• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Yarabıçak'tan:

“Evrensel bir esin kaynağı olarak ateş”

2014’teki ilk basımı 256 sayfa olan Yarabıçak’ın 608 sayfalık yeni basımı yakında kitapçılarda. Ömer Faruk tarafından kaleme alınan, sunuşunu Şükrü Argun’un yazdığı bu hacimli kitaptan kısa bir bölümü Tadımlık olarak sunuyoruz.

K24

@e-posta

TADIMLIK

22 Şubat 2023

PAYLAŞ

…

A t e ş: Her yazdığımı öneri ve eleştirileriyle didikleyen; boşluktan imgeye, imgeden düşünceye, düşünceden seçilmiş tek adam rejimlerine oluşan süreci sık sık tartıştığım Mister Fa, “Belki de geceleri ateş başında toplandıklarında birisi çok güzel masal anlatıyor, diğerleri de onu zevk alarak dinliyor ve etkileniyorlardı. Masal anlatan, diğer canlı türleriyle daha çok konuştuğu için farklı hayat hikâyelerinden daha çok haberdar oluyor, hayal dünyasını diri tutuyor, dinleyenlerin gülümsemelerine ya da üzülmelerine neden oluyordu,” dedi.

Mister Fa’nın “insanın diğer canlı türleriyle konuşma varsayımını” destekleyen satırlara Guyana asıllı çok ödüllü yazar Pauline Melville’ın Karnından Konuşanın Öyküsü adlı romanında da rastladım. O da bir zamanlar bitkiler, hayvanlar ve insanların birbirini anlayabildiğinden söz ediyordu: “Biliyorsun bir zamanlar hepimiz bitkilerin, hayvanların dilini konuşurduk. Hayvanlar da bizim gibi insandı. Aramızda hiç ayrım yoktu. Derken günün birinde şu adam ağaçtan bir okla yay kesti, eti için geyiği vurdu. Çalılıklardan sürükleyerek götürüp [ateşte] kızarttı. Kanın döküldüğü yerde bütün bitkiler büzüştü, onu cinayetle suçladı.”[1]

Gaston Bachelard’ın Ateşin Psikanalizi’nde de Mister Fa’nın varsayımını destekleyen satırlar vardır: “Ruhsal üretimin asıl kuvveti iradeden, hayali atılımdan daha çok İmgelem’dir (abç). Ruhsal açıdan, bizi hayalimiz yaratır. Hayalimiz yaratır ve sınırlar, çünkü ruhumuzun son sınırlarını çizen hayaldir,”[2] diyen Bachelard doğal esin vericiler olan güneş, rüzgâr, yağmur, gündoğumu, deniz, yıldız, ağaç, ay, günbatımı, sis, kar, gece, şelale, nehir…’in yanına ateşi de ekler. Çünkü ilk saydıklarımız doğal varlıklardır, insandan önce de vardır; ateş ise doğal varlık olduğu kadar toplumsal da bir varlıktır. İki insanı yakınlaştırabilir ya da uzaklaştırabilir; hem aydınlatır, ısıtır ve sevindirir hem de karanlığa boğar, üşütür, yakar, acı çektirir ve yok eder. Ateşin en küçük parçası olan “kıvılcım” ise öngörülemezliği barındırdığı için yabandır; evcilleşme süreciyle birlikte mutfak ve cep çakmakları üzerinden kontrol altına alınmış, öngörülebilir kılınmıştır: Evet, ateş, “Bütün olaylar arasında, iki karşıt değerlendirmeyi, iyi ile kötüyü aynı açık seçiklikle kabul edebilen yalnız odur. Cennet’te parıldar. Cehennem’de yanar. Tatlılık ve işkencedir. Mutfak ve kıyamettir. (…) Huzurdur ve saygıdır. Esirgeyici ve korkunç, iyi ve kötü tanrıdır. Kendisiyle çelişebilir: Dolayısıyla evrensel açıklama ilkelerinden biridir.”[3]

Ateş, “kendisiyle çelişmeyen mutlak”a karşı “kendisiyle çelişebilir: Dolayısıyla (bu dünyaya dair) evrensel açıklama ilkelerinden biridir!” vurgusunun kapsayıcılığına, derinliğine ve bu dünyalı boyutuna (tekrar) dikkat çekip ilerleyelim: “Tözün derinliklerinden çıkıp kendini bir aşk gibi sunar.”[4]

Bu yüzden ateş hem mahrem ve biricik hem evrensel ve toplumsal hem de iyi ve kötüdür.

Varlığına bu (karşıt) özelliklerin kayıtlı olduğu başka bir esin kaynağı da yoktur.

Daha ötesi: Ateşin esin verdiği hayal bizi hem yaratır hem de sınırlar; hem uçsuz bucaksızlığa davet eder hem de toprağa {= tarıma [= çite (= devlete)]} mahkûm eder.

