Orhan Alkaya:
“Şiir yüzeyde yazıldığında hiçbir şeydir.”
“Şiirin ontolojik dünyası, insanın ‘varoluşsal’ hikâyesinin farkına varmasıyla, bir derin dalış ânını yaşamış olmasıyla ilgili. Nefesiniz yettiği kadar, şnorkelsiz, tüpsüz dalabiliyorsanız, oralarda uzun kalabiliyor ve sağ çıkabiliyorsanız, o zaman şiir kendini kabul edilebilir bir imkân olarak ortaya koyuyor.”
Orhan Alkaya. Fotoğraflar: Hasan Aydın
Onu sadece şiir yazan, tiyatro yapan, politik tavır alan bir entelektüel olarak değil, kendi düşünce dünyasını da kendi şiirini de yerleşik biçimlere teslim etmeyen bir zihin olarak algıladım hep. Şiiri sezgiyi harekete geçiren bir imkân olarak görmesi, etkilenmeyi değerli bulurken benzerliğe düşmekten kaçınması, hafızayı dipnotlarıyla birlikte düşünmesi, Alkaya’nın poetikasında biyografik bir özetten çok daha özgün bir yerde durur. Onun hafızası en çok itirazdan beslenir.
Bazı şairler dünyayı anlamlandırır; bana kalırsa Orhan Alkaya, anlamın yerleştiği yeri değiştiriyor. Ve bunu kibarca, tabiri caizse İstanbul makamında yapıyor. Sezgi de onun sustuğu eşiğin ötesinde beliriyor. Var olanın kaydını tutmakla birlikte, varlığın henüz açılmamış imkânlarına doğru bir dalış sağlıyor. Yüzeyde kalanla derine inen arasındaki mesafeyi açıyor Alkaya.
Şiirle ilişkisi, belleğine yerleşmiş geniş bir ses dünyasıyla biçimlenmiş. Dört beş yaşlarından itibaren babasının hafızasında kalan Nâzım Hikmet şiirlerini dinleyerek büyümesi, klasik diyebileceğimiz şiirin imge düzenine hâkimiyeti, modernliğin tarihî kırılmalarından mitolojilerdeki arkaik direnme biçimlerine uzanan birikimi, onda hiçbir zaman aidiyetler biçimine dönüşmüyor. Orhan Alkaya gelenekten geçer, ama onun adına konuşmaz. Etkinin içinde ikamet etmeye itiraz eder. Kendi sesini bulmak için bazen yazdığından vazgeçmeyi, bazen beklemeyi iyi bilir. Tamamlanmış ilk kitabının eşiğinden geri dönmeyi kaç genç şair göze almıştır?
Orhan Alkaya’nın şiirindeki ‘ben’ de kendi sınırlarına çekilmiş bir varlık değildir; başka benleri içine aldıkça genişleyen, ortak bir varoluş alanında kendini yeniden tanıyan bir öznedir. Bireysel olanla toplumsal olan arasındaki ayrım, şiirin önüne ‘önceden’ konmuş bir cetvel iziyle işlemez.
Geçmiş, –hafızanın dipnotlarla çalışabileceğini söyleyen bir şair için– kapanmamış bir zamandır. Her dönüşte başka bir ayrıntısı beliriveren, kendi içindeki boşluklarla da konuşan bir alandır. Mitolojik kahramanlar da onun şiirine kültürel birer süs olarak girmez. İnsanın direnme, kaybetme, geriye bakma ve yeniden başlama deneyimlerinin taşıyıcısı olarak girer. Böylece uzak zamanların hikâyeleri, bugünün karanlığına düşen yabancı ışıklar olmaktan çıkar.
Adalet duygusu, itiraz ve insanın hükümranlığına duyduğu tepki, şiirinin arka planında birbirine bağlanır, ama şiiri bu düşüncelerin sözcülüğüne indirgemez. Şiir, onun için varılan yerden çok, orada durmayı reddetme biçimidir.
Şiiri “Sezgiyi harekete geçirmek için çok büyük bir imkân” olarak görüyor, bilgi içinse “edinilmiş” diyorsunuz. Başka bir boyuttan söz eder gibisiniz. Sizi zihnin imkânlarını daha iyi taşıyabilecek bir dil arayışı mı şiirle burun buruna getirdi?
Ben şiir yazarak değil, şiir okuyarak büyüdüm. Nâzım Hikmet babamın kısa bir dönem hapishane arkadaşı/abisiydi; amcamın daha da uzun süre… Dört-beş yaşlarımda babamın hafızasında kalan Nâzım şiirlerini duyarak muazzam bir şiir dünyasının içine girdim ve hep çok geniş spektrumda şiir okumayı sevdim ama şiir yazmıyordum. Darbe sonrası kaçınılmaz bir yalnızlaşma, tekleşme yaşadığım dönemde yazıya daha geniş alanda döndüm; hikâye, deneme, şiir, eleştiri… O kulvarların arasında ben şiiri seçmedim, şiir beni seçti.
‘80’den önce hiç şiir yayınlamadınız mı?
Hayır. “Tarla Kuşu Neden Uçmasın” ve “Bir Telefon Konuşması”… Bu iki şiiri Eylül 1981’de bitirdim, Mayıs 1982’de Yarın’da çıktı. Ondan önce yırtıp attığım şeyler yazıyordum ama yırtıp atmaya kıyamadığım ve yayınlamadığım şeyler de vardı. Eleştiri dünyasına çok yakın olmanın getirdiği bir şey galiba; kendi yazdığımın en gaddar eleştirmeniyim. Yok sayarım onu ki, yabancılaşarak döneyim. Başka birinin yazdığı bir şeymiş gibi. O zaman daha net görüyorsun hataları ve gelişecek yerleri.
Sizi toplumcu şiir geleneği içinde değerlendirenler oldu ama eminim kendinizi toplumcu şair olarak görmüyorsunuz.
Toplumcu kavramına hep itiraz ettim. Güdüktür toplumcu kavramı; toplumcu değil, toplumsalcıdır doğrusu. Sözünü ettikleri ekol sosyalist gerçekçi aslında. Her zaman itiraz ettim. İçeriden dışarıya bakar sosyalist gerçekçilik. Burhan Günel gibi değerli bir edebiyatçı da beni bireyci kategorisine sokmak için uğraştı, başkaları da hatta. Zaman evrilmeye başladı, ben bireyci olmaktan çıkarıldım, ki bireyci de olunmaz zaten. Bireyci, egoist demektir. Bireyselci olmalıydı, individualist karşılığı. Nihayetinde, toplumsalcı gerçekçi, toplumcu gerçekçi, sosyalist gerçekçi değilim. Sosyalistim, gerçekçiyim.
Türkçe şiirin kimliği üzerine düşündüğünüzde hangi meseleler öne çıkıyor?
Kimlik derken neyi kastediyoruz? Etnisiteler de kimliktir. Buradan bakarsak, Selim Temo gibi gerçekten inatçı biçimde Kürt dilini çok değişik yerlere taşıyan birini mutlulukla görsek de, Kürt aksanlı Türkçe yazmanın bir problem olup olmadığını tartışmamız lazım. Kimlik biraz daha geniş, benlikten farklı bir şey. 15-16 bin civarında yaşayan insanı kalan bir Laz kimliği var mesela. Kâzım Koyuncu geniş bir coğrafyaya Laz dilini müziğiyle tanıttı. Sözlük araştırmaları yapıldı. Peki, şiir çıktı mı, roman çıktı mı? Mehmet Uzun gibi çok büyük kaç yazar çıktı? Çok parlak Kürt yazarlardan bazıları da Türkçe yazdı. Edebiyatta kimlik arayacaksak, bunu en iyi Ahmet Arif’in Kürt/Kurmanci lehçesinin, aksanının sesiyle Türkçe yazmış olmasında buluruz.
Söylenmemiş Bir Şeyler Kalsın, yayınlansaydı ilk kitabınız olacaktı. Bu kitabı neden yayınlamadınız?
Basılacağı gün sabahın köründe, daha matbaa açılmadan koşarak Cağaloğlu’na gitmiştim. “Durun,” dedim, “ben bu kitabı çıkarmayacağım.” Kapağı basılmıştı. Yayınevine, “Şu âna kadarki harcamanız ne kadar?” diye sordum, “Buyrun” diyerek verdim. Üzerimden bir yük kalktı ama babam çok üzüldü. Oğlunun kitabını bekliyor, çok istiyor ve heyecanlanıyordu. Çok okuyan, şiiri bilen ve seven bir adamdı. Babamı üzdüm. Hemen arkasından, bir sene geçti geçmedi, babam öldü. O bende bir ukde olarak kaldı.
Ama ben doğru yaptım. Çünkü yazarken ve sonrasında sevdiğim bazı şiirlerin beni geriye doğru çeken şiirler olduğunu fark ettim. Şiir yazıcısında geriye doğru çekilme tek bir şeydir; bir başkasına benzemeye başlamak… Kendini ne kadar ayırırsan ondan, kendini bulma olasılığın o kadar artar. Bir başkasından etkilenmeyi iyi kullanmak lazım. Etkilenme çok değerlidir ama o etkiyi hemen terk etmek şartıyla…
‘Aşma endişesi’ dedikleri gibi bir şey mi bu?
Endişe başka bir şey. Endişe tehlikelidir. Onunla hiçbir şey yapılmaz. Hemingway kanser olduğu dönemde, “Hastalık anksiyete yaratır ve anksiyete yaratıcılığın en büyük düşmanıdır” demişti. Endişeyle çıkılan yoldan bir yere gidilmez; en tehlikelisi odur. U dönüşü ise, benliğin kırılganlığını en fazla etkileyecek olan eylemlerden biridir.
Orada beni durduran şey gene modernliğe bağlanıyor. Kitap ölümsüz olacak; diyelim ki Edgar Allan Poe, Charles Baudelaire ya da Tevfik Fikret, Nâzım Hikmet, Cemal Süreya’nın olduğu bir kütüphaneye senin kitabın girecekse eğer, sağlam duracak, kenara atılmayacak. Yanlarında dik kalacak.
Hata yapma riski bir de… Onu da 1983’te aşmaya başladım. 20 seneden fazla süren ve sonunda Pâre’de bitirip yayınladığım bir şiirim var. Bu şiirin ikincisini Altı’da yayınlamıştım ama birinciyi yayınlayamıyordum bir türlü, bir şeye takılıyordum. Parçalanmış Divan’da, Bir de Bunu Ekleyin’de, “hatalarımızı çıkarsak geri ne kalır hayatımızdan?” diye bir dizem var; sadece şiirde tedbirli davranmayı beceriyorum. Yirmi seneden fazla sürmüştü “Dün Gece Uzun Bir Rüya Gördüm” şiiri. Sonunda çözdüm ne olduğunu. Nadir bir rüyaydı.
O rüyayı çok merak ettim…
Amazon Ormanları gibi bir yerdi; uzay aracına benzer bir gemideyim ve unikornumu arıyorum. En sonunda nehir kıyısında gördüm onu; nehre indik, geminin kapağını açtım, birbirimize koşarak sarıldık. O tek boynuzlu boynuna sarıldığım an belki de hayatımın en güzel ânıydı. Unikornun her şeyi terk etme duygusu vardı; hem kendi tekliğimin hem de unikornun. Böyle böyle artıyor şiirin yükü. Bu şiir bende yirmi sene sürdü ama hiç yırtıp atmadım, en az elli versiyonu var.
Şiirin ontolojiyle bir ilgisi olmalı…
Şiirin oluşturduğu ontolojik dünya, aslına bakacak olursan, insanın ‘varoluşsal’ hikâyesinin farkına varmasıyla, bir derin dalış ânını yaşamış olmasıyla ilgili. Şiir yüzeyde yazıldığı zaman hiçbir şeydir. Nefesiniz yettiği kadar, şnorkelsiz, tüpsüz dalabiliyorsanız, oralarda uzun kalabiliyor ve sağ çıkabiliyorsanız, o zaman şiir kendini kabul edilebilir bir imkân olarak ortaya koyuyor. Hepimiz pek çok şey yapıyoruz, ama o esnada hepimizin zihninin arkasında, “Bütün bunların bir anlamı var mı?” düşüncesi var. Düşünceyi hemen anlamlı kılmazsın, o gelir; sen onu gerek varsa anlamlandırırsın. Çünkü anlam yapaydır, yüklenilir. Orada sezgi önemli. Ben şiirin ne olmadığını anlatmaya çalıştım ama şiirin nasıl yazılacağı konusunda kimseye öğüt vermedim bugüne kadar. Anlatamazsın. Her bir DNA’da ayrı bir şiir sezgisi vardır çünkü.
Bazı şiirlerinizde tasavvufi bilgilerin izlerine rastlıyoruz. Tasavvufla inanç arasında nasıl bir bağ var?
Ben din dışı biriyim, lâdinî denen türden. Dini kabul etmiyorum ama tasavvufla epey ilgilendim. En azından İbrahimî dinlerin kitaplarını okudum; dışlayarak gelmedim. Başka batınî anlatılar da okudum tabii; biraz süzerek geldim buralara. Darbeye doğru giden 1980, benim önemli bir senemdi. Kendi kendime, iç hesaplaşmalara girip çıktım. Ve ateist olmadığımı fark ettim. Çünkü ateizmin bir inanç olduğunu düşündüm. Kesin olarak Allah yoktur demek bir inanç… ve ben kendimde mutlak bir inançsızlığı buldum. İnancı ana aktör olmaktan çıkardığın zaman, her an her şeyi yenileyebiliyorsun. Ne olsa, biz modernitenin tekne kazıntılarıyız.
Mitolojik kahramanları şiirin içine sokarken okuyucuyu rahatsız etmektense yaklaştıran, merak duygusuna sıcaklık katan nasıl bir yol buldunuz?
Geniş anlamda jargonları öğrenmeye çalışırım. Literatür benim için öyle zenginleşir. Çok lezzetli bir kelimeyi alıp edebiyatın içine sokmam. Kelimeyi temizleyerek alırken, orada bir cerrahi eldivenim vardır. Bir karşılığı var mı bende, ona bakarım. Ben de herkes gibi mitolojilere baktım ve etkilendim. Grek, Roma, Kafkasya ya da Anadolu... Anadolu muazzam bir mitoloji kanalıdır. Grek’te çoktanrılı ya da çok yarı-tanrılı bir dünya var ama hep yukarıyı, üst kastı öne alır. Kafkas yarı-tanrılarından Prometheus mesela, ateşi çalıp kendini ‘yakan’ adamdır. Sisyphos, insanın varlığını dayanarak, direnerek sürdürmesinin mükemmel bir örneği. Kayayı her gün yukarıya çıkarıyor; kaya iniyor, o bir daha çıkarıyor, kaya iniyor, bir daha çıkarıyor. Orpheus’un hikâyesinde, Hades’ten yeryüzüne çıkarken Orpheus geri dönüp bakmasa, Eurydice’yle çıkıp aşka devam edecektir ama geri dönüp bakmak isteği ölümcüldür. Yunan mitolojisinin diğer mitolojilere göre bir avantajı, bir artısı olduğunu düşünüyorum, çünkü çok temel arketipler üzerinde gidiyor. Freud psikiyatrik hastalıkları Yunan mitolojisi üzerinden adlandırdı. Bunlar temel arketipsel hareketler ve davranışlar.
Ama siz hiçbir zaman, “Ey güzel Helena” demediniz…
Selahattin Batu’nun yazdığı iyi bir tragedyanın da adıdır Güzel Helena. Anlatıda bir yeri varsa Helena’yı kullanabilirim tabii ama bir şeyi kendime doğru çekiyorsam, onun bende çok somut, çok işler bir karşılığı olması lazım. Şiir bilgisel değildir, zahirî ve batınî bilgilerin toplamıdır.
“Dikkat! Çürüyoruz” (1993) dediniz bir yazınızda…
Eski’z dergisinin ilk sayısında yazmıştım. Bugüne kadar yazdığım en dikkat çekici yazı olmalıydı. “Dilimiz, zihnimiz, vicdanımız çürüyor” demiştim. Çürüme organiktir ve uzun zamanda, adım adım oluşur. Sonrası çok zorludur. O yazının son sözü, arzu yüklü bir ihtimali yansıtır: Sokağa çıkın!
Şiirinizin öznesindeki ben-biz örtüşmesi çok dikkat çekici.
‘Ben’, benim için ‘biz’iz. Tek başına kendimden oluşan bir ben’i yetersiz bulurum ve ancak ‘kuvvetle kabul ettiğim başka benlerle’ buluştuğum zaman varlığı, toplam varlığı kabul ederim. Başkaları benim için her zaman önemli – cehennem olsalar da! Zaman gelir, Şeyh Bedrettin üzerinden bir arkadaşımı anlatırım, ama kendimi onun yerine koyarak değil, ikimizin özü bir aradayken ilişkilendirerek.
Siz Osmanlı şiiriyle, divan şiiriyle, klasik şiirle de ilgilenen bir modernistsiniz.
Ben her şeyiyle 20. yüzyıl insanıyım; geç modernlerdenim. Devrimleriyle, savaşlarıyla, çılgınlıklarıyla, yenilikleriyle, uçlarıyla, kaçışlarıyla, kaçtıkları yerden geri dönüp yeni yere kucak açışlarıyla, ütopyalarıyla, distopyalarıyla! Kendimi ne 19. yüzyıla ne de milenyuma ait gördüm. “Geçmişi olmayanın geleceği olmaz” önermesine ufak bir katkıda da bulundum: “Geçmişi olmayanın bugünü çok zavallıdır.”

Haşim sizce modernist şiirin kurucusu mu?
Evet, kurucularından biri. Haşim, Şeyh Galip’le başlayan modernizmin en önemli ayağıdır. Galip’ten gelin 1800’lerin sonlarında Tevfik Fikret’e… büyük şair Fikret’ten uzanır, Nâzım’ı bulursunuz. Yahya Kemal’de muazzam bir Türkçe lezzeti vardır; Haşim’de muazzam bir imge düzeni vardır. Tamlamalar, zincirleme tamlamalar çoktur Haşim’de ama temiz Türkçe pek yoktur. 1900’lerin Türkçesi vardır. Arapça, Farsça, Fransızca zaten girmiştir, İngilizce de girmektedir. Bir anda Haşim anlaşılmaz, Yahya Kemal anlaşılır olmuştur. Gene de Haşim büyüktür.
Benim bir yüzüğüm var; mücevher ustası en değerli taşı yüzüğün altına gömmüş. Sizin şiirinizde eski kelime anlamlarını var etme biçiminiz bana biraz böyle bir şeyi hatırlatıyor.
Ben bir mücevher ustası olacak kadar sabırlı değilim ama bir mücevher ustasına ne yapacağını söyleyebilecek kadar mücevherden anlıyorum. Her kelime mücevherdir ve mücevherin ustası değil, kullananı vardır.
Divan şiirinin sonradan, sizden önceki modernist şairler tarafından gündeme gelmişliği var. Necatigil’in Divançe’si, İlhan Berk’in gazelleri, Turgut Uyar’ın Divan’ı gibi… Siz 1990’da ilk kitabınıza Parçalanmış Divan adını koyarken neyi ima etmiştiniz?
Ben geldiğim yerdeki o modern koyağa mütevazı bir ad koydum aslında. “Şimdi parçaları topluyorum” dedim. Altı üstü yedi kitapla da aşağı yukarı topladığımı hissediyorum. Yoksa benim parçalı divanım birçok şeyle ilişkilendirildi. Necatigil’in Divançe’si gibi, Turgut Uyar’ın Divan’ı da en önemli kitaplarından biridir ama ben kendimi oradan yürütmedim. Geleneğin içinden geliyorum ama geleneği temsil etmiyorum. Biliyor ve temsil etmiyorum. En çok Şeyh Galip’i severim, Bakî’yi önemserim, Nefî’yi dikkate alırım. Şeyh Galip’te beni en çok etkileyen şey, mazmundan, kalıp imgelerden alabildiğine uzaklaşmasıdır. 1840’larda başlayan, çok özel bir dönem tabii. Bunlar büyük şairlerin koyağından süzülen kitaplardır.
Kendi poetikanızda kırılmalar yaşadınız mı hiç; Parçalanmış Divan’la Pâre arasında kaç kırılma noktası vardır?
Kırılma da olabilir, arayış belki… arama anları. Bu konuda A!Etika üzerine Orhan Kahyaoğlu harika bir yazı yazdıydı. Altı’da da Çarşamba’yı Sel Aldı diye uzun bir şiirim var. O şiir de önemlidir. Çocukluğumun geçtiği kasabaya 38 yıl sonra yeniden gitmiştim. Orada inanılmaz şeyler yaşadım. Bir su içtim. “Bu bizim sokağın suyu” dedim ve hafızam patladı. O şiir dipnotludur. Teknik olarak da faraza 3 numaralı dipnotu alıp üst akışa bağlarsan şiirde bozulma olmaz, şiir devam eder. Özdemir İnce bile, “Böyle şiir olur mu?” demişti. “Onları güzel yazmışsın, şiirin içine yerleştir” demişti. Yerleştirsem, hepinizin yazdığı şiir olacak, “Bu başka bir şey” demiştim. Konuşurken Baytar Muzaffer Bey’i hatırladım şu an mesela. Benim hafızam da dipnotlu, hafızayı dikkate almak lazım.
Pâre’de zaman döngüsü çok önemli. Pâre’de döngünün başladığı ânı işaretleyip, tamamlanmanın da farkında olan bir şaire rastladık.
Ben bütünlenme diyordum, tamamlanma daha güzelmiş meğer. Pâre ile bütüncül bir tamamlanma yaşadığımı hissettim. Nedir, bu benim ilk tamamlanmam değildi ve şimdilik en iyisiydi. Hadi biraz eğlenelim; annem beni neredeyse sekiz ay yatarak doğurmuş, sezaryen çocuğuyum. Nefessiz doğmuşum, kordon boynuma dolanmış. 1958’in teknolojisiyle, sıcak su, soğuk su, soğuk su, sıcak su, tokat tokat üstüne nefes almışım. O fırlatılma fikrini, o temel duyguyu neredeyse doğduğumda edindim herhalde; ben oraya bağlıyorum. Nereye geldiğimi de aşama aşama fark ettim fakat o günden beri itirazdan hiç vazgeçmedim. O zamanlar kundak zamanı, kollar içeride. Bebek tırnakları jilet gibi. Annem de beni sımsıkı kundaklarmış. Bir bakarmış ki, arkasını döner dönmez benim kollar dışarıda. Takip etmeye başlamış. O tam kundağı sıkacakken, kuvvetli bir nefes alıyormuşum. Beni bırakınca da kolları çıkarıyormuşum. İki aylık kundak bebeği! Bunlar benim annemden duyduğum hikâyeler tabii. Beni uyutmak için arabamda sallarmış, ben göz kapaklarımı parmağımla kaldırırmışım. Bu da dört aylıkken. Ben itiraza doğdum. Dünya diye bir yer var, insan diye bir cins, sayısız başka cins de var. İnsan insanın üzerinde muazzam bir hükümranlık kuruyor, insan diğer canlıları yok sayıyor. Ben itirazımın temelinde adalet duygumu buldum. Eğrisiyle doğrusuyla, devrimleri sevmemin bir nedeni de bu. Nedir, devrimlerin birinci dönemleri çok güzeldir, sonra devlet kurulur.
Şiir söylemindeki “erkeksi” nitelikten kurtulamayan çok sayıda şairimiz olduğunu düşünüyorum. Bu konuyla ilgili ne düşünüyorsunuz?
Çok doğru. Homeros’tan bugüne kadar inanılmaz gaddar bir patriyarkadan bahsedebiliriz. Hoşlandığımız değil, ama olgusal olarak karşılaştığımız bir durum. Patriyarka kadın üzerinde o kadar çok egemenlik kurmaya çalıştı ki, bunun tarihsel karşılıklarını sıralamaya çalışsak gerçekten bir trajediyle karşılaşırız. Üstelik, bu aynı zamanda edebiyatın kadınlar için uygun bir iş olabilmesi, ama şiirin uygun olmaması üzerine yapıldı. Tuhaf bir algı bozukluğu diyebiliriz buna.

Seksenlerin Şiir Atı çok daha müthiş bir heyecan, hareket sağlayabilirdi. İlk sayısında (1986) “Düşler İmparatorluğu’nun Çöküşü ve Şiirsizleşme” yazınız “Anka’ların baharı geliyor” diye bitiyordu ama o bahar gelmedi.
Çürümüş olan, kötü çürümüş olan hâlâ varsa, onu yok etmeyi bilmek lazım. Anka metaforu öyle bir şeydi: Baharda kendini yakar, kendi kül olduğunda yenisi gelir ama küllerinden doğan hiçbir zaman aynı Anka değildir. Bütün faşizmler, otokrasiler, diktatoryal yapılar yeni bir insan yaratmak ister. Bu mühendislik hevesi imkânsızdır. Hatalı değil, hasarlı bir laf etmişim o yazıda; bahar memnuniyetimi öne çekmişim besbelli. Çürümede iki ihtimal var. Kötü çürümüşü kompost yapsan da, ondan bir şey çıkmaz. Diğer türlü çürümelerse devrimi gerçekten imkânlı kılan durumlar. Rus Çarı II. Nikolay bu kadar berbat bir iktidar sahibi olmasaydı, 1905’te halkın kışlık sarayına yürüyüşünü bu kadar kötü yönetmeseydi, Sovyet Devrimi olmayabilirdi.
Şiir Atı’nda Kemal Yalgın’la birlikte Ece Ayhan Sözlüğü’nüzü hatırlıyorum. Sözlükler sonra sonra gelmedi…
İkinci sayıda Asaf Halet Çelebi sözlüğü için Seyhan Erözçelik isimli canımın içine, “İkinci sözlüğü sen yapsana, Çelebi bunu hak ediyor” demiştim. Seyhan benim edebiyatına çok saygı duyduğum kardeşim, arkadaşım, handiyse evladım gibiydi. Memleketi Bartın’da uzun bir yaz boyu çalıştı. Harika bir sözlük yaptı. Verdiğim kitapları iade etmedi, o ayrı ama Seyhan’a her şey helaldir.
Şiir Atı’ndaki İrfan Külyutmaz kimdi?
İrfan Külyutmaz esasen Hilmi Yavuz’un yaratısıydı. Osmani dille yazılmış, iğneli yazılardı. Hilmi Yavuz’a, “Gel Hoca, buna bir kimlik bulalım” demiştim. Adamı öğretmen yaptım, karısını icat ettim; e öyle olunca ben de biraz ortak oldum yazılara. Sonraki yıllarda bir zamanda Hilmi Yavuz aşırı namuslu bir şey yaptı; aradı beni, “Zaman gazetesinde Külyutmaz’ı devam ettirmek istiyorum, izin verir misin?” dedi. “Şerefle Hocam” dedim. İrfan bende kaldı; Külyutmaz, Hoca’da.