Sevmemler şapkası
“Bir kerede okunup baştan sona her yanıyla anlaşılacak bir metin değil Hâlâ Birinin Özür Dilemesini Bekliyorum. Hikâyenin bütününü kavramak, görmek için parçaları birbirine bağlayacak tek bir gidiş yolu yok...”
Murat Çelik
Murat Çelik, yeni romanı Hâlâ Birinin Özür Dilemesini Bekliyorum’un girişine epigraf olarak aldığı Bilge Karasu’nun cümleleriyle nasıl bir metinle karşılaşacağımızı önceden “ihbar” ediyor.
Fotoğraflar biriktikçe öncelik-sonralık dediğimiz bir bağıntının önemini yitirdiğini, zamanla yok olduğunu görürüz. Anlatmağa değer gördüklerimizin kavranabilmesi, niye bir sıraya uymasına bağlıymış gibi düşünelim?
Tahmin edileceği üzere Murat Çelik’in romanı kronolojik bir anlatı değil, parçalardan oluşan bir yapısı var ve bu parçalar bir öncelik-sonralık sırasına uyularak sıralanmamış. Otuzlarında olduğunu tahmin edebileceğimiz bir anlatıcı-kahramanın hayatından kimi anların aktarılması bunlar. Bazısı sadece gözlemledikleri, bazısı yaşadıkları, hissettikleri, bazısı da bir başkasına seslenişleri – hatırlıyor bunları anlatıcı, kimini uzak, kimini yakın geçmişten (çok yakın geçmişten hatta, şimdinin az öncesinden), ama araya girmiş gelecekten anlatılan bir parçacık da yok değil
“Seslendiği” kişinin anlatıcının ölmüş kardeşi olması ve onunla ilgili hatıralarından, onun hastalığından, ölümünden birçok parçada söz etmesi metni bir yas romanı olarak değerlendirmeyi mümkün kılıyor. Ancak sanırım bu romandaki yas biraz daha geniş çerçeveden değerlendirilmeli. Kardeş kaybı, evet, roman boyunca bundan bahis çok, ama başka yaslar da var, yaşayanlar yahut Vüs’at O. Bener’in tabiriyle “yaşamasızlar” için tutulan (bir tür) yasları da dahil etmek lazım romandaki yasın kapsama alanına.
Şuna dikkat çekmek isterim: Ölen kardeşin anlatıcı için sağlığında da büyük bir keder, bir tür travma ya da handiyse bir yas nedeni olduğu anlaşılıyor, ama romanın bütünü, başka bir deyişle ana gövdesi anlatıcının kardeşiyle (hastalıkları ya da ölümüyle) ilgili hatıralardan oluşmuyor kesinlikle. İşiyle gücüyle, hevesleriyle ilgili, sevgilileri hakkında, çocukluğundan hatırladığı başka birçok “parça” var. Her şey kardeşin ölümüne bağlanmıyor (ama galiba hep ona anlatılıyor).
Romanı oluşturan parçalardan anlatıcının ve ailesinin depremden sağ çıkmış olduklarını öğrendiğimiz gibi; bize anlatıcının çocuk yaşlarından bugüne kapıldığı suçluluk duyguları, utançları, sevinçleri ve sevinçlerin kursakta kalışları vb de anlatılıyor. Keza iş hayatından ya da sevgilileriyle yaşadıklarından naklettikleri de güllük gülistanlık değil. Bir edebiyat ajansında çalışan (kendisinin yazar olduğunu, hiç değilse bir şeyler karaladığını sezdiğimiz) anlatıcının işinden söz ederken anlattıkları onun edebî beğenisi hakkında da bir şeyler söylüyor.
Hâlâ Birinin Özür Dilemesini Bekliyorum
YKY
Eylül 2026
94 s.
Hâlâ Birinin Özür Dilemesini Bekliyorum’un anlatıcı-kahramanının nasıl biri olarak çizildiğinin üzerinde de özellikle durulmalı. Bazı roman kahramanları bize iyi gelir, onlarla gerçek hayatta arkadaş olmak isteriz, hatta sanki öylelermiş gibi başlarından geçenleri anlattıkları satırlar bize bir dostumuzun hissettirdiklerine yakın duygular yaşatır. Böylesi roman kahramanlarını “okur dostu” diye anmak çok mu abartılı olur, bilemiyorum ama o roman kişilerinin bizimle ortak yanları olması, sevdikleri şeyleri bizim de sevmemiz hoşumuza gider, onların hayatlarını anlamlandıran tutum, duygu, hatta debelenme yahut diklenmelerinin bize iyi geldiğini hissederiz. Roman kişisiyle aramızda olumlu bir özdeşlik kurarız – yaşadıklarımızı ya da yaşamak istediklerimizi yaşıyordur, his dünyasındaki titreşimlere de hayli aşinayızdır. Baştan belirtmeliyim, Murat Çelik’in roman kahramanı böyle biri değil. Bize nelerden hoşlandığını, neleri sevdiğini sayıp dökmek yerine sevmedikleriyle, hoşnut olmadıklarıyla kendisini ifade etme eğiliminde. Dolayısıyla olası ortaklıklarımız ancak birtakım acı ya da nahoş ortaklıklar olabilir. Oysa roman kişileriyle sevdiklerimizin, gündelik hayattan basit, küçük alışkanlıklarımızın ortak olması halinde aramızda bir “dostluk” kurulması çok daha mümkündür; sevilen şeyleri sayıp dökmek bu nedenle kucak açmak gibidir. Sevmediklerimizden söze başlamışsak çoğu zaman karşımızdakini gardını almak zorunda bırakırız.
Şöyle diyor mesela Çelik’in anlatıcısı:
“Oldu bittiyi sevmem, üstü karanlık kalanı sevmem, derdimi anlatmayı sevmem.
Dinlemek, dinlerken sevecenlik, anlatıcıyla gülüşüp ağlaşan yapmacıklık… Sevmem.” (s. 67)
Peki, âlâ; peşi sıra da şu geliyor.
“Sevmemler şapkasından çıkardığım tavşanı rahmetli de severdi derim…”
Belli ki kendi sevmemlerini de o kadar sevmiyor! “Huysuz” mu demeli o zaman Murat Çelik’in roman kişisine? Ne yalan söyleyeyim, “huysuz” sözü bile sanki biraz sevimli tınılıyor, beri yandan kesinlikle “gıcık” biri değil. Onu öyle ya da böyle tanımlamanın, adlandırmanın pek de önemi yok aslında, romanın tamamında bize onun nasıl biri olduğu aktarılıyor zaten, yine de yukarıda ifade etmeye çalıştığım anlamıyla “okur-dostu” olduğunu söylemek pek mümkün değil.
Bu arkadaşla ilgili dikkat çekilmesi gereken, önemli yan da şu: Acılarının, travmalarının, yasının “mitolojisini” yapmıyor, böyle şeyler kurmanın, kurmacalaştırmanın peşinde değil. Onun bu yanı da okur dostu olmasının önünde bir engel, çünkü çekilen acıların ya da yaşanmış nahoş olayların handiyse ululaştırılmasında, mistifiye edilmesinde ya da birer “mit” haline getirilmesinde de kimi okura cazip gelen bir yan var. Acıların, travmaların bu şekilde bir mit, bir masal, bir kâbus gibi ifade edilmesinin duygudaşlık hissini çoğaltan bir etkisi olsa gerek. Belki de böylesi metinler acıların, travmaların yaşadıklarından daha “derin”, daha “anlamlı” gelmesine neden oluyordur.
Hâlâ Birinin Özür Dilemesini Bekliyorum’un anlatıcı-kahramanının, böyle şeyler de yapmadığı için “okur-dostu” sayılamayacağını söylemek mümkün. Peki, okur-düşmanı mı? Hayır! Kesinlikle öyle de değil. Belki “okur-kayıtsızı” diyebiliriz. Seçilmiş, yeğlenmiş bir tutum değildir kayıtsızlık, içeriden gelen bir isteksizlik, ilgi ve şevk yoksunluğu, motivasyon yitimidir (ya da bunların hiç olmamasıdır). Romanın anlatıcı-kahramanı bize hayat hikâyesini boylu boyunca anlatmamasına, “parçalar” halinde sunmuş olmasına rağmen bir şeyler sezebiliyoruz. Bir korunma, savunma yordamı olabilir bu kayıtsızlık; kapılıp gitmelere karşı durabilmek için kişinin kendi duygularıyla arasına bir mesafe koyması olabilir mesela.
Sevmemlerini sıralayan bu arkadaş kendinden hoşnut mu, kendini seviyor mu, diye sorulabilir; sevmemlerini öne çıkarmanın bir hali de kendini parlatmaktır çünkü. Böylelerinin “her şeyi biliyorum, herkesin ne menem haltlar yediğinin farkındayım, hiçbirini sevmiyorum, bakın, o denli akıllı, geniş açıdan bakan biriyim…” gibisinden titreşimler yaydığını hissederiz, Murat Çelik’in anlatıcısının böyle hisler uyandırdığı kesinlikle ileri sürülemez. Beri yandan, bizi hep belirli bir mesafede tuttuğu için ona karşı büyük merhamet, şefkat hisleri de kaplamıyor içimizi. (Sanırım, böyle olmasını o da istemez. “Bu mesafe iyi” dediğini zannediyorum.) Bizden bir beklentisi de yok – ama birinden var, kendisinden!
“Saçma sapan biri olmamak için çok çalıştım.
İyi bir insan olmadan ölmemek için çok çalışıyorum.” (s. 78)
Bir başka parçada anlattıklarını kendisine öğretebileceği çok şey varken bunları öğretmeye yanaşmayan babasını suçlayarak bitirmesi mümkünken, sözü, “Tüm bunlar benim suçum, talep edebilirdim,” diye bağlamasında da görüyoruz dışarıyla, başkalarıyla bağında beklentinin esaslı bir yeri olmadığını.
Peki, ama o zaman şu parçayı nasıl yorumlayacağız?
“Bir zaman diliminde, istiyorsun ki vapura bindiğinde güneşin nereden gelip seni rahatsız edeceğini yanında biri hesaplasın. Sen bunun için kafa yorma. Bir zaman diliminde, istiyorsun ki biri eve gelirken o gün ekmeğe ihtiyaç duyup duymadığınızı bilsin. Seni hiç aramasın, senin markete uğramayacağından emin olsun. Bir zaman diliminde, istiyorsun ki sevgini göstermek için soytarılık yapma. O seni gözlerinden, bakıştan bilsin.” (s. 82)
Başta, sanki birinden bir şey istiyor, talep ediyor gibi algılanmaya müsait de olsa, dikkat edilirse dertlendiği gene kendisi; bir şeyleri yapmamayı, hesap etmemeyi istiyor. Onun için “kayıtsız” dedim ama galiba bu gündemdeki başkaları olduğunda geçerli, mesele kendisi olduğunda pek bir hükmü yok. Bu bağlamda, bir başka parçadaki şu cümleye de biraz yakından bakmalı.
“Bazen insan beni biri yürüse diyor, ruhum gıcırdıyor musun diyor, duyuyorsan –kendi felahından– bir sus da bana sus.” (s. 21)
Kapalıca bir cümle, kendi anladığımı aktarayım, seslendiği kardeşi, sonsuz sessizlikte (felahında, esenliğinde) susmakta ve susacak olan kardeşi. Ondan bir şey istiyor gibi, ama anlıyoruz ki bu talepnamenin lafzı kardeşe hitaben de olsa, kişinin kendisine gönderdiği, kendisinden istediği bir şeylerin ifadesi. Yorulduğunun farkında, kendisini susturmak istiyor. Yukarıdaki cümlenin ardından gelen cümleye de bakalım.
“Bazen, böyle kafamı açıp konuşuyorum, kurmaca konuşuyorum, rastlantı gereği konuşuyorum.”
Nasıl konuşursa konuşsun konuşmaktan hoşnut olmadığı açık, ama başka türlüsü, konuşmaması mümkün de değil sanki; birçok çelişkisinden biri de bu! Romanı da belki bir uzun konuşma, susamamanın bir verimi diye anmak lazım. “Susmak nasıl da yoruyor insanı” diyordu Necati Tosuner; Murat Çelik’in roman anlatıcısı susamamaktan yorgun – ya da başkaları karşısındaki çok uzun suskunlukların (günlük gevezeliklerin bertaraf etmediği suskunlukların) ardından bir kez başlayınca hatıraların ardı sıra dökülmesinden bitap düşmüş durumda. Yahut yorgunluğunun bir sebebi de hatırlamanın ve hatırlatmanın beyhudeliğini bir türlü unutamaması, göz ardı edememesi.
“Bir şey unuttum mu diyorum, önemli bir parça eksik olabilir, her sefer bir başka hatırlama, bir başkası, hayır, unutmak için yazdıklarımla hatırlayacağın bir geçmişin yok senin.” (s. 59)
Kardeşine seslendiğini varsayabileceğimiz bu cümle beyhudeliğin çifte kavrulmuşluğunu ima ediyor gibi geliyor bana. “Unutmak için yazmak” bunların ilki…
* * *
Murat Çelik’in öyküleri hakkında beş yıl önce K24’te yayımlanan yazımda onun “kimi öykülerinde dilin yerleşik kural ya da kullanımlarını esnetmekten, söyleyişleri eksiltip yerlerini değiştirmekten ya da birbirine eklemekten” sakınmadığını ve bunun yadırgatıcı olabildiğini belirtmiştim. Bu romanında konvansiyonlarla çatışan bir anlatım yeğlemediği söylenebilir ya da nadiren konvansiyonun ötesine geçse de çok dışına düşmediği. “Tutunç” ya da “tanışık vermek” gibi ifadeler ilk anda yadırgatıcı gelse de büsbütün anlaşılmaz değiller, mevcut dili, yerleşik ifadeleri ortak dağarcığın sınırlarından taşıran, bu yanıyla yeni imkânlar arayan, sunan kelimeler, söyleyişler bunlar. “Hatam sıra”, “çoğa çıkarmak” gibi ifadeleri de bu bağlamda anmak mümkün.
Ümran Avcı, geçtiğimiz günlerde Murat Çelik’le bu roman hakkında yaptığı röportajda anlatının dilindeki tasarrufu Çelik’in şairliğiyle ilişkilendiriyordu; çok haklı, bunun yanı sıra Murat Çelik’in kelimelerle oynayışında ve anlamını ilk anda teslim etmeyen (belki de hiçbir zaman etmeyecek) cümlelerinde de şairlikten izler görmek mümkün bence. “Anlamı ilk anda teslim etmeyen (belki de hiçbir zaman etmeyecek)” diyorum ama kastettiğim “anlamsız” ya da “anlaşılmaz” değil, ifade etmeye çalıştığım daha ziyade kapalılık – her okuyanın farklı şekilde açma imkânına kapıyı kapatmayan türden bir kapalılık.
Böyle cümlelerin çok olmadığını, anlatıcının yalın bir dille, lafı dolandırmadan anlattığını söyleyeyim. Yine de bir kerede okunup baştan sona her yanıyla anlaşılacak bir metin değil Hâlâ Birinin Özür Dilemesini Bekliyorum. Hikâyenin bütününü kavramak, görmek için parçaları birbirine bağlayacak tek bir gidiş yolu yok; dikkatten kaçmaması gereken bu. Yazı boyunca takip ettiğim bunlardan biri, kitabı yeniden okuduğumda başka bir güzergâh yeğleyebilir, kimi saptamalarımdan vazgeçip şaşırabilirim kurduğum ya da kurmadığım bağlantılara, ama bu metnin anlamının, ruhunun, duygusunun, romancının “anlatmaya değer gördükleri”nin değişeceği anlamına gelmiyor.
Önceki Yazı
Figen Şakacı’nın HınçAhınç’ı:
Öfkeli ve güvensiz dünya
“Öfke hiç eksilmez, inşaatın hiç bitmediği çorak bir kasabada en ufak esintinin yerden kaldırıp ciğerlere doldurduğu toz gibidir... Görüş mesafesini kısaltıyor, düşünceyi karartıyor, akıllı eylemi engelliyordur bu toz bulutu. Yağmur gelirse ancak sel biçiminde gelir, bir duygu seli.”
Sonraki Yazı
Orhan Alkaya:
“Şiir yüzeyde yazıldığında hiçbir şeydir.”
“Şiirin ontolojik dünyası, insanın ‘varoluşsal’ hikâyesinin farkına varmasıyla, bir derin dalış ânını yaşamış olmasıyla ilgili. Nefesiniz yettiği kadar, şnorkelsiz, tüpsüz dalabiliyorsanız, oralarda uzun kalabiliyor ve sağ çıkabiliyorsanız, o zaman şiir kendini kabul edilebilir bir imkân olarak ortaya koyuyor.”