Henüz hakikat [= gerçek (= doğru)] iddiasının hegemonik bir dil oluşturmadığı, imgenin düşünceye hükmedemediği, yabanın kendisi adına konuştuğu, kendisini kendisi kalarak temsil ettiği bir dönemden söz ediyoruz. Evcil eğitim kurumları düşünceyi ele geçir(e)memiş; imge terbiye, ahlak, saygı ve yasanın sınırlamalarına henüz maruz kalmamıştır. Felsefe, ateş yakmaktan vazgeçerek devlet ve düzenli ordu kuran üniversitelerde “derinlik” dersi vermeye başlamamış, düşünceyi tekeline almamıştır. Tam da bu noktada Abdûlgaffar el Hayatî’den (tekrar) el almaya cüret ederek insanın uzun yürüyüşünde hayata ve kendisine dair “derinleşebilme yeteneğini” nerede kaybettiğini sorabilir, başlangıç için “derinliğin demokratik ve tahakküm üretmeyen karakterinden” söz edilebilirken sonrasında kayboluşu üzerine düşünmeyi deneyebiliriz.

Şu sorularla başlayalım: Varoluşun kökenleri ve nesnenin içyüzüne, bilinmeyenin derinliklerine doğru yabanıl mı yoksa evcil mi daha çok nüfuz etme yetisine sahiptir? Geceleri ateş başında masal anlatarak/dinleyerek mit üreten yabanılın mı yoksa okullarda her anlatılana inanan, on beş yaşında evden kaç(a)mayan, televizyon karşısında reality show izleyen, gazetelerde her yazılanı gerçek sanan, seçilmiş tek adam rejimlerini ayakta alkışlayan, tanımadığı insanları öldürmek için düzenli orduya katılan ve bu durumu kahramanlık olarak yaşayan, âşık olmadan çocuk yapan evcilin mi hayal kurma yetisi daha derine inmeye, görmeye, sezmeye yatkındır? Diğer canlı türlerini yok ederek yeni tarım alanları açmak, havayı suyu toprağı kirletmek, diğer gezegenlere uzay yolculukları yapmak, çok hızlı giden uçaklar tasarlamak, imha gücü yüksek bombalar icat etmek, sürekli yeni modelleri çıkan akıllı telefonların peşine düşmek, üç boyutlu filmler seyretmek mi yoksa kendi adına konuşacak kadar düşünce sahibi olmak, bir kelebeğin sohbetine eşlik etmek ve dokunmaya esin veren bir varoluş kaygısı edinmek mi daha derin bir kavrayışa işaret eder?

Bu yüksek ateşli sorulara Bachelard şu sözcüklerle esin verir: “İnsan zihninin yansıtıldığı ilk nesnenin, ilk olayın ateş olduğuna inanmaktan uzaklaşmış değiliz; bütün olaylar arasında yalnız ateş, tarih öncesi insan için tam da sevmek arzusuna eşlik ettiği için bilmek arzusunu hak eder. (…) Ya da daha iyi söylenirse, ateş hayal kuran adama oluş halindeki bir derinliğin dersini verir.[5] (...) Bu içe işleme, eşyanın içine, varlıkların içine girme ihtiyacı mahrem sıcaklığın baştan çıkarmasıdır.”[6] Çünkü ateşin yaydığı ısı elin dokunamadığı, gözün ulaşamadığı, kulağın duyamadığı daha derine yönelme isteğine esin verir, –sevgi gibi…

“Sevmek arzusu”na esin veren ateşin korunu üfleyip biraz daha derine dalmayı deneyelim. İlk ateş yıldırım düşmesi, yanardağ patlaması, güneş ışınlarının kuru otları yakması biçiminde doğal yollarla, kendiliğinden tezahür eder. İnsan tasarımı bir faaliyet olarak ise iki kuru odunun birbirine sürtülmesiyle oluşur. Bu sürtünmenin sonucu olarak oluşan ısının insanlar arasındaki harareti de artırdığını, artan hararetin “ilk ılık temasa” dönüştüğünü de söylemek mümkün. Cinsel birleşmenin daha uzun zamana yayılması, haz süresinin uzatılmak istenmesi hep ateşin yaydığı ısıyla gerçekleşmiş, odunlardaki sürtünme ellemeye, elleme okşamaya, okşama ateşli sevişmeye, ateşli sevişme de yeni bir hayat kurma imkânı olarak aşka, aşkla doğmuş her çocuk da gülümsemeye doğmuş, gülümsemeye doğmuş her çocuk ise ötekiyle kuracağımız ilişkinin niteliğine hazırlamıştır.

Çünkü, her çocuk ilk ötekidir!

Biraz daha derine kulaç atalım: Sözlükler “derinlik” için, “Bulunulan yere göre uzakta olan yer. Bir konunun veya durumun özü. Varlığın içi, özü. En duyarlı nokta. Bir cismin en ve boy dışındaki üçüncü boyutu. Karanlık, bilinmeyen dönem,”… gibi açıklamalarda bulunuyorlar. “Öz” ve “en duyarlı nokta” gibi vurgular derinliğin çekiminden evcilin hâlâ kurtulamadığını “karanlık” ve “bilinmeyen” gibi vurgular ise derinliğin öngörülemezliğine yönelik tedirginliğini gösterir.

O halde ateş, ateşin yaydığı esin, esinle edinilen hayal ve derinlik, hayal ve derinlikle edinilen bilinemezlik, bilinemezlikle edinilen temsil edilemezlik hem yabanı hem de öngörülemezliği biriktirir, diyebilir, “maruz kalınan ve öngörülebilinen” yerine “öngörülemeyeni barındırdığı için sır’lı olan, sır’lı olduğu için yaratıcılığa da esin veren, yaratıcılığa esin verdiği için “razı olunan”, razı olunduğu için hareketli ve hareketsiz canlı türlerini de kapsayan bir “kamu” oluşturmayı amaçlayan toplumsallık üzerinde düşünebiliriz.

Çünkü ateş, hayal kurana bitimsiz bir oluş sürecinin, sonu olmayan bir derinliğin imkânlarına da işaret eder. Bu da düşünenin düşünceye hükmetme sürecinin ilk kıvılcımının çakmasına zemin hazırlar.

Çünkü mitin/masalın işlevi, bireyin karşısına eğitimi, askeri, polisi, iktidarı dizen “devletin varlık nedenlerine” boyun eğmemizi sağlamak değil, bilakis bu unsurlara karşı bizi silahlandırmaktır. Mit/masal, nizamın değil nizamsızlığın çağrısını yapar… Bir değer üreterek kendini değerli hissedebilmesi, farklı bir tür olarak kendini taşıyabilmesi için insanın “hayır” diyen boyutuna kulak verir.       

Bu yüzden Mister Fa’nın gece, ateş, esin, hayal ve mit/masal çıkarsaması Abdûlgaffar el Hayatî’nin sorusu üzerine düşünme çabası olarak dikkate alınabilir.

 

Birinci kitap:
Banka soymuş bir devrimcinin samimi itirafları
.

İkinci kitap:
Çok kalpli asi için kenar notları
.

Üçüncü kitap:
Yeraltıgöğü Edebiyatı’na giriş ya da bir “karşı-fesat birliği” olarak karnaval.  

Yeni İnsan yayınları
Şubat 2023
608 s.

NOTLAR

[1] Melville, P., Karnından Konuşanın Öyküsü, s. 116.
Claude Lévi-Strauss da bitki ve hayvanların “saygıdeğer varlıklar” olarak kabul edildiği bir dönemden söz eder. Üstelik kültüre, dolayısıyla uygar insana ait bir özellik olan “umut”un oranı da bu saygı oranına bağlıdır. Böylece insanlık tarihini kateden umut ve umutsuzluğun kökenlerine (= ya da başlangıç noktasına) yönelik antropolojik bir soyutlamaya da tanık oluruz. Bu soyutlamayla birlikte umutsuzluğun hareketli ve hareketsiz canlı türlerinin yok edilmesiyle arttığından söz edebilir ve Nietzsche’nin çok başvurulan, “Umut, kötülüklerin en kötüsüdür çünkü işkenceyi uzatır,” cümlesini hatırlarız: “Bir bitki saygıdeğer bir varlık olarak kabul edilebilir ve meşru bir nedeni olmayan hiç kimse, bitkinin ruhunu bağışlarla yatıştırmadan onu söküp alamaz; beslenmek için avlanan hayvanlar, türlerine göre, çok fazla hayvan avladıkları ya da dişileri ve yavruları esirgemedikleri için amaç dışı davranmış suçlu avcıları cezalandıran doğaüstü efendilerin koruması altındadırlar; nihayet, insanların, hayvanların ve bitkilerin ortak bir yaşam zenginliğini paylaştıkları düşüncesi egemendir, öyle ki herhangi bir türün zararına olacak şekilde aşırılığa kaçılması, yerli felsefesinde, kaçınılmaz olarak insanların kendi hayat umutlarında bir azalmayla kendini gösterir.” Irk, Tarih ve Kültür, s. 78

[2] Bachelard, G., Ateşin Psikanalizi, s. 100.

[3] Bachelard, G., Ateşin Psikanalizi, s. 13.

[4] Bachelard, G., Ateşin Psikanalizi, s. 13.

[5] Bachelard, G., Ateşin Psikanalizi, s. 54.

[6] Bachelard, G., Ateşin Psikanalizi, s. 41.

Yazarın Tüm Yazıları
  • Gaston Bachelard
  • Ömer Faruk
  • Yarabıçak

Önceki Yazı

SİNEMA-TİYATRO-TV

Hüzün Üçgeni’ni 

okumak

“Östlund izleyiciye derinlikli bir felsefi, siyasi ya da ahlaki tartışma sunma peşinde değil. Kapitalizmin ilk günden bu yana doğurduğu sistem sorunlarını, modern toplumun şekillendirdiği insan tipolojisini, gündelik hayatın her dakikasında karşılaştığımız olayları film boyunca art arda kısa birer parodi olarak yansıtıyor.”

AHMET BÜLENT ERİŞTİ

Sonraki Yazı

VİTRİNDEKİLER

Haftanın kitapları–8

K24'te haftanın vitrini: Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevleri tarafından bize gönderilen, dikkatimizi çeken; okumak ve üzerine yazı yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar...

K24
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist