• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Süreyyya Evren’le son kitabı üzerine:

“Roma işi’nin sınırlarını genişletirken içinde kalmak…”

“Hep deneyselin ya içinde ya kıyılarında söz aldım. Roman formuyla, dille, anlatımla deneyler yapmadan yazmışlığım pek yok. Baştan kutu kutu kitap yazacağım deyip kutuları doldurmak şeklinde gelişmiyor bu; bir aşk romanı yazayım, ya da bir politik parti romanı yazayım diye yola çıkıyorum ama hikâyeyle birlikte kendiliğinden forma dönük yenilikler (yapmak) geliyor (içimden).”

Süreyyya Evren

NECMİ SÖNMEZ

@e-posta

SÖYLEŞİ

22 Şubat 2024

PAYLAŞ

Eskiden kitaba ismini veren şiir diye bir tanım vardı. Bu çalışmanın ismi, Ortadoğu’da Bir Ülkenin Acil Durum Alarmı, ağır duruyor. Ama okumaya başladığında ağırlık ortadan kalktığı gibi, olay örgüsü okuyanı da içine çekiyor. Bu ismi nasıl bulduğundan başlayalım mı?

Bence de ağır. Sert bir başlık. Ama roman da ağır, sert bir kitaba vardı zaten. O anlamda isabetli olduğunu düşünüyorum. Hem insani olarak hem sosyo-politik olarak. Romanın isminin nasıl doğduğuna gelince… Ben Jon Hassell’ın Blues Nile isimli şarkısını dinlerken odaya giren kızım Ada’nın “Ne dinliyorsun böyle gene? Ortadoğu’da bir ülkenin acil durum alarmı gibi bir şeye benziyor” demesiyle hemen bir Word dosyası açıp o anda bu başlığı attım ve birden önce bu olayı yazdım ilk satır olarak ve sonra bütün kitabı görmeye başladım önümde. Kitabın ismi açıkçası kafamda dönüp duran anlatı ihtimalini bir romanda formunda şekillendirmeye başlamamda kritik bir rol oynadı. O günlerde romanın ana fikriyle, yeni bir politik parti kurulsa ve bu parti bir gecede bütün ülkeyi yakmayı vaat etse, bu partinin yandaşları sabaha hiçbir şey kalmayacak, ülkeyi dümdüz edeceğiz deseler, bu vaadi yaydıkça giderek daha fazla taraftar toplasalar ve önemli bir siyasi güce dönüşseler ne olurdu, nasıl olurdu fikriyle, hatta bundan doğan pek çok detay sahnenin imgeleriyle işe gidip geliyor, ortalıkta dolaşıyor, ancak hiçbir şey yazmıyordum. Bazen bu fikirlerin bir kısmını yazar-çizer sanatçı arkadaşlara anlatıyordum ve onlardan gelen dönüşlerle heveslenip bir şeyler yazsam mı acaba diye aklımdan geçiriyordum. Sonra birden bir şarkı üzerinden bu isim belirdi. Nasıl belirdiğini birebir kitabın ilk satırlarında anlatmaya başladım ve bütün hikâye kendiliğinden oradan doğdu sanki.

Kitabın arka kapağında “roman gemisi” tanımlaması olmasına rağmen bu çalışmanın roman olarak ele alınamayacağını düşünüyorum. İlk okuduğumda “Nedir bu metin? Nasıl tanımlamak gerekir acaba?” sorusu aklımda döndü durdu. Türkçede pek karşılığı olmayan bir tür politik fabl sanki kitabın taşıdığı buruk ironiyi açıklıyor gibi.

Süreyyya Evren
Ortadoğu'da Bir Ülkenin Acil Durum Alarmı
Can Yayınları
Ocak 2024
184 s.

Ortadoğu’da Bir Ülkenin Acil Durum Alarmı benim 12. romanım. On ikinci deneysel romanım mı bilmiyorum, tartışılır. İlk romanım Postmodern Bir Kız Sevdim’den (1993) beri “bu da roman mı şimdi”yi duyuyorum. Bazılarının bitişteki türleri hakkında benim de yeni terimler icat etmeye meylettiğim oldu ve farklı adlandırmalara göz kırptım (“panlatı” ifadesini kullandığım oldu sözgelimi yakınlarda, hem de romanın kendisinin içinde ne anlama geldiğini açarak). Ama sonuçta bu 12 roman içinde konvansiyonel roman formuna birebir oturan ya bir ya iki roman vardır. Hep deneyselin ya içinde ya kıyılarında söz aldım. Roman formuyla, dille, anlatımla deneyler yapmadan yazmışlığım pek yok. Baştan kutu kutu kitap yazacağım deyip kutuları doldurmak şeklinde gelişmiyor bu; bir aşk romanı yazayım, ya da bir politik parti romanı yazayım diye yola çıkıyorum ama hikâyeyle birlikte kendiliğinden forma dönük yenilikler (yapmak) geliyor (içimden). Deneyselden aslında konvansiyonel olanın yetmediği bir yerde devreye girmesini ve bir kilidi açmasını da bekleriz bazen, bir perdeyi aralamasını. Ne anlatmalı kadar nasıl anlatmalı da ana bir soru madem, bu kaçınılmaz da sayılmalı(ydı bence). O yüzden, bir romana varma niyetiyle, bir roman olarak yazıldıklarından, bittiklerinde de roman olarak görüyorum bu kitapları. Yapıda, dilde, formda yenilikçi teknikler bu bir düzine kitabın alameti farikalarından olsa gerek. Roman nedir? Romanın neliği hep yeni formları zamanla kapsayacak şekilde genişler sonuçta. Romanın deneysel ve yenilikçi olanın açtığı yeni topraklara doğru genişleme eğilimi olan bir tür olduğuna inandığım için de roman ifadesini kullanmayı seviyorum. Roman, etimolojik olarak Latince “Roma işi”nden geliyormuş; belki de İstanbullu olduğum için “Roma işi”nin sınırlarını genişletirken içinde kalmak fikri hoşuma gidiyor.

Konu olarak birilerinin ülkeyi bir gecede yakarak ortadan kaldırma çabalarını seçmen, anlatının KUNPAR (Kuşkusuz Nargibi Partisi) ile TUHAP (Türkiye Hayat Partisi) arasındaki mücadelede şekillenmesi, senin, ailenin ve yakın arkadaş çevrenin kimi figürlerinin sahneye çıkmasıyla metin absürdü yakın tarihte yaşadıklarımızla tuhaf bir şekilde harmanlıyor. Bu çabanın motivasyonları hakkında detaylı olarak konuşalım istiyorum.

Evet, sanırım “yakın tarih” meselesi önemli. Doğru da. Yakın tarihin hem ortasından hem de ona bakmaktan doğmuş pek çok öğe içeriyor. Öncelikle başlangıç itkisi deprem haftasında, 6 Şubat 2023 haftasında yaşadığım öfke girdabıydı. Hem etik-politik öfke, yani bana göre iyiden bana göre kötüye yönlenen öfke hem de insani öfke; acılı ama yönsüz olan, yani sana bana ota boka patlayabilen öfke. Benim, kimi yazar çizer sanatçı ahbaplarımın, ön isimlerimizle roman kahramanına dönüşerek romanın ana kadrosunu oluşturmamız ilk kez başvurduğum bir yol değil. Daha önce –aslında gene politik bir satir olan– Başbakan’ın Krallığı’nda (2014) da aynısını yapmıştım. Hatta Ortadoğu’da Bir Ülkenin Acil Durum Alarmı’nı yazarken “N’apıyorsun, neler yapıyorsun?” diye soranlara “Başbakan’ın Krallığı II gibi bir şeye mi başladım n’ooldu, bakalım, kısmet” diyordum. İnanılmaz bir şey söyleyeyim mi? Kitap çıkmak üzereyken yazar dostum Berkan’la (M. Şimşek) karşılaştık ve yeni romanın adını, Ortadoğu’da Bir Ülkenin Acil Durum Alarmı’nı söyledim. Sırf adını söylemem ona yetti ve “Bana Başbakan’ın Krallığı kitabını çağrıştırdı, onun gibi bir şey mi?” dedi! Sırf adından! Vay arkadaş, demiştim... Absürdün kullanımı hakkında da bir şeyler söyleyeyim: Öfkeyi, eleştiriyi, sosyo-politik manzarayı gerekirse karanlıktan geçerek resmetmeyi absürdle, ironiyle, matraklaştırarak vermek içimden geliyor, öyle de yapıyorum sıklıkla. Bu kitapta her zamankinden daha da fazla bir konuşma havası, bir kendiliğindelik, şakayla bulayarak birebir anlatma duygusu hissettim zaten.

Anlatının ekseninde merkezle taşra arasında, Türk yazınında Tanzimat’tan beri bir tür leitmotive olarak varlığını duyumsatan bir zıtlaşma, küskünlük, ayrımcılık olduğunu düşünüyorum. Olayların kurgusunun coğrafi bir karşıtlığı var sanki. İstanbul, Eskişehir, Muğla’nın yanı sıra, Küre, Pülümür gibi küçük yerleşim yerleri de sahneye çıkıyor. Kitabın kimi kez beni güldüren, düşündüren hikâyelerle kurgulanan yirmi bölümü var. Ama kişiler, olay, yer ve zaman öğeleri müthiş kaygan. Acaba 11. ve 12. Altı olay kurgusunu bir tür anahtar olarak kullanmamız mümkün mü?

Aslında şöyle, ülkeyi kundaklamak isteyenler seçim kampanyalarını –ki kazandıkları devrimci tonla artık seçimi değil, devrimi yani Büyük Yangın’ı hedeflemektedirler– Sakarya’dan başlatıyorlar. Sakarya’nın bir köyünden. Sonra ormanlarda koşuyorlar birlikte. Küre Dağları’nın yamaçlarında. Parti örgütlerinin merkezi İstanbul’da, Üsküdar’da. Ve sonra da bir kolları Pülümür’e taşıyor hareketi, Avrupa’nın dışlanmışlarını da içine katarak ve hepsini Pülümür’e çekerek. Bu kundakçı partiye karşı hayatı savunmak üzere yola çıkan TUHAP tayfası ise bir Orta Avrupa şehrini andıran Eskişehir’den başlıyor mitinglerine. Sonra da Muğla’ya gidiyorlar. 11. ve 12. bölümler iki İstanbullu hayat yanlısı TUHAP parti yetkilisinin, Su Kassandra ile Tunç Tunç’un, Su’nun kafasındaki bir kadın dayanışması düşüncesi ve umuduyla kundakçı partinin Pülümür ayağına liderlik eden Gözde’yi kendi saflarına çekmek için düzenledikleri bir seyahat. Tabiatıyla İstanbulluların Pülümür yolunda ve dönüşteki halleriyle, etkilendikleri ve kurguladıklarıyla şekilleniyor büyük ölçüde. Elbette ben kendi doğu ve daha doğu seyahatlerimden etkilenerek de yazdım bu kısmı. Öte yandan anlatının ekseninde Türk yazınının başlangıcından itibaren var olan bir temel zıtlaşmanın yenilenmiş bir yorumu olduğu okumasına itiraz etmem.Yani bu bir gecede bütün ülkeyi yakıp yıkma fikrinde elbette bir “bunlar adam olmazcılık”, “burası adam olmazcılık” var; ama yıkmadan yani öldürmeden yenisi doğamaz diyen, Joseph Campbell’in Kahramanın Sonsuz Yolculuğu kitabında dünya mitolojilerinden defalarca alıntılayarak altını çizdiği öğe de var. Bütün mitolojilerde olduğu gibi, “yalnızca ölüm –yeniden eski şeyin değil, yeni bir şeylerin doğuşu– ölümü yenebilir” diye bakan da bir parti KUNPAR – ki zaten mitolojik karakterleri çeken parti de o olur.

Merak ettiğim için baktım Pülümür nerededir diye, Tunceli’de çıktı. O zaman detayların üzerine gidildikçe anlatının katmerlendiğini, yaşadığımız coğrafyada kökeni yüzyıllar öncesine dek uzanan politik kutuplaşmaların senin için bir esinlenim kaynağı, hatta bu kitabı kaleme almanın nedenlerinden biri olduğunu düşünmeye başladım. Acaba fazla mı abartıyorum?

Süreyyya Evren, Ludwig Museum, Köln, 2023.
Fotoğraf: Necmi Sönmez

Yok, hayır, buna fazla abartı demezdim. Bir sürü şey kendiliğinden, önadlarıyla kitapta roman kahramanına dönüşen yazar-çizer sanatçı dostlarımın katkılarıyla da gerçekleşti. Kitabı adeta tefrika eder gibi, bölümleri yazdıkça adı geçenlere gönderiyordum yazma sürecinde. Ve onlardan bir geri dönüş olursa da ya romana ekliyordum ya da romana yediriyordum bir sonraki bölümde. Kolektif bir günlük tutma hissini güçlendirdi bu. Bazı italik gördüğünüz kısımlar başka birinden alıntı oldukları için değil, roman kahramanlarının bana direkt attıkları mesajlardan alıntı oldukları için italikler. Romanın yazımında roman kahramanlarının da yönlendirmesi oldu, gibi düşünebilirsin yani. Sözgelimi Ali bin Bed, Pülümür’e gitti, çünkü oraya kadarki bütün bölümleri parça parça okumuş Ali Karabayram’a “Nereye giderdin?” diye sordum. Ama tabii bir kez Ali bin Bed, Pülümür’e gittikten sonra bütün o bahsettiğin coğrafyanın politik yükü bir esin kaynağına, bir meseleye, bir zemine, çağıran ve büyüten ve yutan bir şeye, bir oyuğa ve bir kaynağa dönüştü.

İtalikler hakkındaki açıklamana paralel olarak kitap içinde kullanılan büyük harfleri, altı veya üstü çizilmiş kelimeleri, kullandığın grafikleri, kutuları bildik anlamlarının dışındaki olgulara gönderme yapmak için devreye soktuğunu söyleyebilir miyiz?

Altı ve üstü çizilmiş ifadeler 5. bölümde var. KUNPAR liderlerinden Ali bin Bed, Türkiye’den yurtdışına göç edip kendini kurtarmış olanları bir Avrupa turuyla memlekete dönüp hep birlikte memleketi bütünüyle yakarak yok olmaya ikna etmek için yollarda. O sırada Avrupa’nın başka dışlanmışlarını da hareketine dahil etmeye başlıyor. Ve o bölüm bir sözlük taslağı formatında. Altı çizili olan maddeler daha dolaysızca parti ve davası hakkında; üstü çizili olanlar yazdığı ama sonra iptal etmeye karar verdiği maddeler. Bu gibi anlatım araçlarına dönebiliyorlar, evet…

Aklıma takıldığı için soruyorum, 157. sayfada kullandığın bir şekilde veya piktogramda 8 sayısı görülüyor, bu gizli bir anlama mı gönderme yapıyor?

Hayır, gizli bir anlama gönderme yapmıyor. Ve evet, o çizime piktogram demek doğru olmayabilir. 18. bölüm bir hastanede geçiyor. 8, hastaneye kaldırılan TUHAP (sonradan TÜH) ekibinden Süreyyya’nın oda numarası. O çizim de hastane koridorlarını gösteren kat planı ve 8 de başlangıç yerini, yatırıldığı odanın kattaki yerini gösteriyor. Bölümde sağa saptı, sola saptı, düz gitti gibi anlatımlar da olduğundan, onların nasıl bir katta gerçekleştiğini gösteriyor/çiziyor. Ama planı biraz, 45 derece eğik tutup bakarsanız yan yatmış sekiz gibi oluyor ve o zaman sonsuz işaretine bir gönderme gibi yorumlanabilir. Ki hasta insanlar da çok dik duramaz ekseriyetle.

Kitabın ilk sayfasında Jon Hassell ismini, “lekçir çekme” nitelemesini görünce aklıma 1993’te yayınlanan ilk anlatın Postmodern Bir Kız Sevdim geldi. İnanılır gibi değil, tam otuz yıldır, belki sayıları kırka yakınlaşan yayının var ve bunların başlangıcında ve son halkalarında müzik son derece önemli bir rol oynuyor. Bunun bir rastlantı olmadığını düşünüyorum. Müziğe olan ilgin nasıl başladı ve gelişti?

Kitabın son sayfasında, romanın bittiği yerde kitapta bahsi geçen bütün şarkıların listesine gönderen “Ortadoğu’da Bir Acil Durum Alarmı” başlıklı bir Spotify linki var. Müziğe olan ilgim hakkında konuşmaktan hep çekiniyorum, müzik kulağımın olmadığını ve müzikten de anlamadığımı düşünüyorum. Ama müzik gene de benim için önemli. Müzikle kendi kendimi manipüle etmeyi yazarken severim mesela. Daha doğaçlama olacak bir bölüm yazacaksam ona göre bir şeyler çalmayı, daha hızlı iş görmem gerekiyorsa ona göre bir ritim aramayı, daha yaratıcı olmam gerekiyorsa ona göre bir şeyler çalmayı, daha derin düşünmem gerekiyorsa ona göre bir şeyler çalmayı denerim. Çalan şeyin etkisinde kaldığımı hep görüyorum. Kulaklıkla bir şeyler dinlerken sakarlaşıyorum. Müzik ya da kitap. Ses bu etkiyi bedene yapıyor. Acil durumun hoparlörlerden yayılan ve bedenleri ve zihinleri etkilemesi beklenen seslerle duyurulması fikri şimdi düşününce gene çarpıcı geldi. Müziğe ilgimin nasıl başlayıp geliştiğiyle ilgili iyi bir yanıt veremedim ama galiba. Kaçındığım bir konu diye mi acaba? Sonra tekrar düşünmeli belki.

Müsaade edersen müzikte kalalım. Çocukluğunda, gençliğinde nasıl müziklerin dinlendiği bir çevredeydin? Bunlar senin müzik yolculuğunu nasıl etkiledi? Kitabın bölüm başlıklarının altındaki alıntıların nerdeyse tamamının müzisyenlerden geldiğini görüyoruz. Ferdi Tayfur’dan Sezen Aksu’ya, Kormac’tan Asu Maralman’a oldukça geniş yelpazeden derlenmiş müzisyenler. Bunlarla anlatı arasındaki bir bağlantı olduğunu duyumsadım.

Evet, alınlıklarla bölümler arasında bağlantılar var diye bakmakta bir sorun göremiyorum. Ve bunların çoğu şarkı sözleri, doğru. Hatta Tunç Tunç’a ilham veren Tunç Ali Çam ile konuşuyordum dün; kitabı tefrika edercesine bölüm bölüm gönderdiklerimden biriydi Tunç, ilk bölümü aldığında nasıl metni okurken okumayı bırakıp kendini Jon Hassell dinlemeye kaptırdığından ve geri metne dönene dek epey Jon Hassell keşfettiğinden bahsediyordu. Okumanın da bir parçası olabilir demek ki müziğin açtığı kanallar. Ferdi Tayfur’u bizim evin camının altından geçen, gençlerin hava basmak için sesini sonuna kadar açtığı bir çıstak çıstak arabasından duymuştum. Duyunca peşine takılmıştım. Benim gidip bulduğum şarkılar var ama bana gelenleri de hep buyur ediyorum, ettim. Skewiff’in Coming Home Baby’si de öyle bana gelmişti ansızın. Çocukluktaki müziklerin derli toplu bir anlatımını çıkarmak zor. Hızlı iki çağrışım vereyim. Bir: Bir Demis Roussos plağı. İki: Münir Nurettin Selçuk kasetleri. Gençliğimde bütün müzikal olaylar İngilizcede geçiyordu.

Kitabın diller konusunda gösterdiği ve gizlediği zenginlikleri var. Argonun sokakta konuşulan, yazıya farklı geçen sözcük akışından sıkça yararlanıyorsun. Örneğin “Yerli ve milli ve hercai, yerli ve milli ve karanlıkta alevler, yerli ve milli ve güreşçi sesleriyle laf atanlar oldu kalabalıktan”. (s. 19) Dikkatimi çeken, Türkçenin içine sızan diğer dilleri de çaktırmadan kullanman. 18. bölüm başlığı “Oluriko” Ladino kökenli değil mi? Bu bölümde üç şiirden bahsederken kullandığın dil de ilginç. Sanki başka bir dilde düşünülüp Türkçeye çevirtilmiş gibi durmuyorlar mı?

II. Andronikos

18. bölümdeki üç şiir Matt Elliot’ın The Sinking Ship Song şarkısının, bölüm girişinde İngilizcesi alınlık olarak verilen sözlerinin üç farklı çevirisi. Ama sanki üç ayrı şiirmiş gibi bahisleri geçiyor. “Hangisi bu topraklarda çevrilmiş olabilir?” diye soruyor oradaki kahraman, felaketten yaralı ama sağ çıkmış bir yurttaş. Çeviriye bir teknik mesele gibi değil de, toprağın kendini gösterdiği, topraktan çıkan bir mesele gibi bakan bir detay sanki. Konuşma dilinden çokça söz almam biraz da kendiliğinden çıkan seslerle ilerlememden olmuş olabilir. Böyle yapayım diye bir karar almadım, ama geldiğinde geri tıkmaya niyetim yoktu veya üstünü başını düzeltmeye. Daha çok peşinden gitmeye baktım, yazar-çizer sanatçı ahbaplarımın imgelerinden doğmuş karakterlerle ve okurun imgesiyle birlikte. Böyle olmaz mı sorusuna da “Oluriko” diyerekten. Dilime öyle geldiği için açıkçası,özellikle Ladino veya Rumca söyleniş aramadım.

Kitabın son bölümü “Yıl 1323” diye başlıyor. Bu ilginç bir yıl, çünkü tarihsel açıdan önemli sonuçları doğuran Bizans İç Savaşı dönemine gönderme yapıyor. Ülkeyi yakarak yok etmek isteyenlerin ele alındığı kızgın bir kurgunun Bizans İç Savaşı ile sonlandırılmasını nasıl yorumlamak gerekir? Karşıtlıklar ve paralellikler nasıl kurulabilir?

III. Andronikos

O final bölümünde kitap birden fazla dairesinden bir başkasını kapatıyor sanki. Dördüncü bölümde, Muğla’da gerçekleşen TUHAP mitingi sırasında Süreyyya karakteri hayatı savunmak için bir konuşma yapar, bütün memleketi yerle bir etmek isteyen kundakçılar partisine karşı hayatın korunması fikrini yaymak ister. Bunun için de ölecek tek bir insanın canı için kaç kuşaktır ne büyük emek verilmiş olduğunu hatırlatır ve sonra da bir politikacı matematiğine saplanır. Bir insanın doğması için iki insanın çiftleşecek kadar hayatta kalmaları, çiftleşip döllenmeyi, bir çocuğu doğum noktasına kadar taşımayı başarmaları gerekiyor ölmeden önce, der. Bunu başarmış iki kişi şarttır. O iki kişinin doğabilmiş olması için de başka dört kişinin aynı etapları azimle geçmiş olması gerekmektedir. O dört kişinin doğabilmesi içinse başka sekiz kişinin. Ve o sekiz kişinin doğabilmesi için başka on altı kişinin. Bir çocuğu birinci kuşak olarak alır, böylece anne babası ikinci kuşak, dedeler nineler üçüncü kuşak, büyük dedeler nineler dördüncü kuşak, büyük büyük dedeler nineler de beşinci kuşak olacaktır. Tam on altı kişilik bir beşinci kuşak ekibi. Bunu biraz daha geçmişe, on beşinci kuşağa kadar geri götürürsek, 1 çocuk, 2 anne baba, 4 dedeler nineler, 8 büyük dedeler nineler, 16 büyükbüyük dedeler nineler, darken 32, 64, 128, 256, 512, 1.024, 2.048, 4.096, 8.192, 16.384, 32.768; evet sadece 15. kuşağa geldiğimizde tam 32.768 kişilik bir atalar kalabalığından bahsediyor oluruz der. Tek bir insanın ölümünün ardındaki zamana ve yerlere dağınık emek yoğunluğuna işaret etmeye çalışmaktadır. Aynı zamanda atalarımız dediğimiz şeyin geri gittikçe karmaşıklaştığını; ancak geçmişi fazla hatırlamamayı seçersek atalarımızın niteliğini bilebilmek kolaylaşmaktadır burada. Dolayısıyla o son bölümdeki çift kendisine varacak zincir için çaba göstermiş 32.768 kişiden ikisidir. Ve evet, Bizans İç Savaşı yıllarındadırlar. Ayrıca bu savaş Bizans İmparatoru II. Andronikos ile torunu III. Andronikos arasındadır. Atalar arasında geçiyor gibidir. Ben ama bunu kuşak çatışması gibi değil, ötekinin bugün de dışarlıklı olmadığını düşünerek kullanıyorum.

İkinci okuyuşumda fark ettim ki, John Hassell’in Blues Nile şarkısıyla başlayan kitap yine bu şarkıya yapılan bir göndermeyle bitiyor. Yani dairenin başladığı ve bittiği noktalar birbirine bağlanıyor. Neden-sonuç ilişkilerinden arındırılmış bir sonlandırma değil bu. Su akıyor, taşlar yerine oturuyor. Geride kalan tuhaf, tanımsız bir huzursuzluk sanki.

Buna daha ne derim bilmiyorum. Tam bu galiba.

 

Yazarın Tüm Yazıları
  • Ortadoğu'da Bir Ülkenin Acil Durum Alarmı
  • süreyyya evren

Önceki Yazı

TARTIŞMA

Türkiye’de ‘kurulamayan müzelerin’ koşulları üstüne...

“Sorun daima modernlik çelişkisidir. Görsel sanatlar söz konusu olduğunda Cumhuriyet ve rejim bir devrim istememiştir. Çünkü resim bizatihi modern bir olgudur. Fakat rejim kendisine özgü bir modernlik anlayışını benimsediği için görselliğin de bu doğrultuda yeniden biçimlenmesinde diretmiştir.”

HASAN BÜLENT KAHRAMAN

Sonraki Yazı

HER ŞEY

Filistin, mon amour (I):

Gazze ve Guernica

“Sivillere yönelik ağır bombardıman ve bu büyük felaketin bir zafer olarak nitelendirilmesi, zamanında Nazilerin kullandığı ‘temizlik yapıyoruz’ jargonunun kullanılması, Gazze’ye giden yardımların engellenmesi, Gazze’nin topyekûn bir ‘büyük sorun’ ilan edilmesi ve alenen ‘nihai çözüm’den bahsedilmesi Nazilerinkine benzer bir faşizmin bugün büyük bir ‘suçsuzlukla’ icra edildiğini gösteriyor.”

AHMET ERGENÇ
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist