• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Sus Barbatus!’ ta sesin akuzmatiği

“Romanda her şeyin birbiri içinden doğduğu ve birbiriyle ilintili olduğu, doğadaki her şeyin birbirine çok sıkı bir şekilde dokunduğu görülür. Bu dokumada tekhne’yi daha iyi kullanabilmek için seslerle olaylar birbirine teyellenir. Hakikate ulaşmada yardımcı olan varlık-araçtır ses.”

İllüstrasyon: Selin Saygılı

BURCU ŞAHİN

@e-posta

ELEŞTİRİ

5 Eylül 2024

PAYLAŞ

Sus Barbatus! canlı, statik olmayan, her şeyi ele geçirebilecek bir güce sahip olduğu hissini uyandıran, olayların akışına yön veren, hatta romanın şahıs kadrosuna dahil edilebilecek bir kış tasviriyle başlar. Henüz ilk sayfalarda “Havanın içinde, karın üstünde durup durup dışarıya soğuk üfleyen bir şey vardı. Kendisi için. Kendisi için hazırlıyordu yeryüzünü” (I, s. 10) denir.Üflemenin hafif bir sesle nefes vermek anlamına geldiği düşünülürse, romanın bu nefesten doğan sesle başladığı iddia edilebilir. Görünmeyen, bilinmeyen, yeryüzünü hazırlayan, doğada olan bir “şey”, bir varlık olarak hüküm sürer kış.

Roman boyunca kışın birbirinden farklı halleri sesler aracılığıyla okura kendini gösterir. Ormanın uğultuları, iniltileri ya da sessizliğe varan sesleri duyulur. Romanın başından sonuna dek sürekli bir uğultu duyulur, orman ofuldayıp durur, rüzgâr kendini bazen çok sert gösterir, bazen de hafif hafif eser (ikinci ciltte suyun hışırtısı duyulacaktır daha çok). Zaman zaman bir ormanın var olup olmadığı da “bir ormanın var olduğunu kim bilebilir. Ve kim iddia edebilir” (I, s. 101) diye sorgulanır. Bu noktada bir ormanın olduğunu iddia etmek için seslerin peşine düşülebilir, sesler varlığın delili olarak sunulabilir. Orman roman boyunca sanki dünyadaki bütün seslerin toplandığı ve aynı zamanda seslerin dünyaya yayıldığı merkez noktasıdır. Ormanın uğultusu onun yaşayan bir varlık olduğunu imler. Bu uğultu aynı zamanda yaşanacakların da habercisi görevini üstlenir. Misal, “her yerden sürekli uğultu gelir. Sanki birazdan kanlı bir meydan savaşı başlayacak gibi” (I, s. 344) denir. Bunun gibi tek tek seslerin peşine düşüldüğünde birçok manaya ulaşılabilir. Neticede görünmeyen bir şey olarak sesler bilindiği gibi duyulur ve duyulduğu andan itibaren bir biçime bürünür. Bazen “duvarların arasında birileri[nin] gizli” (I, s. 363) olduğu düşünülür. Bir biçime bürünürken insan sureti de roman boyunca karşılaşılan formlardan biridir. Ve elbette ormanın seslerine insan sesi karışır böylece. Haliyle Kenan’ın hırıltıları da ormana dahildir.

Faruk Duman
Sus Barbatus!
Resimleyen: Selin Saygılı
YKY
2021
3 cilt
1696 s.

Kenan’dan romanın başından itibaren bir hırıltı sesi gelir; bu hırıltı zaman zaman artar, zaman zaman azalır. Hırıltı sesi arttıkça ölüme yaklaştığı düşünülür Kenan’ın. Ancak Kenan ölmez, hatta kırmızı sakallı bir yabandomuzunu, SUS BARBATUS’u öldürür. Öldürme eylemi de gene ses üzerinden anlatılır. Kenan, SUS BARBATUS’un sesini duymazdan evvel görür ve onu sesinden vurur. Bunu da hem vurduğu anda hem de romanın sonunda “Sesinden vurdum ya ben seni” diyerek dile getirir. Romandaki ses gözle görülür mü sorusuna cevaben sesin yalnızca duyulan bir şey olmadığı, görülebilen bir varlık olduğu da bu yolla belirtilir. Ve sesinden vurduğu bu hayvan Kenan’ın koruyucusuna dönüşür. Özetlenirse, SUS BARBATUS öldükten sonra karnından ikinci bir SUS BARBATUS çıkar ve göğe yükselir. Domuz suretinde bir bulut olarak yaşar adeta. Kendisini anlamlandırmaya çalışır ve fark eder ki çok hızlı hareket edebilmekte, sonsuzu seçebilmekte ve şeylerin ardını görebilmektedir. SUS BARBATUS yaralı bir halde ormanda dolaşıp acı çekerken Kenan sayesinde acılarına son verildiğini fark eder ve avcısını bırakmaz; kısacası artık onun koruyucusudur. Hikâyenin tam burasında önemli bir nokta vardır: Yukarıdan dünyayı izleyen Sus Barbatus kendisinden ve gördüklerinden bahsettiği anda aslında anlatıcıya dönüşür denebilir. Romanda “Yaşamı uzaktan izlemenin olanağı yoktur” (I, s. 151) denir, ancak yeniden doğuşla bu mümkün olur: SUS BARBATUS, Faruk ve Aysel bunu yapar. Romanda şöyle bir ifade de vardır: “Bedeninin geçirgenliği düşünülecek olursa, gökyüzünün bir parçası bile sayılabilirdi.” (I, s. 181) Bedenin gökyüzüne ait olması, neredeyse saydam bir şey’e dönüşmesi SUS BARBATUS’un daha sonra da üzerine düşündüğü ve anlamlandırmaya başladığı bir meseledir: “Yavaş yavaş anlamaya başlamıştı. Ben, diyordu kendi kendine, bana bir bakan, benim ardımda ne olduğunu görebilir. Ben artık görüntüyü taşıyorum. Ardımdaki ağacı herkes görebilir.” (II, s. 33) SUS BARBATUS gökyüzünün bir parçası, ardındaki şeyleri gösteren yalnızca bir görüntü olarak, ilahi bir kudret gibi yaşanacakları çoktan bilen ve dile getiren anlatıcıdır denebilir. SUS BARBATUS’un kendinden “O” diye bahsetmesi de ayrıca bu yorumu destekler niteliktedir ve tabii kendinden bir başkası gibi, uzaktan, bir mesafeden bakarak bahsetmesi ona ölümsüzlük ve güç vermektedir.

Romanda her şeyin her şeyle ilgili olduğu bilgisi bazen bir sır olarak, bazen apaçık şekilde anlatılır. Misal, domuz koştuğunda kar yağmaya başlar. Domuz geyiği yer, Kenan doğacak bebekleri için domuzu öldürür, domuz yeniden doğar ve ölenlere de yaşamsallık aktarır.Romanın sonunda (birinci cildin sonunda) ise bebeği yaşatmak için öldürülen domuz öylece karla korunan ölüsüyle dururken bebek ölmüştür. Her şeyin birbiri içinden doğduğu ve birbiriyle ilintili olduğu, doğadaki her şeyin birbirine çok sıkı bir şekilde dokunduğu görülür. Bu dokumada tekhne’yi (yaratma etkinliği ya da sanat eserinin ta kendisi olarak) daha iyi kullanabilmek için seslerle olaylar birbirine teyellenir. Hakikate ulaşmada yardımcı olan varlık-araçtır ses.

Faruk Duman

Fakat burada şöyle bir soru sorulabilir: Bu romanda hakikat nedir; açık mıdır, görünür mü, duyulur mu, bilinir mi? Cevaben şu söylenebilir: Hakikatin doğada bir sarmal halinde varoluşu SUS BARBATUS’un ölümüyle ve yeniden doğuşuyla ortaya çıkar. Bu nasıl mümkün olur? Hatırlanırsa SUS BARBATUS ormanın içinde yaralı bir halde dolaşırken sesini Kenan’a duyurarak hem kendine hem Kenan’a iyilik yapmıştır. SUS BARBATUS yeniden doğarak, logos’a ulaşarak, söze gelerek var olan kuralları askıya alır. Böylece roman boyunca bir yabandomuzunun söze gelişi istisna hali olmaktan çıkar ve istisna kendiliğinden kurala dönüşür; ormanın ve romanın kaidesi, yasası haline gelir. Ne olmuştur peki? Domuz formunu karla örterek yok etmiştir Kenan. Bunun anlamı da şurada durur: Artık kardan bir heykel, bir tepe, bir eser olur SUS BARBATUS; başka bir varlığa, şey’e dönüşür. Hatta belki sadece kitabın adı olarak durur. Doğaya ait, ormanda yaşayan bir yabandomuzu iken SUS BARBATUS, sesini göstererek metnin kendisi olur; neredeyse yeni bir tür, doğa-metindir artık. SUS BARBATUS ağzından çıkan son geğirti sesiyle yeniden doğuş için sesini söze dönüştürmek üzere başkalaşır ve tekhne iyice işlenmiş olur böylece. SUS BARBATUS kendisinin anlatıcısı olarak, kendinden bir başkasıymış gibi bahsederken kendisinin bilince sahip olup olmadığını sorar ve şöyle der: “Onun bilinci kolay kolay kaybolmayan bir bilinçtir.” Kaybolmayan bu bilinç geçmişten birçok bilgi taşıyordur; haliyle kendisini uyaran seslerin kaynağını tanımaz, ancak çok derinlerden içinden gelen bir sesten şunu duyar: “İnsanoğlu seni hiç sevmeyecek.” SUS BARBATUS bu bilgiyle hayatta kalabilmenin bir yolu olarak dil üzerine düşünür. Dilin insanın en zorunlu ihtiyacı olduğunu söyler; dil her şeydir der. “Dili taşıyacak bedensel yapısı bulunsa her şey yoluna girecek” diye düşünür ve yeniden doğarak, Aysel’in ağzından içeri girerek kendine bir söz söyleme alanı bulur. Dili söze taşıyacak bedensel yapıyı Aysel olarak belirler (bu daha sonra kaçmak istediği bedene dönüşecek ve kendi bedenini aramaya çalışacaktır). Kısacası SUS BARBATUS’un ölümü ve yeniden doğuşu sesten söze geçiştir. Böylelikle romanda geçen “Ses gözle görülür mü?” (I, s. 79) sorusuna bir cevap aranabilir.

Biraz dolaylı yoldan, başka sorular sorarak bir cevaba ulaşılabilir. SUS BARBATUS’u sesinden vuran Kenan için bu eylem kendini, varlığını, mevcudiyetini tamamlayan bir eylem olarak yorumlanabilir. SUS BARBATUS da varlığının özüne sesinden vurularak ve ilk aşamada Aysel’in ağzından sesini söze dönüştürerek kavuşuyor denebilir mi? Aslında Kenan’ın SUS BARBATUS’un sesini yakalaması ve onu sesinden vurması sesin fiziğini düşünmeye iter okuru. Bu ses yeniden doğuşa, dünyanın haline dair bir şeyler de fısıldar. Sesin anlamı üzerine düşünüyorsak, o halde ses için görünmez demek ne kadar doğru olur? Sesin özelliği ağızdan çıkar çıkmaz yok olmasıdır, ancak “Ses imleyeni bedene bağlayan halka olarak görünür”. (Dolar, s. 62) Yani sesin yapısında paradoksal bir yan vardır. Ses bedeni ve dili birbirine bağlar. Mladen Dolar, Sahibinin Sesi kitabında “Beden olmadan ses de olmaz, ama bu ilişki tuzaklarla doludur” der. Bu tuzaklardan biri de akuzmatik sesle ilgilidir.

[Akuzmatik] ses yanlış bedene ait gibidir ya da bedene hiç mi hiç uymuyor gibidir, ya da içinden çıktığı bedeni didikliyor gibidir. (…) Akuzmatik ses kaynağı görülemeyen sestir; kökeni saptanamayan, yeri belirlenemeyen sestir. Bir köken, bir beden arayan sestir, ama bedenini bulduğunda bile bunun pek bir işe yaramadığı ortaya çıkar, ses bedene oturmaz, bedene uymayan bir yumrudur…(Dolar, s. 64)

O halde artık şu sorulabilir: SUS BARBATUS’un sesi nereden gelir, hangi bedene atfedilebilir? Aslına bakılırsa domuz formundan çıkan, yani kendi bedeninden yoksun ses olarak SUS BARBATUS’un sesinin kaynağı belirsizdir ve böylece o artık tekinsiz bir varlıktır. Ormanda dolaşırken çıkardığı sesler öldürüldükten sonra kendine bir beden arayıp bulmasıyla söze dönüşür. Aysel’in bedenine giren ve aslında ona yabancı olan SUS BARBATUS insan bedenini tanımaya çalışır: Şöyle denir: “SUS BARBATUS insanlar hakkında hemen hemen hiçbir şey bilmiyordu. Gölgeler. Gölgeler. İnsan bir gölgeydi onun için. Yalnızca hareket ettikleri ve pek akıllıca davrandıkları için başka gölgelere benzemezlerdi. Ama burada onlardan birinin tümüyle hareketsiz ve korunmasız yatıyor olmasına akıl erdirememişti.” Bu sahnede yatan kişi Faruk’tur ve SUS BARBATUS, Aysel’in bedeninden Faruk’u inceler. İnsanın gölge oluşunu düşünen SUS BARBATUS, Aysel’e de bir beden vermiş gibidir, onun içinden bakıp dışarıya seslenerek. Burada anlamlandırma telaşı içinde artık tekinsiz bir atmosfer kurulur. SUS BARBATUS nasıl başkaları için tekinsizse, aynı şekilde onun baktığı, duyduğu, anlamlandıramadığı şeyler de onun için tekinsizdir: “Çocuktan çıkan ses öyle belirsiz ve tehdit ediciydi ki, SUS BARBATUS bir an için yeniden saklanmak için çevresine bakındı. En çok belirsiz seslerden, kaynağını anlayamadığı kıpırtılardan korkardı çünkü.” (I, s. 182) Akuzmatik sesin sağladığı bu tekinsiz atmosfer ve karşılıklı kaygı hali ilk cildin sonlarına doğru alışıldık bir şeye dönüşür; istisna hali kurala dönüşür. Faruk’u inceleyen SUS BARBATUS, Aysel’in ağzından içeri girdiğinde Aysel tıpkı onun gibi her şeyi duyar, bütün kokuları alır ve tuhaf denebilecek cümleler kurar. Aysel’in bedensel yapısını, dilini, söz söyleme kuvvetini kullanan SUS BARBATUS, Aysel’e de bazı özellikler yükler. Buradan anlaşılacağı üzere, herhangi bir bedene girdiğinde SUS BARBATUS, onun sözünü ele geçirmek yerine yalnızca yer değiştirir. Aysel artık kaygılı biridir ve onun için artık “endişe hayvanına dönüşür her şey”. Aysel ile birlikte Faruk da SUS BARBATUS’un özelliklerini gösterir. Birinci cildin sonunda da zaten üçü birlikte göğe yükselir.

SUS BARBATUS’un Aysel’in bedensel yapısını kullanarak kurduğu cümlelerden biri “hareket ses çıkarır” şeklindedir. Göğe yükselme eyleminin çıkardığı seste akuzmatiğin tinsel boyutuna geçiş yapılır.

Akuzmatik kelimesine felsefi zeminden bakıldığında, bu kavramın Pisagor ve öğrencileri arasındaki ilişki biçiminden doğduğu görülür. Akuzmatikler hocalarını bir perdenin arkasından dinler ve öğretiye layık olana dek görmezler. Buradaki amaç tini bedenden ayırmak, görsel dikkat dağınıklığından uzak olmaktır. Mladen Dolar şöyle der: “Kaynağının gizlenmesi sayesinde sesin kendisi de otorite ve art-anlam kazanıyordu; aynı anda her yerde ve her şeye kadir hale gelir gibiydi.” (Dolar, s. 65) Burada SUS BARBATUS’un, Faruk’un ve Aysel’in göğe yükselişi, insanlara yukarıdan/uzaktan bakışları ve o esnada konuştukları düşünülürse, artık üçü de “bedensiz bir tine dönüş”müştür. Ve artık söyledikleri her şey Tanrı’nın sesi gibi akuzmatik bir ses olarak tınlar:

Akuzmatik ses ile ilahlaştırma arasında gizli bir doğrudan bağ vardır adeta. Kaynağı görülemeyen ses, yeri belirlenemediği için herhangi bir yerden, her yerden yayılır gibidir; kadiri mutlaklık kazanır. Daha ileri gidip gizli sesin yapısal bir şekilde ‘ilahi etkiler’ yarattığını söyleyebilir miyiz? (Dolar, s. 65)

Mladen Dolar

Aysel’in içine giren SUS BARBATUS’un sesi Aysel için kaynağı bilinmeyen sestir. Okur için bellidir, SUS BARBATUS’tan gelir ama en nihayetinde o kızıl sakallı bir yabandomuzudur. Aysel’den çıkan SUS BARBATUS sesleriyse felsefi anlamda okuru düşündüren cümlelerdir. O kendi yönteminin içinden kendi dilini üretir, kendi hikâyesini yaratır. Günlük akış içinde saçmalama olarak görülebilecek türden cümlelerdir, yani hayatın akşına uymaz; bu uyumsuzluğu fark eden Aysel göğe yükselene kadar tedirgin hisseder ve sürekli ağlar. Göğe yükselme eylemini sesin ilahlaşması olarak yorumlamak mümkündür ve bu durum akuzmatik sesin doğası hakkında da bilgi verir. Yani görünmeyen sesin kaynağı kişinin içinde, kendisine çok yakındır. Bütün duyumlarımıza seslenmediği için hayalete dönüşür, tıpkı rüzgâr gibi. Bahsedilen “varolansız bir varoluş”tur. Bu ifade okuru Levinas’a götürür. Yokluğun mevcudiyetini imleyen SUS BARBATUS görünmeyen olarak susturulamaz (burada Onat Kutlar hikâyeleri de hatırlanabilir. O da “görünmeyeni kim susturabilir” diye sormuştur). Levinas “Ses, kişisel olmayan bir şekilde çınlar. Tınısı, nesneye ait oluşunun izi bile, onun kendi niteliği içine gömülmüştür ve ilişki yapısını bozmaz” der. Yani “nesneden en ayrık nitelik” olarak sesin şekli tahmin edilemez, kavranamaz. SUS BARBATUS’un, Faruk’un, Aysel’in sesi anlatıcı seste karışır; anlatıcı kimdir, nedir, nasıldır, ne yapar, bilinmez ve tedirginlik yaratır. Doğanın, ormanın sesleri, mesela rüzgârın uğultusu sesin ta kendisidir. Rüzgâr sesin görünme biçimidir (bir kişiliği vardır, misal ikinci ciltte, sıkışan rüzgâr kişilik kazanır ve sıkıştığı için de inlemeye başladığı söylenir). (s. 231) ve anlamın taşıyıcısı olur. Bir yandan da sesi dağıtandır. Sesin/anlamın toplandığı esas yer SUS BARBATUS’tur. O da sesinden vurulunca söz halinde ilk olarak Aysel’in içine yerleşir.

Peki bu akuzmatik sesi bir kaynağa iliştirmek mümkün müdür? –Öyle ki, son ciltte sesin kaynağı bilinemezse kişi delirebilir bile denir.– Aysel’in içinden gelen kelimeler kaynağa yönelik bilgi verir mi? Burada kaynak anlam düzleminde durmaktadır. SUS BARBATUS ile birlikte görünmeyenin de susturulamayacağı, yani sesin manasının yeniden doğuşa işaret ettiği söylenebilir. Chion’un dediğine göre sesi kaynağa iliştirme süreci dezakuzmatizasyondur, yani bu yolla gizem ortadan kaldırılır. “Ses bedene iliştirildiğinde kadiri mutlak karizmatik karakterini kaybeder – sıradan bir hale gelir.” (Dolar, s. 70) Ancak Mladen sesin kaynağı görülemez der. (s. 73) SUS BARBATUS bir hayvan olarak zaten konuşan/söz söyleyen varlık değildir. Aysel ile birlikte konuşmaya/belki özgürleşmeye ve bu şekilde bir gizem yaratmaya başlamıştır ve gizemli tarafıyla sesin yeri belirlenemez durumdadır hâlâ. Aysel sesi içeri alarak bir nevi hapis olduğu komutanın evinden çıkıp özgürlüğüne kavuşur. Ötekinin sesiyle konuşmayı öğrenmiş gibidir. Ancak SUS BARBATUS bir müddet sonra kendisini Aysel’in içinde hapsedilmiş/esir gibi ve tedirgin hisseder. Göğe yükselme, sesin ilahlaşması söz konusu edilene kadar kaygılar devam eder. Sesleriyle birbirlerini özgürleştiren ve aynı şekilde esir eden bir alan yaratılır.

Mladen Dolar şöyle der:

… Ses ruhun eti, sökülemez maddiliğidir, onun yüzünden ruh bedenden asla kurtulamaz; ruh dışsallığın ve heterojenliğin silinmez izinden başka bir şey olmayan bu iç nesneye bağımlıdır, ama bu nesne sayesinde beden de asla sadece bedenden ibaret olamaz, budanmış bir bedendir, bir içle bir dış arasındaki imkânsız yarığın yardığı bir bedendir. Ses tam da bu ayrımın imkânsızlığına beden verir ve işleticisi olarak görev yapar. (Dolar, s. 74)

Faruk Duman

Bu cümleler doğa-metin-anlatıcı-insan-ilah olarak Sus Barbatus’u tanımlar. Budanmış beden, ara form, yarı insan yarı tanrı olarak akuzmatik sesin kudretiyle hareket eder. SUS BARBATUS, Aysel ile çıktığı bedensel yolculuğu birçok bedenden içeri girerek sürdürür. İkinci ciltte bir domuzun bedenine girdikten sonra hatırladıklarıyla birlikte kendi bedenini aramaya başlar ve karar verir: Sonunda SUS BARBATUS, Aysel, Faruk yeniden birleştikten sonra SUS BARBATUS “kendime bir domuz bulmalıyım … Domuz ölemez. Domuzun biri, öbürü demektir aynı zamanda” (II, s. 586) der. SUS BARBATUS unutmayandır ama yavaş yavaş belleğini yitirdiği söylenir. Bunu fark edince SUS BARBATUS, kendi bedenine domuz biçimine girmeyi ister. Son kitapta da tamamen bu fikre odaklanır. Kendine yeni bir beden bulmak, kendi ülkesine, sılasına dönmek ister. Ancak bu dönüşle tamamen yok olacağına inanır. Bir yandan da Faruk, Aysel ve SUS BARBATUS tek bir kişi olmuştur. Belli belirsiz bedenlenmiş bir şeye, bir kişiye dönüşmüşlerdir.

Romanın sesleri ve okura söyledikleri üzerine düşününce temel mesele nedir, romanın derdi nedir diye sorulduğunda cevapların dünya-ölüm-yaşam üzerine inşa edildiği söylenebilir. SUS BARBATUS’un sesinden vurularak öldürülmesiyle Kenan’ın hayatı anlamlandırma yolculuğu eşzamanlıdır. Bu eylemle bir domuzun, Kenan’ın ve Sus Barbatus’un bir şekilde ağızlarından girdiği kişilerin aydınlandıkları, hayatlarındaki Pithos’lardan birinin açıldığı söylenebilir: O halde akuzmatik sesle donanmış, can sıkıntısı sebebiyle yaratılmış bu dünya nasıl bir yerdir? Bu romanda cevap şurada durabilir bir ihtimal: Dünya yer değiştirmenin ve sürekli yaşamın olduğu bir yerdir. Yeniden doğumun yeridir. Ancak bu kez de şöyle bir soruyla karşılaşabiliriz: Bu yeniden doğumda “Yaşamın bize fısıldadığı nedir?” Bunun cevabı da “Bende yalnızca değişim bulunur” (I, s. 59) diyen sestedir, denebilir.

Nasıl bir değişimdir bu: “[D]ünyada ya da maddenin kendi içinde diyelim, kendini oluşturan unsurlar dışında bir unsura rastlanmaz. Yani bir değişim olacaksa, bu değişim ancak bir önceki biçime eklemlenebilir. Onun içinden çıkabilir. Üçüncü, daha önce hiç bilmediğimiz bir maddeye burada rastlanamaz.” (II, s. 449) Ve bu değişim/büyüme esnasında çatırdama sesleri duyulur. Doğumun, değişmenin, büyümenin, ölümün, yeniden doğumun sesinden bahsedilir. “Çünkü aslına bakılırsa, yaşam çekip hiçbir yere gitmez” denir. (II, s. 10) SUS BARBATUS ormanın içinde, seslerle ve ölümüyle başkalaştığını, yön değiştirdiğini düşünürken, ona göre “Bütün dünya gizli bir söz[dür]”. (I, s. 64) Görünmeyenin susturulamadığı, görünenin yaşamın gizini fısıldayan bir ses olabileceği söylenebilir. Orman insanlığın ve dünyanın sesini kendi uğultusunda taşıyandır. Akuzmatik sesin gizemiyle yaşamın gizemiyse SUS BARBATUS’un sözünde durur.

 

 

KAYNAKÇA

Faruk Duman, Sus Barbatus! I-II-III, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2020.

Mladen Dolar, Sahibinin Sesi: Psikanaliz ve Ses, çev. Barış Engin Aksoy, Metis Yayınları, İstanbul, 2013.

 

EDİTÖRÜN NOTU:

Dr. Burcu Şahin, Sabancı Üniversitesi öğretim Görevlisidir. Bu yazı “Edebiyat Fakültesinde Sus Barbatus! Okuyoruz” sempozyumunda sunulmuştur ve kitaplaşacaktır.

Yazarın Tüm Yazıları
  • faruk duman
  • Mladen Dolar
  • sahibinin sesi
  • Sus Barbatus!

Önceki Yazı

HER ŞEY

Min Nevâdiri’l-Kütüb – 27:

Paha biçilmez bir bitki isimleri sözlüğü

“Bu ayın konusu, Türkçe ve Osmanlıca bitki adları için gerçek bir hazine: Armenag K. Bedevian’ın 1936’da Kahire’de yayımlanan sözlüğü. Kitapta tam 3657 bitki adının bu dillerdeki muhtelif isimleri, 1171 resimle birlikte sunulmuş. Her dilde ayrı bir dizin verildiğinden kitap son derece kullanışlı.”

İRVİN CEMİL SCHİCK

Sonraki Yazı

SANAT

Chroma of Duality: Sibel ile Izabelle

İsviçre’de yaşayan sanatçı Sibel Kocakaya, Bernhard Bischoff & Partner galerisinde açtığı Chroma of Duality sergisinde izleyiciyi geçmişle gelecek, gerçekle hayal arasında bir yolculuğa çıkarıyor.

FAHİRE KURT
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist