyordu / neden bilmek isteyelim kim olduğumuzu / geldiğimizde / alın kemiklerimize birer yıldız mıhlanmıştı / güzeldi / parlıyordu”[14]

Bu değer alın kemiğimize mıhlanmış birer yıldızdır ve onun nezdinde bunun anlamını keşfetmeye çalışmak onun güzelliğine ve parlaklığına yapılan bir hakarettir. Sonuç olarak, anlam arayışının bu güzelliği görmemize engel olan bir tümsek olduğunu söyleyen Tan Babür’ün o yıldızı bir şekilde anlamlandırmaya çalıştığını görmemiz pekâlâ mümkündür ve bu durum bizi şairin esas ilgilendiği ‘anlamlandırma çabasına’ yöneltir.

Tan Babür’ün iki kitabında kendini konumlandırdığı punk ve tasavvuf arasındaki dünyasına karşı bir arayış çabası yoktur. Aksine, o dünyanın içindeki her şeyi anlamlandırmaya çalışır. Bunu kimi zaman şiir olarak kitaplarına yerleştirdiği haber küpürleriyle, kimi zaman “liberal postcaz, ilkergenliğin buzulları, pank ve aklını zikirde yitirenler, kedileri sevip insanları tırmalayanlar…”[15] gibi kavramları sıralayıp etrafındakilere bir anlam atfetmeye çalışarak yapar. Bazen bu anlamlandırma çabasını Antihalife kitabının son şiirinde “ölmek değil olmamak işte bütün mesele bu”[16] dizesindeki kelimeleri farklı şekillerde konumlayarak bize gösterir. Her halükârda farklı denemelerle yansıttığı şiirinin her zerresinde şeyleri, kavramları, hayatı, ölümü, cenazeyi, bireyi, şiiri ve boku anlamlandırmaya çalışır. Lakin alttan alta bu çabanın da yersiz bir uğraş olduğunun farkındadır şair ve bu durumu şu dizelerle itiraf eder: “bazen kelimeye varmayacak şeyler duyduğumuzda / petrol kokan tepelere tırmanıp / aşağıdan geçen yük gemilerini sayıyoruz / ama kim olduğumuza dair bir fikrimiz yok”[17] Bu dizelerde anlamlandırma çabasına karşı bir alaycılık vardır. Yaptığının manasız olduğunu bilir ama her şeye rağmen berzah âleminde durabilmesi için etrafındakileri anlamlandırmaya mecbur olduğunun farkındadır ve bu mecburiyet biraz da yaşının getirdiği duygu durumuyla ilgilidir.

Bütün bunlardan hareketle, Tan Babür’ün elimizde olan tek biyografisine baktığımızda şairin duygudurumu aleni bir şekilde berraklaşır. Özellikle Türkiye Cumhuriyeti tarihini, şairlerin hayatlarıyla paralel bir şekilde okursak ve Babür için de aynı yaklaşımı uygularsak, şairin edebiyatımızda fazla anlatılmayan 2002-2024 Türkiyesi’nin bir posası olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca evrensel boyutta, Tan Babür’ün hayata atılmayı bekleyen ve bir şeyleri anlamlandırmaya çalışan 24 yaşında bir benlik olmasından yola çıkarak, hayat, insanlar ve gelecek üstünden yirmili yaşlar krizi yaşadığı da ileri sürülebilir ve bu durum Türkiye’nin içinde bulunduğu mevcut ümitsiz durumla birleştiğinde bir jenerasyonunun belgesi olarak okunabilir. Belki de ilerleyen yıllarda Babür’ün şiiri, yaşının ilerlemesi ve mevcut koşulların değişmesinden dolayı belirgin bir değişime uğrayacaktır. Bunu bilmemiz şu noktada imkânsız olsa da, elimizde olan bütün bu verilerin ışığında sonuca baktığımızda şairin son kitabının son sayfasında bütün bu karmaşık benliğini punk ve tasavvuf felsefesi arasında kalmış “MU” isimli şiiriyle noktaladığını ya da mevcut duygularına bir virgül koyduğunu ifade edebiliriz:

“alef, kan ve altın için tüylerimi okşayan sahip – ben, fânî / – kendimle aramdan çekildiğim gün – unutacak ellerini / – ve kaçmaya çalışacak – ben – o gün ben olmadığım için / gitmesine izin vereceğim – ama akşam olunca – saçlarını / öreceğim cesedimin”[18]

 

 

NOTLAR

[1] Tan Babür, 0, Natama Yayıncılık, İstanbul, 2024, s. 4.

[2] a.g.e., s. 28.

[3] “Punk Kültürünün Kökenleri: İsyan ve Özgürlük,” Vox Artistica, erişim: 06 Kasım 2024

[4] Tan Babür, Antihalife, Sanrı Yayınları, İstanbul, 2020, s. 16-18.

[5] a.g.e., s. 6.

[6] a.g.e, s. 40.

[7] a.g.e., s. 20.

[8] a.g.e., s. 21.

[9] Babür, 0, s. 11.

[10] a.g.e., s. 11.

[11] Babür, Antihalife, s. 31.

[12] a.g.e., s. 10-11.

[13] a.g.e., s. 10-11.

[14] a.g.e., s. 10-11.

[15] a.g.e., s. 20.

[16] a.g.e., s. 41.

[17] a.g.e., s. 10-11.

[18] Babür, 0, s. 34.

 

KAYNAKLAR:

Tan Babür, Antihalife, Sanrı Yayınları, İstanbul, 2020.

Tan Babür, 0, Natama Yayıncılık, İstanbul, 2024.

Vox Artistica, “Punk Kültürünün Kökenleri: İsyan ve Özgürlük”. (erişim: 06 Kasım 2024) 

Yazarın Tüm Yazıları
  • Antihalife
  • Tan Babür

Önceki Yazı

DENEME

Ulysses üzerinden Homeros'a, oradan çevirilere ve Osmanlıca metinlere...

“İlyada'yı (İlias) yeniden Türkçeye çeviren Erman Gören'in kıymetli emeğini selamlayıp kabaca Homeros çevirileri bağlamında değerlendirirken, Osmanlı metin çevirilerinin hal-i pür-melaline dair de bir iki söz söylemek isterim...”

ERCAN AKYOL

Sonraki Yazı

SÖYLEŞİ

Orhan Alkaya ile söyleşi:

12 “pâre” şiir resitali

“İlkin 'ne yazmak' meselesiyle çıraklık edersin; sonra 'nasıl yazmak'a yoğunlaşır, usta olursun; nihayetinde ise, ilk günkü tadını saklayarak 'ne yazmak' meselesine geri döner, usta bir çırak olursun...”

ENGİN TURGUT
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist