Vigdis Hjorth ile röportaj:
“Annelerin tahtlarından inmeye razı gelmeleri lazım”
“Vigdis Hjorth nasıl biri acaba? Bir kurgu olduğunu çok kez vurgulamasına rağmen başta kendi ailesinin bile otobiyografik olduğunu iddia ettiği o kitabı yazan, çocukluğu boyunca babası tarafından istismar edilme hikâyesini sahiden deneyimlemiş olabilecek bir kadına neyi, nasıl sorabilirim? Karşımda soğuk, mesafeli, belki hüzünlü bir kadın bulmayı bekliyorum – kendisiyle tanışınca hayatın ne kadar neşeli sürprizlere gebe olduğunu anlayacağım...”
Vigdis Hjorth
Okuyan herkesi darmadağın eden Miras’ın Norveçli yazarı Vigdis Hjorth’ün İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali (ITEF) kapsamında şehrimize geleceğini öğrendiğimde pek çok okur gibi ben de çok heyecanlanıyorum. Ancak hikâye, geçtiğimiz hafta tanımadığım bir numaradan gelen bir telefonla bambaşka bir boyut kazanıyor: “Kendisiyle yüz yüze röportaj yapmak ister misiniz?” Hiç düşünmeden “Evet, elbette” diyorum. Ancak telefonu kapar kapamaz bir kaygı kuşatıyor beni. Nasıl biri acaba? Bir kurgu eser olduğunu çok kez vurgulamasına rağmen başta kendi ailesinin bile otobiyografik olduğunu iddia ettiği o kitabı yazan, çocukluğu boyunca babası tarafından istismar edilme hikâyesini sahiden deneyimlemiş olabilecek bir kadına neyi, nasıl sorabilirim? Yolu yordamı nedir, sınırlarım nelerdir, nerede durmam gerekecek? Karşımda soğuk, mesafeli, belki hüzünlü bir kadın bulmayı bekliyorum – kendisiyle karşılaşınca hayatın ne kadar neşeli sürprizlere gebe olduğunu hâlâ öğrenemediğimi anlayacağım.
Röportajı yapacağımız mekâna doğru yürürken aklıma kitapta geçen bir bölüm geliyor. Bir Afrika geleneğini hatırlatıyordu Hjorth: Afrika’da insanlar, çatışmaya ve gerginliğe gebe durumlarda ortamın yumuşaması için yiyecek ve içeceklerini elden ele dolaştırarak paylaşırlarmış. Kitapta seneler sonra bir araya gelen aile üyeleri, birinin cebinden çıkardığı bir mandalinayı elden ele geçirip yiyerek konuşuyorlardı. İyi fikir bu, diyorum kendi kendime; geleneklere güvenmek lazım. Birkaç mandalina alıp röportajı yapacağımız kafeye yollanıyorum.
Vigdis Hjorth’ün yeşil, çakmak çakmak gözleri karşılıyor beni. Bu kadının 64 yaşında olduğuna da, kitapta anlattıklarına yakın şeyler yaşamış olduğuna da inanmak güç. Varlığıyla tüm mekânı dolduran bir karizması var; fakat alışık olduğumuzun tersine mesafeli olmayan, insanı çağıran, sakinleştiren bir karizma bu. Neredeyse şefkatli diyebileceğim bakışları, “Bu fikri sizden çaldım” diyerek masaya koyduğum mandalinalarla beraber iyice yumuşuyor. Gülümsüyoruz, mevsimin ilk mandalinalarını yerken konuşmaya başlıyoruz.
“Her roman bir edebi paradoksa ihtiyaç duyar”
Aslında sormayı hiç arzu etmediğim, ama sormam gerektiğini düşündüğüm iki soru var, önce o sorulardan kurtulmalı. İlki, şu bitmek bilmez “romanın otobiyografik olup olmadığı” tartışmasına dair. Şayet kendisinin söylediği gibi bu bir kurguysa, insan merak ediyor, bu düzeyde bir empatiyi nasıl kurar insan, o istismar mağdurunu nasıl bu kadar iyi anlayıp aktarabilir, yahut neden bunu anlatmayı seçer?
Miras
çev. Dilek Başak
Siren Yayın
2021
309 s.
Bu soruyu nasıl yorumlaması gerektiğini bilemediğini söylüyor, “Kurgu olarak mı, kendim olarak mı yanıtlamalıyım” diyor. Eh, ben de tam onu soruyorum, sorumun içindeki gizli soruyu fâş etti. Gülümsüyor ve anlatıyor. “İnsan hayatına bakan bir roman yazmak istediğinde nereden başlar? Gittiği okul, iş arkadaşları… Hepsini yazamazsınız ki… Knausgaard’ın yaptığı gibi 6 cilt de yazsanız, yetmez tabii” diyor, gülüyoruz. “Yazdığınız ilk cümleyle aslında binlerce başka girişi kapatmış, kilitlemiş olursunuz” diye devam ediyor. Miras’ın unutulmaz ilk cümlesi düşüyor aklıma: “Babam beş ay önce öldü, zamanlama ya çok iyiydi ya da çok kötü, nereden baktığınıza göre değişir.” Sözlerini şöyle sürdürüyor:
“Yazdığım şey edebi bir eser, ama evet, bir tercih yaptım. Neyi anlatacağımı ben seçtim. Benim edebiyat olarak yazdığım şey bambaşka bir düzlemde birinin gerçekliği olabilir. Yazarken beni ilgilendiren o ‘sözde’ gerçeklik değil, gerçekliği bir dönüşüme uğratmak ve ondan bir kurgu üretmekti. Kurgu, en iyi paradoks üzerinden alan açar kendine, en iyi o biçimde vücut bulur. Kitaptaki paradoksal olan şeye ailem tepki gösteriyor, oysaki bu paradoks şarttır. ‘Bizi yazıyorsun ama biz böyle değiliz’ diyorlar – ben de diyorum ki evet, işte her romanın ihtiyacı olan edebi paradoks tam da bu!”
Bu yanıttaki müphemlik ne hoş! Kelimelerle nasıl oynayacağını bilen, çok zeki bir kadınla karşı karşıya olduğumu kendime bir kez daha hatırlatmak zorunda hissediyorum; o zekânın ve gözlem gücünün birazdan başıma açacağı işlerden henüz habersizim. “Zorunlu sorular” kategorisindeki ikinci sorum; “Gerçekliğin kurguyu şekillendirdiği şüphesiz; ancak özel bazı durumlarda kurgunun da gerçekliği şekillendirebildiğini biliyoruz. Örneğin ablanız Helga’nın yazdığı ve sizin kitabınıza cevap niteliği taşıyan romanı Özgür İrade’ye dair bu çerçevede ne söyleyebilirsiniz?” oluyor. Onun kurgusu, ablasının başka bir hikâye anlatmasına sebep oldu, gerçeklik dönüştü.
Aldığım yanıt, gerçeğin kaleydoskop gibi olduğu oluyor…
“Tıpkı resmî tarih gibi, her ailenin bir resmî hikâyesi vardır. Siz eğer o resmî anlatının dışına çıkarsanız, aile fertlerinin sizden uzaklaşmaya, sizi dışarı itmeye başladıklarını fark edersiniz. Çünkü ailenin her bir bireyinin, yaşanana dair kendi versiyonu vardır. Bazı versiyonlar birbirine benzer, bazıları bambaşkadır. O yüzden kimin salt doğruyu anlattığından emin olamazsınız. Bugün bu masada konuşulanlara dair hepimizin birer kısa hikâye yazdığımızı düşünün, hepsi birbirinden farklı olacaktır. Varsayalım ki ben bu masada oturuyorum, fakat aklım hayatıma yeni giren, kapıldığım o adamda; bu durumda benim kısa hikâyem diğerlerinden farklı olacaktır, biraz böyle bakmak gerektiğini düşünüyorum.”
Ardından muzip bir gülümsemeyle ekleyiveriyor:
“Ama eminim ki şu anda bu masada bu durumda olan kişi ben değilim, sensin!”
Kıpkırmızı bir vaziyette ve panikle, “O kadar belli oluyor mu?” diyorum. Çözmeye, didiklemeye, soymaya geldiğim kadın beni karşı karşıya oturuşumuzun 10. dakikasında çırılçıplak soyuvermesin mi! “Pırıl pırıl parlıyorsun, görmek zor değil” diyor. Bir insanın ruh halini bu kadar hızlı ve mahirane okuyabilen birinin iyi bir yazar olmasına şaşırmamalı.
“Kurtuluşun yolu umut etmeyi bırakmaktan geçiyor”
Bu neşeli anda kalmayı çok arzu etsem de söyleşiye devam etmek şart. Suçun fail tarafından inkârının bazı durumlarda suçun kendisinden bile daha yaralayıcı olabileceğini, failin yanı sıra suça tanıklık edenlerin de inkâra yönelmeleri durumunda ise açılan yaranın daha da derinleşebileceğini biliyoruz. Kitapta, babasının ona yaptıklarına tanıklık ettikleri halde suçu gizleyen kız kardeşleri ve annesine karşı Bergljot’un sözlerini hatırlatıyorum: “Çektiğim acının bir hastalık olmadığını duymaya ihtiyacım vardı…” İnsan böyle bir durumda akıl sağlığını nasıl korur, nasıl iyileşir?
“Bu ailedeki durumun ne kadar içinden çıkılmaz olduğunu anlamaya çalışarak” diye başlıyor cevabına:
“Yetişkin kızınızın size gelip ‘Babam küçükken bana bunu bunu yaptı’ demesi bir kâbustur – üstelik baba dönüp ‘Ben böyle bir şey yapabilir miyim, sizin aklınız bunu alıyor mu, yalan söylüyor’ derken. Ortada bir ‘delil’ de yokken babaya inanmak kolay, cazip, konforlu olandır; eğer kız çocuğuna inanacak olursanız kapanması mümkün olmayacak bir kara deliği açarsınız herkes için. Babanızın bir ay sonraki doğum gününü nasıl kutlarsınız? Noel’de hiçbir şey olmamış gibi bir araya gelebilir misiniz? Anne, babayla evli kalmaya devam edebilir mi? Ailenin geri kalanına, komşulara ne söylenebilir? Ama babaya inanmayı seçerseniz, her şey, en azından yüzeyde, olduğu biçimiyle kalmaya devam edebilir. Bunu ‘aileyi kurtarmak’ yönünde bir çaba olarak değerlendirebilirsiniz. Ve biliyoruz ki maalesef bu tür durumların neredeyse yüzde 99,9’unda aile, aile kalmayı seçiyor – yani inanmamayı... Tabii bu noktadan sonra buna bir aile denebilirse… Kurtarılan şey aslında aile değil, aileye dair bir imge, bir imaj; binanın yalnızca dış cephesini boyayıp içini metruk bırakmak gibi. Bu çok zor bir karar ama genelde insanlar ‘Ailem yerinde kalsın, yan etkisi de kardeşimi kaybetmek olsun’ biçiminde bir tercihte bulunuyorlar. Yani onların içinde bulunduğu durumun da ne kadar zor olduğunu anlayınca, hasta olmadığınızı fark edebilir, akıl sağlığınızı koruyabilirsiniz. Bir de Bergljot’un yalnız olmadığını anımsamak lazım. Yanında erkek kardeşi ve ona inanan arkadaşları var.”
Yani bu travmadan kurtulmanın yolu mağdurun, kendisinden esirgenen empatiyi faillere ve işbirlikçilere göstermesi midir? Kurbandan biraz fazla şey beklemek olmuyor mu bu?
“Şüphesiz ki bu bir çözüm değil” diyor Hjorth. “Burada çalışan mekanizma da empati değil aslında. Bu, salt mantığı devreye sokma hali. Konuyu duygularla değil, mantıkla ele alınca daha iyi anlayabiliyorsunuz. Ama çözüme benzer bir şey icat edeceksek, en yakını bu gibi görünüyor. Yok eğer kesin bir çözüm arıyorsak bence tek bir yol var: Aileyi tamamen, topyekûn, sonsuza dek reddetmek. İsveçli yazar August Strindberg’in ünlü Rüya Oyunu’ndaki operada çalışan Victoria’ya âşık yüzbaşı karakteri geliyor aklıma” diyor ve ayağa kalkıp anlattığı sahneyi canlandırmaya başlıyor! Bir kez daha “Ne kadın ama” diye geçiriyorum içimden.
“Eser boyunca sahneye dört kez girip çıkıyor yüzbaşı, elinde hep çiçekler var. Opera binasının dışında duruyor her defasında ve ‘Victoria!’ diye bağırıyor. Victoria hiç dışarı çıkmıyor. Dördüncü ve son seferde artık çiçekler solmuş, adam yerlerde sürünüyor, yaşlanmış, çökmüş. Kitaptaki Bergljot da bu karakter gibi durmadan, büyük bir ısrarla ailenin kapısını çalıp duruyor, o kapı hiç açılmıyor. Sürekli umutlanmak ve sürekli hayal kırıklığına uğramak öyle yorucu, tüketici bir şey ki… Hukuk bürosundaki bölümü hatırlayın. Bergljot toplantıya gidiyor, yaşadıklarını ailesine okuyor, erkek kardeşi Bard ‘Neden inanmıyorsunuz ki söylediklerinin doğru olduğuna?’ diye soruyor; anne ‘Sadece ilginç olmak için yapıyor bunları’ diye yanıtlıyor ve kız kardeşleriyle beraber odadan çıkıyor. Bazı okurlarım bana ‘Bergljot hukuk bürosuna gittiğinde, annesinin onunla bir noktada buluşacağına dair bir umut taşıyor muydu?’ diye sordular. Yazarken aklımda bu ihtimal yoktu aslında, ama sonradan düşündüm ki, belki de vardı umudu. Benim yazarken kendime bile itiraf etmediğim, örtülü, çok derinde bir umut. Ben şimdi bu sahneyi, Bergljot’un artık kapıyı çalmayı, umut etmeyi bıraktığı o an olarak düşünüyorum. O bir kurtuluş ânı.”
Ben bir sonraki soruma geçmeye hazırlanırken, Hjorth bir kez daha ayağa fırlıyor, bu teatral halleri öyle büyüleyici ki, hemen çenemi kapatıyorum. Tekrar anlatmaya başlıyor:
“Gençken Norveç’te çalıştığım tiyatrodaki yakışıklı bir oyuncuya çok âşıktım. Bir partide dans edelim mi diye sordum, hayır dedi. Birkaç kez daha ısrarla sordum, her seferinde hayır diye yanıtladı. Ben de kendisine büyük bir özgüvenle ‘Sahnede duygularını göstermekte çok yeteneklisin ama gerçek hayatta duygularını gösteremiyor olabilir misin?’ diye sordum. Kalkıp tuvalete gitti, dönünce tekrar ‘Dans edelim mi?’ dedim. Beni yakamdan yakaladığı gibi duvara yapıştırdı ve ‘Ben dans etmek istemiyor değilim, seninle dans etmek istemiyorum’ dedi. Çok incindim ama işte o zaman kurtuldum, çünkü artık vazgeçebildim. Bergljot’un o hukuk bürosunda hissettiği de bunun gibi. Kaçınılmaz olanı kabul etmek, sürekli umut etmekten çok daha rahatlatıcı bir şey.”
“İyi aileyi ancak iyi toplum mümkün kılabilir”
Bir yanda “aileyi kurtarmak”, diğer yanda “aileden umudu kesmek…” Aileyi kurtarmak – mümkün mü bu? Bize öğretilen anlamda mutlu aile diye bir şey sahiden var mı sahiden? Aklıma Carlos Fuentes’in öykü derlemesi Bütün Mutlu Aileler kitabı geliyor. Orada ailenin diğer bireylerine karşı “Hepinizin hissetmesi gereken nefreti ben hissediyorum, siz hepiniz duruma ayak uyduruyorsunuz, çünkü işinize geliyor” diyen bir karakteri anımsıyorum.
Bergljot’un durumu biraz da bu mu sanki?
Vigdis Hjorth bu soruma cevaben bana ailenin nasıl dönüştüğünü ve Norveç’te bu dönüşümün öncülüğünü kadın yazarların nasıl büyük bir cesaretle üstlendiğini anlatıyor.
“Aile tabii ki her zaman arkanızda olan bir yapı olmalı ama işte, bazen de çok zor ikilemler ortaya çıkıyor. Norveç’teki kadınların sosyal durumuna tarihsel açıdan bakmak lazım belki bunu yanıtlamak için. Unutmamalı ki, Bergljot’un annesi bir önceki kuşaktan. Ne eğitimi, ne geliri var, tek başına hayatta kalması söz konusu bile değil. Bu da aslında kadın haklarını savunmak için tek başına bile güçlü bir argüman. Hep iyi toplumun yolunun iyi aileden geçtiği iddia edilir ama aslında orada ikili çalışan bir dinamik var. Yani iyi aileyi; iyi, adil, eşitlikçi, müreffeh bir toplum mümkün kılıyor. Bu hikâye bugün yaşansaydı, o anne belki eşinden çok daha rahat boşanabilir, kızına çok daha iyi sahip çıkabilirdi, çünkü kadınlar o dönemde sahip olmadıkları haklara sahipler. Çok kısaca, Norveç’teki kadın edebiyatının bugün vardığımız noktaya gelmemize nasıl bir katkı yaptığıyla ilgili birkaç şey söylemek ve benim için önemli birkaç ismi anmak istiyorum. 1855’te Camilla Collett ilk kez toplumsal eleştiri içeren bir roman yazdı. Romanda ailelerce belirlenen, görücü usulü evliliğe karşı aşk evliliğini savunuyordu.”
Bakışlarını gökyüzüne kaldırıp “Skandal!” diye bağırıyor.
“Kitap edebi açıdan o kadar güçlüydü ve okuru öyle içine çekiyordu ki, okunmasına engel olamadılar; sonuçta büyük bir tartışma başladı. Sonrasında Amalie Skram, bir çocuk gelini anlatan bir kitap yazdı. Daha önce hiçbir cinsel deneyimi olmayan bir genç kız, bir kaptanla evleniyor ve liman liman geziyorlar, hatta İstanbul’a da geliyorlar. Kitap evliliğin nasıl kötüye gittiğini anlatıyor, çünkü cinsellik konusunda bambaşka yerlerdeler. Hemen sonrasında Nini Roll Anker kürtaja dair bir roman kaleme aldı. Skandal! Nobel Edebiyat Ödüllü yazarımız Sigrid Unsted’in 1907’de yazdığı romanın ilk cümlesi ‘Kocama ihanet ettim’ idi. Skandal! Herbjørg Wassmo, ensesti bir çocuğun gözünden anlatan bir üçleme yazdı ve üçüncü cilt yayınlanınca Norveç’te enseste karşı çocukları korumak üzere bir kurum oluşturuldu. Bu saydığım kadın yazarlar, yıllar boyunca karanlıkta yaşayan anne ve çocukların acılarını dile getirdiler ve Norveç’in sosyo-politik yapısını baştan aşağı dönüştürdüler.”
“Anne mitinin dönüşüm geçirmesi artık şart”
Bu kahraman kadınlar tek tek gözümün önünden geçiyor. Bu geleneğin günümüzdeki temsilcilerinden bir kadınla sohbet etmekte olduğum için şanslıyım. Konuşan, anlatan, susmayan kadınlar, cesur kadınlar… Bu kadınların anneleri, kızları düşüyor aklıma. Miras her ne kadar babası tarafından istismar edilen bir kız çocuğunun öyküsü olsa da, bana kitaptan anne-kız ilişkisine dair de çok şey kaldı. Anne-kız ilişkisi: Edebiyatın onlarca yıldır çözemediği büyük dert… Öfke, kıskançlık, haksızlık etme özgürlüğü, hatta ‘canını acıtma hakkı’nı elinde bulundurma hürriyeti… Bunlar anne-kız ilişkisine çok içkin dinamikler değil mi? Yahut kitapta 50 yaşındaki Bergljot’un ‘annesinin yetişkin, onunsa çocuk olduğunun hatırlanması’na duyduğu ihtiyaç… Bu dinamik hiç değişir mi? İki taraf da yetişkin olduğunda ne olur o ilişkiye?

“O kadar eşitsiz bir iktidar ve güç dengesi var ki anne ve çocuk arasında” diye başlıyor söze. “Dokuz ay karnımızın içinde büyütüyor, doğuruyor, meme veriyoruz. Çocuk içgüdüsel olarak şunu anlıyor: ‘Bu insan bana bakmazsa ben ölürüm.’ Ve işte o noktada, ölümle yaşam arasındaki kararı verme kudretine sahip bu Tanrısal yüze hayranlıkla bakıyor. Bu biçimde kurulmuş bir ilişkideki bağımlılık ve güç dinamiği asla ortadan kaldırılamaz. Bazı anneler, hayatları boyunca asla çocukları tarafından sevildikleri gibi sevilemeyeceklerini bilerek yaşıyorlar. Bu sabah havaalanındaki kafede bir kadın, iki yaşındaki çocuğu ve bir arkadaşıyla beraber oturuyordu. Tuvalete gitmek için ayaklandığında çocuğu ciyak ciyak ağlamaya başladı. O anda annenin yüzünde bir anlığına beliren sevinci gördüm: ‘Bensiz birkaç dakika bile yalnız kalamıyor’ duygusu ona çok iyi geldi. Anneler zaman zaman bu muhtaçlık duygusunu teşvik etmeye bile kalkarlar, çünkü bu yakınlıktan çok beslenirler. Yani bir anlamda çocuğu istismar ederler. O kadar temel bir ilişkidir ki bu, hayatın tüm evrelerinde bu ilişkiye bağımlı kalabilir insan.”
Araya giriyorum ve doğası gereği bu kadar hiyerarşik, dolayısıyla tehlike potansiyeli bunca yüksek bir ilişki biçimine, dünyadaki tüm toplumların bu kadar kutsallık atfetmesinin biraz problemli olup olmadığını soruyorum. Gülümsüyor, “Eh, öyle tabii, ben de çok sorunlu olduğunu düşünüyorum bunun” diyor. “Anne arketipinin insancıllaşması, bu mitin dönüşüm geçirmesi lazım ama herkesten önce bizzat anneler bunu istemeli. Özellikle ataerkil toplumlarda, kadınların sahip oldukları tek iktidar çocuklarının üzerinde kurabildikleri iktidar; haliyle onlar da bundan vazgeçmek istemiyorlar. Norveç’te herkesçe bilinen ‘Yedinci Baba’ diye bir halk masalı vardır, (sanırım artık bu noktada yine ayağa kalkıp masalı bize canlandırmaya başladığını belirtmeme gerek yoktur), masalda anlatılan ailedeki erkekler hiç ölmezler. Yedi kuşak boyunca yaşayan ama yıllar içinde küçüldükçe küçülen ve en sonunda evlerimizde bulundurduğumuz dekoratif boynuzlara sığacak hale gelip orada yaşamını sürdüren bir baba var. Bir gece evin kapısı çalıyor; genç, kocaman, iri kıyım bir çocuk açıyor kapıyı; bir adam ‘Bu gece bu evde kalabilir miyim?’ diye soruyor. Genç, ‘Babama sorayım’ diye yanıtlıyor ve kendisinden cüssece biraz daha ufak bir adama soruyor, o da kendi babasına sormak istiyor, yedi kuşak babanın hepsine soruluyor; sonuncusu, yani boynuzun içinde yaşayan baba incecik, neredeyse zor duyulan bir sesle ‘Evet, olur, kalsın’ diye yanıt veriyor. Bu hikâyeyi şunu anlatmak için aktardım: Onca kuşak da geçse, iktidarı bırakmazsınız. Aynı problematik anne-kız arasındaki ilişkide de mevcut. Anneler de, ama bilinçli ama bilinçsiz, kendi mikro-iktidarlarından vazgeçmek istemiyorlar. Anne-kız arasında iki yetişkin arasındakine benzer, gerçekten denk bir ilişkinin gelişebilmesinin bir ön koşulu var: Annelerin tahtlarından inmeye razı gelmeleri lazım. Bu da ancak yavaş yavaş olabilecek bir şey. Kitaba dönerek şunu söylemek istiyorum. Örneğin Bergljot’un annesi kızına içini açabilseydi, ‘Kızım, beni affet, çok çaresizdim’ diyebilseydi, işte o denklik belki o zaman kısmen kurulabilirdi. Ama hayır, anne, ‘anne’ olmayı ve tahtından seslenmeyi hiç bırakmıyor. Böyle bir durumda nasıl iki yetişkinin eşit ilişkisinden söz edilebilir ki?”
“Çağımızda gerçek bir erkeklik krizi yaşanıyor”
Mitleri, arketipleri yıkmak, yerine yeni bir şeyler yapmak zorunluluğu… Son yıllarda aileye dair kafamızdaki fikrin de büyük ölçüde bir mit olduğu anlaşıldı. Keza kitapta Bergljot’un da babasına acıdığı bir ânın ardından ‘acıdığı şeyin babasının kendisi değil, bir arketip, bir mit olduğunu’ fark edişi düşüyor aklıma. Spekülatif bir soru sorduğumun bilincindeyim ama merak ediyorum, ailenin geleceğini nasıl görüyor acaba?
“Bu çok ilginç bir soru” diye başlıyor söze. “Kadınların ve çocukların bunca yıldır maruz kaldıkları baskıyı göz önüne alınca, bu tür sabit yapıların değişiminde elbette umut veren bir yan olduğunu söylemek lazım. Bir yandan da ailenin bu kadar hızlı çözülmesinde kaygı verici bir şey de var. Sıkı bir feminist olan Henrik İbsen, birbirine kardeş olarak niteleyebileceğimiz Nora: Bir Bebek Evi ve Hedda Gabler oyunlarında son derece donanımlı kadınların bu yeteneklerini kullanamamaları durumunda neler olabileceğini anlatır. Nora kocasını ve çocuklarını bırakıp gider, Hedda ise kendini öldürmeyi seçer. Kendini öldürmeden önceki son sorusu ‘Benim sana faydalı olabileceğim hiçbir şey yok mu?’ olur; kocasından ‘hayır’ yanıtını alınca da kendisini vurur. Fakat ilginç ki, şu anki istatistikler intihar oranı en yüksek grubun genç erkekler olduğunu gösteriyor.”
Kitaptan biraz uzaklaştık ama laf buraya gelmişken çağımızın erkeklik krizine dair konuşmadan olmaz, zira Hjorth’ün kitabındaki kadın-erkek ilişkilerinin dinamiğine dair isabetli iç görüleri hâlâ aklımda taze. “Pek çok erkek tecrübesiz, saf, içten, kolayca secde edebilecek çocuklukta, hayran, özverili, hevesli, bağımlı, ironiyle işi olmayan, gizlisi saklısı bulunmayan kadınlara bayılır” cümlesini unutamadım. “Belki hayatta bu tercihten kendim de çok çektiğim içindir” diyorum; gülüyoruz. Toplumsal cinsiyet rollerindeki değişimle beraber, erkeklerin bu tercihleri değişiyor mu, yoksa azalan erkek kimliğinin etkisiyle daha da mı çok ihtiyaç duyuyorlar bu tür kadınlara?
“Evet, gerçek bir kriz yaşanıyor; Norveç’te de deneyimliyoruz bunu” diyor. “Erkeklerin görev tanımı çok hızlı değişti ve pek çok erkek bu yeni duruma adapte olmakta güçlük yaşıyor. Kadınların erkeklere olan ihtiyacı çok azaldı ve erkekler bununla baş edemiyorlar. Eskiden rollerin tanımı çok belirgindi, şimdi sınırlar muğlaklaştı, görev dağılımları farklılaştı ve erkekler buna çok hazırlıksız yakalandı. Kadınlar artık donanımsız, eğitimsiz, kariyersiz, tüm güçlerini erkek doğmuş olmaktan alan erkekleri istemiyor ve bu onlarda büyük bir öfke yaratıyor. 40 yaşında hâlâ kimseyle yatmadığı için öfkesini nereye yönelteceğini bilemeyen incel topluluklarını düşünün. Bunlar epey kalabalıklar ve hem topluma hem kadınlara karşı büyük bir agresyon biriktiriyorlar. Bu öfke, saldırganlık ve ne yapacağını bilmeme hali giderek bir toplumsal soruna dönüşüyor.”
“Travma, üzerine hiç konuşmadan da miras bırakılır”
Bu noktada tekrar Miras’a dönüp kitaba dair en sık karşıma çıkan eleştirilerden birini de sormak istiyorum Hjorth’e, o da kitapta “çok fazla tekrar olduğu” eleştirisi. Kendi adıma bunu şaşkınlıkla karşıladığımı belirterek soruyorum sorumu, çünkü travmatik deneyimler tam da bu mekanizmayla çalışmazlar mı? Durmadan, durmadan, durmadan kafamızın içinde aynı şeyleri yineleyen o ses travmanın en büyük belirtecidir; ben aksine, kitabı bunca sarsıcı kılanın tam da o tekrarlar olduğunu düşünüyorum. Bu bilinçli bir tercih olmalı, değil mi?
Gülüyor; “Buraya gelirken yolda bunu konuşuyorduk!” diyor. “Unutulmasın ki benimki bir gerçekçi roman ve gerçek hayatta Bergljot’unki gibi acı yüklü deneyimler geri gelir. Travmaya eşlik eden en büyük duygulardan biri de utançtır. Neden ilerleyemiyorum, neden arkamda bırakamıyorum, neden çocukluğumda takılı kaldım diye utanç hissediyor Bergljot. Onu sürekli takip eden o çocukluk yüzünden, kendini mütemadiyen çocuk gibi hissediyor. Ne zaman sarhoş olsa, kalbi kırılsa, her şey olduğu gibi geri gelip onu kuşatıyor ve bunun doğurduğu bir utanç duygusu var, bunun da atlanmamasını arzu ederim.”
Bergljot’un kızının teyzelerine yazdığı mektuptaki ‘Hayatı boyunca birilerinin onun utancını ortadan kaldırmasını bekledi’ cümlesi geliyor aklıma. Bu cümlede tarif edilen utanç, yazarın yukarıda söyledikleriyle aydınlanıyor kafamda. İnsanın kendi işlemediği bir suçtan ötürü utanç duyması ne dayanılmazdır… Peki acaba utanç miras bırakılabilir mi, kalıtsal hale gelir mi?
“Elbette” diye yanıtlıyor. “Eğer üzerine çalışmazsanız hem utancı, hem yası hem üzüntüyü miras bırakırsınız çocuklarınıza. Bizim Norveççede bir deyişimiz vardır, ‘Annemden bana bir sorun kalmıştı, ben de onunla ne yapacağımı bilemediğimden çocuklarıma verdim’ diye. Hepimizin hem bireysel hem de toplumsal düzeyde görevi acıyı çözümlemeye çalışarak çocuklarımıza aktarmamanın bir yolunu bulmak olmalı. Bana sorarsanız, örneğin savaşın en korkunç yanı kurban durumunda olanların bile utanç duymasıdır; savaş ve utanç birbirine sıkı sıkıya bağlı iki olgudur. İkinci Dünya Savaşı’nda Norveç Almanlar tarafından işgal edildiğinde toplama kamplarından sağ çıkabilen az sayıda insandan biri olan ve sonrasında başbakan olmuş Trygve Bratteli’nin ünlü bir ressam olan kızı, babasının kamptan çıktığında 52 kilo olduğunu çok sonradan öğrendiğini anlatıyor. ‘Babam hayatının o döneminden hiç bahsetmedi. İnsana kendini buz gibi hissettiren o sessizliği benim içime işledi’ demişti bir defasında. Yani demek istiyorum ki, konuşmadan da aktarılır travma. O savaşta Almanların tarafını tutan ailelerin çocukları da aynı sessizliği ve utancı taşıyorlar. Kitapta Marina Abramovich’in performansının anlatıldığı bölümü anımsatmak istiyorum. İzleyicilerin sanatçıya ne istiyorlarsa onu yapabildikleri, birbirlerinden güç alarak işi sanatçıya dokunmaya ve hatta şiddet uygulamaya vardırdıklarını aktardığım bölüm. Sanatçı sadece duruyor, 8 saatin sonunda performans bitiyor; seyirci korku ve dehşet içinde geri çekilmeye başlıyor ve işte o çarpıcı cümle geliyor: ‘Bana yaptıkları yüzünden bana tahammül edemiyorlar.’ Aynı mekanizmanın Bergljot’un babasında da çalıştığını görmek mümkün; kızına yaptıklarından ötürü kızına tahammül edemiyor. Ruslarla Ukraynalılar arasındaki savaş bittikten sonra da benzer bir utanç ve öfkeye şahit olacağız. Kendine tahammül edememek çok dayanılmaz olacağı için kurbana tahammül edememek… Bu bir savunma mekanizmasıdır.”
Ah, bu savunma mekanizmalarına dair sormak istediğim ne çok şey var! Ancak süremizi çok aştık ve bir sonraki röportajın vaktinden çalıyoruz artık. Ben kendisine teşekkür ederken gözlerine yine o muzip ifade yerleşiyor, “Çok ihtiyacın olacağa benzemiyor ama ben yine de sana mutluluklar diliyorum” diyor. Sanki son 1,5 saati çok ağır, çok zor konular konuşarak geçirmemişiz gibi bir hafiflik duygusuyla, gülümseyerek çıkıyorum oradan. Hayatla ne yapılması gerektiğini çözebilmiş bir kadınla tanıştığımı en derinimde hissediyorum. Müteşekkirim.
Röportaj boyunca bize eşlik ederek bu sohbetin hem mümkün hem bunca lezzetli olmasını sağlayan çevirmen Dilek Başak’a ve bu röportaja aracı olan, yazının başındaki bilinmeyen numaranın sahibi Siren Kitap’tan Erol Aydın’a çok teşekkürler.
Önceki Yazı
Tanıl Bora’nın Demirel biyografisi üzerine:
Politikaya vakfedilmiş bir ömrü hayat
“Tanıl Bora, okurlarına tek bir Demirel portresi çizmek yerine, onlara diledikleri zaman ve müddetçe ziyaret edebilecekleri bir Demirel Portreleri Galerisi sunuyor ki, şüphesiz, dikkatli bir ziyaretçi burada sergilenenler arasında Bora’nın kendi elinden çıkmış Demirel portresiyle de karşılaşabilecektir. Zira burada çifte vazife üstlenmiştir Bora: hem resmi sergilenen bir ressamdır hem de bu serginin küratörü.”
Sonraki Yazı
Wells Tower’ın öyküleri:
“Bunların bir kısmını kendin de yaptın.”
“Wells Tower bize öykü kişilerini genellikle başkalarıyla girdikleri çekişmelerin, çatışmaların da tam ortasındalarken tanıtıyor, bazen de az öncesinde, başladığının henüz sezilmediği, su yüzüne çıkmadığı zamanlarda.”