• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Sait Faik’te “riyasız sevme”nin mecrası olarak yazı

“Bunca kötülük, alçaklık, samimiyetsizlik, sahtelik ve menfaatperestliğin (Sait Faik bütün bunları genelde 'riya' başlığı altında toparlar) hüküm sürdüğü bir toplumda, yani aslında bütün toplumlarda, doğal eğilimlerimizi takip ederek insanları sevebilmek, 'dünyayı ve şehri riyasız kucaklamak' nasıl olur da mümkün olabilir, olursa ne ölçüde, hangi anlarda?”

TUNCAY BİRKAN

@e-posta

ELEŞTİRİ

6 Nisan 2023

PAYLAŞ

Sait Faik’in, 1930’dan itibaren çeşitli gazete ve dergilerde yazı ve hikâyeleri yayımlanmasına rağmen genç Cumhuriyet Türkiyesi’nin edebiyat sahnesine tam olarak 1936 yılında çıktığı söylenebilir: Sadece o metinlerden bir kısmını Semaver’le ilk kez o yıl kitaplaştırmış olduğu için değil, tam bu kitap çıktığı sıralarda Kurun gazetesinin o yılın Mart ve Nisan ayında genç edebiyatçıları okurlarına tanıtmak amacıyla başlattığı “Gençlerle Başbaşa” adı altında yaptığı ankete katıldığı (dönemin başka yazarlarının aksine, bu tür anketlere çok sık katılan biri değildir aslında!) ve daha önemlisi orada söylediği sözlerle yankısı epey uzun süre, ta 1940’ın “eski edebiyatçıları tasfiye” polemiklerine kadar devam edecek bir tartışma açtığı için de böyledir bu.

“Hececiler Yok!”, Sait Faik, 24 Mart 1936, Kurun gazetesi.

Sait Faik 24 Mart’ta yayınlanan söyleşide eski kuşaklardan kendilerine devredilmiş doğru dürüst bir edebiyat mirası olmadığını, mesela “bizde daha roman” olmadığını, o yüzden de “Proust’u, Gide’i, Stendhal’i okuyarak romana varmaya çalışacaklarını” söyleyince,[1] iki gün sonra lisedeki öğretmeni Hakkı Süha Gezgin aynı gazetede “İnkâr Basamak Değildir” diye, başlığı içeriğini gayet iyi özetleyen bir yazıyla kendisini kibarca yazarlarımızı daha iyi tanıması gerektiği yollu ikaz eder.[2] Ama genç yazar hocasının bu yazısına da cevap verme gereği hissederek röportajda biraz belirsiz kalan meramını daha da sert bir üslupla yineleyecektir: Eski yazarlarımızın bazılarını zevkle okudum okumasına da ben artık “zevkten, histen başka bir şeyler arıyorum” der ve devam eder:

“Bunlar nedir? Fikir, ruh, psikoloji, felsefe velhasıl hayat problemidir... Sanat bir araştırmadır. Yoksa bir hakikat, bir bulma, bir keşif değildir. Hayatın sırrı diyelim. Erişilmez bir saadet diyelim. Bunları arayanlar maalesef bizde yok.” (1101)

“İnkâr Basamak Değildir”, Hakkı Süha Gezgin, 26 Mart 1936, Kurun gazetesi.

Yazının sonunda dozu iyice yükseltir:

“Fakat his kâfi değildir. Başımız olmadan da şiir yazabilirdik. Evet şu kafamız olmasaydı ve biz boynumuzdan yukarıda hiç­bir şey taşımadan yaşayan mahluklar olsaydık ve yazı yazma­sını ellerimiz olduğu için bilseydik gene şiir yazabilirdik. Gene Halid Fahri kadar tiyatro, Reşat Nuri kadar roman yazabilir­dik. Demek ki daha başka bir şey istiyoruz. Lisanımızı anamı­za, hocamıza, bir sarf ve nahiv kitabına borçluyuz. Hislerimizi de Allah’a. Fakat biz kafamızı borçlandıracak yer arıyoruz.” (1102-1103)

Yine 1936 yılı başlarında Peyami Safa’nın çıkarmaya başladığı Kültür Haftası dergisinde edebiyat geleneğimize yönelttiği “düşünmekten korkma”, kadın aşkı, vatan aşkı gibi “his”leri terennüm etmekle yetinip “fikirsiz” ve “meselesiz” kalma eleştirisini, yeni yazarlar kuşağı için bir işaret fişeği haline getiriyordur burada Sait Faik (zaten dergiye bir selam da çakar yazıda!). Bu tespiti başka bir yerde de yapmıştım; burada tekrar gündeme getirmemin nedeni bitmez tükenmez edebiyat tarihi tartışmalarına dalmak değil. Altını çize çize “his kâfi değildir” demiş ve bence dediğine de sadık kalmış bir yazarın kendisinin de uzun zamandır, “kadın veya vatan aşkı” olmasa da bu sefer “insan sevgisi”, “yaşama sevinci” gibi soyut hisleri –elhak pek güzel!– terennüm etmiş bir “sevgi peygamberi” (tabir Vedat Günyol’a ait!) gibi görülüp hep bu açıdan takdir veya tekdir ediliyor olması büyük bir haksızlıkmış gibi geliyor bana da ondan vurguluyorum. Sait Faik bütün bu lafları, sonradan durmadan solculuğa meylediyor diye azar işiteceği Peyami Safa’nın gözüne girmek, yine sonradan sık sık uzaklaşma ihtiyacı duyduğu, yerden yere vurduğu, o yüzden de “hırçınlığı” ile nam salacağı edebiyat camiasının dikkatini çekip şanını yürütmek için mi söylemiştir? Sait Faik’in bu kadar densizce bir sorunun muhatabı olamayacağını, kitaplarından herhangi birini okumuş, yani neredeyse her satırına nüfuz etmiş riyasız ahlakın çekimine kapılmış bütün okurlar bilir. Yine de birileri çıkıp “bunları samimiyetle söylemiş olabilir ama maalesef kendi metinlerinde dediklerini uygulamayı başaramamış, o da çok daha güzel ve etkileyici bir üslupla da olsa beğenmediği yazarlar gibi his terennüm etme seviyesinde kalmış, bir başka deyişle ‘boynundan yukarıda bir başı olmadan’ güzel mensur şiirler yazmış işte” diyebilir.

Benim buna hiç katılmayacağım yukarıda laf arasında “dediklerine sadık kalmış” olduğu kaydını düşmemden de anlaşılmıştır. Peki o halde nedir “sanat bir araştırmadır” diyen Sait Faik’in araştırdığı? Metinlerinde dönüp dolaşıp kurcaladığı, net bir cevaba ulaşmaksızın enine boyuna sorgulayarak karmaşıklığı konusunda okurunu da düşünmeye davet ettiği bir “hayat problemi”, bütün yazma uğraşına, hatta metinlerinin biçimsel özelliklerine de damgasını vurmuş bir “mesele”si var mıdır? Benim cevabım evet, vardır ve o düşünme davetine yeterince icabet etmeyen birçok okurun dümdüz bir “insanları seveceksin!” buyruğu ve telkini olarak, yani açık seçik bir cevap olarak kabul etmeye meylettiği şeyle hakikaten yakından bağlantılı şu sorudur Sait Faik’in meselesi: Bunca kötülük, alçaklık, samimiyetsizlik, sahtelik ve menfaatperestliğin (Sait Faik bütün bunları genelde “riya” başlığı altında toparlar) hüküm sürdüğü bir toplumda, yani aslında bütün toplumlarda, doğal eğilimlerimizi takip ederek insanları sevebilmek, daha ilk metinlerinden biri olan “Şehri Unutan Adam”daki formülle “dünyayı ve şehri riyasız kucaklamak” (69) nasıl olur da mümkün olabilir, olursa ne ölçüde, hangi anlarda?

Ve peşi sıra bir yığın soru: Sevmek bir buyruk olabilir mi? Riyasız (menfaatsiz vs.) sevebilir miyiz? Kimleri sevebiliriz, herkes, her zaman, her koşulda bu sevgiye layık mıdır? Peki ya sevdiklerimiz bu sevgiye karşılık vermiyorsa? Sevmeme kararı vermek, insanlara sırt çevirmek, kaçmak, hatta bütün bu sevme işini sadece yakın çevremize hasredip dışarıda dönüp duran riya çarkına burnumuzu tutarak bir ucundan katılıvermek çözüm müdür mesela? Yoksa riyasız sevgi sadece yazarların uydurduğu, yazılardan öğrenilmiş “güzel” bir masal mıdır?[3] Bunca çirkinlik ortasında “güzelliğin” hükmü olabilir mi? Dahası, yazı yazmanın, yayınlamanın kendisi de, “Haritada Bir Nokta”daki meşhur ifadeyle “hırstan başka” bir şey değil midir gerçekten, yoksa üzerinde daha uzun duracağımız bir başka metninde ima ettiği gibi, doğası itibariyle “daha hesaplı” olsa da aslında belki de insanlarla yüz yüze konuşurken ulaşamadığımız samimiyete, içtenliğe, dürüstlüğe ulaşabileceğimiz bir mecra, hatta belki de tek mecra mıdır?

Sait Faik yazarlık uğraşının en başından en sonuna kadar bu sorularla boğuşmuştur; ama bunlar asla “mesele” edineyim diye seçtiği spekülatif sorular olmamış; kendi yazdıklarından da, dostlarının tanıklıklarından da anlaşılacağı üzere, bütün hayatını zaten bu sorulara kendisini de ikna edecek, “riyasız” cevaplar bulma arayışıyla geçirmiştir. “Sevgiliye Mektuplar”ından birinde “Bu insanları sevmek sözü hayalî bir şey değil, amma galiba biraz nazari (teorik)” (559) demesinden cesaret alarak, Sait Faik’in bütün yazarlık ve yaşama pratiği bu teoriyi hayatla sınama girişimidir, bu sorular üzerinde düşünme ve başkalarını da düşünmeye davet etme egzersizleridir, diyeceğim bu yazıda. Yazı yazmak onun için hiçbir zaman, toplum, hele hele devlet nezdinde yazar-seçkinler cemaatinin bir üyesi olarak itibar ve mevki kazanmaya yönelik kariyerist bir arzunun aracı olmamıştır[4] (aksine, bu cemaatin de bütün benliğiyle reddettiği riya toplumunun neredeyse bütün olumsuzluklarını bünyesinde taşıdığını erkenden görerek, “mesafeli” ve “dikkatli” tavrını korumaya çalışmış hep, tanıdığı, ahbaplık ettiği birçok yazarın da teyit ettiği gibi); o cemaatten kendisine ikide bir yöneltilen taleplere, yani herkes gibi kurmacaya dayalı, başı sonu belli, “derli toplu” hikâyeler yazması, hep yarı sanrılı bir rüya diliyle balıkçılardan, yoksullardan, kestanecilerden, çırpı bacaklı esmer oğlan çocuklarının ışıltılı gözlerinden vb. dem vuran, hikâye mi, mektup mu, röportaj mı, mensur şiir mi, ne olduğu tanımlanamayan metinler yazmayı “artık” bırakması çağrılarına hiç kulak asmayıp bildiği gibi yazmasından, daha doğrusu hep yaptığı gibi sadece içeriden gelen o karşı konmaz dışa-vurarak-anlamayı-deneme basıncının zorlamasıyla yazmayı sürdürmesinden de bellidir bu cemaatin onayını alma kaygısının üzerinde pek bir etkisi olmadığı. Kavrayışlı eleştirmen ve edebiyat tarihçilerimizden Tahir Alangu, “Sait Faik hikâyeyi ‘edebiyat yapan’ların elinden kurtarmağa gelmiştir”[5] derken kural tanımaz yazarımızın bahsettiğimiz cemaatten uzak durma nedenlerinden birine daha dikkat çekmeye çalışır; ama ben şahsen onun kurtarmaya çalıştığı şeyin “hikâye”den çok daha öte bir şey, edebiyatın bütününün türlere taksim edilmiş konvansiyonların cenderesinden sıyrılıp her türlü varoluşsal meseleyle yüzleşebilme, riyanın hükmündeki dünyanın bireyde açtığı yaralar üzerine tefekkür edebilme kabiliyeti olduğunu söylemeyi tercih ederdim. Yazmak onun için daima varoluşsal bir mesele, akıl sağlığını (“Yazmasam deli olacaktım”) ve hayata devam etme gücünü bulmasını sağlayan bir hayat-memat meselesi olmuştur hep. Ece Ayhan bir yerde, Sait Faik’e “Stigma’sı, Çentik’i olan ender yazarlardan biriydi. Belki de bütün cumhuriyetin en önemlisi” derken kesinlikle haklıydı.[6] Ben burada Adapazarlı yazıcımızın, o stigma’yı kasten ve inatla yazdığı hemen her şeyin “meselesi” haline getiren özbilinçli bir yazar olduğu vurgusunu eklemiş oluyorum sadece.

Şimdi bu “riyasız sevme” imkânı ve imkânsızlığının Sait Faik metinlerinde nasıl anlatıldığına geçebiliriz yavaş yavaş. Elbette deminden beri savunduğum iri iddiaları gerçekten temellendirmek için çok daha ayrıntılı ve kapsamlı bir analiz gerekir, ama burada mütevazı bir konuşma kapsamında[7] belli başlıkları öne çıkarmakla yetinmek durumundayım. Öncelikle şu “insanları sevme” tabirinden, hele balıkçılarda, vatmanlarda, kestanecilerde, velhasıl kendi halinde insanlarda sevecek şeyler bulma “densizliği”nden adeta müstehcen bir aşırılık karşısındalarmışçasına irkilen sağcılardan başlamak anlamlı geliyor bana. Tanpınar’ın meşhur Günlük’ünde şöyle buyurduğunu hatırlayanlar olacaktır:

“Aşk gidince her şey gitti. Tevekkeli değil eskiler devam edecek şeyi sev, diyorlardı. Allah’ı sevmek. Yeniler cemiyeti ve halkı koydular. Ben halkı, halkta indivue’yü sevmiyorum. Önümde akan hödükleri ..., bizim kapıcıyı, komşularımı, vatmanı nasıl sevebilirim? Mösyö Gorki, yahut Kazalitmis [Kazancakis, herhalde-T.B.], yahut Sait Faik. Bizim bu sonuncusu, bittabii yapamıyor”.[8]

Peyami Safa

Bu tasavvura göre, yakın çevremiz dışında ancak “Allah” gibi, yahut “vatan” gibi soyutluklar sevmek fiilinin nesnesi olabilir; halk da son kertede soyut bir kavram olmasına rağmen haddinden fazla somut içerimleri vardır, ayrıca halk denen bu fazla-somut-çokluğu oluşturan bireyler de olsa olsa “hödüktür”, ayaktakımıdır, sevilecek bir yanları yoktur. Sait Faik’in “en küçük his unsurlarını derinlemesine büyütebilmek” gibi hassasiyetlerini “aristokratça” bulduğu için onda “sanki bir hayırseverler cemiyetinin müsameresinde balıkçı rolüne çıkmış zengin bir burjuvanın kendi tabiatiyle rolü arasındaki çatışma”nın bir türünü teşhis eden Peyami Safa da Tanpınar’ın bu “bittabi yapamıyor” saptamasıyla aynı hat üzerindedir:[9] Bu “sevme” lafları filan olsa olsa rol yapmaktır; Sait Faik bir jest olarak kalsa bu mümtaz sağcılarımızın belki tahammül edilebilecekleri bir izleği fazlasıyla ciddiye alarak esprinin tadını kaçırıyordur: Peyami bunu bekleneceği üzere dayanamayıp Sait Faik’in “mahut” yabancı ideolojinin çekimine kapılmasına bağlarken, Tanpınar kamuya açık yazılarında sadece tek bir paragrafta bahsettiği ameleperver yazarımızı över gibi yapar ama daha çok hikâyelerinin “konusuz ve yapısız” olduğu, “kahramanlarının çoğu”nun “girift cemiyet makinesinden kendiliğinden fırlayıp çıkmış yahut bu makinenin içine girmeği hiç tecrübe etmemiş (yersiz) insanlar” olduğu, onu hikâyeciden çok şair saymak gerektiği gibi kendince “estetik” arızalarına işaret eder.[10]

Ahmet Hamdi Tanpınar

Burada Sait Faik’in dünyasını, o engin sevme gücünü kimlere yönelttiğini anlamakta işe yarayacak bir şey söyler gerçi sahiden de Tanpınar: Sait Faik o “girift cemiyet makinesinden” tabii ki Tanpınar’ın sandığı gibi “kendiliğinden fırlayıp çıkmamış”, aksine o makinenin pürüzsüz çalışabilmek için kanlarını ve rüyalarını emip posasını çıkardığı, ezdiği, sömürdüğü, sonra da dışına attığı veya henüz ya da artık sömürecek kadar vasıflı bulamadığı insanları anlatır hep sahiden de, “insanları sevmek” derken bahsettiği insanlar daima bu insanlar olmuştur. Diğerleri, yani tam da bu insanları ezip sömürerek zenginleşenler, “şimaldeki yağmurlu şehirlerin paralarına para katmaya uğraşan”, kazandıkları her fazladan parada “fakir, sefil, tembel, şehevi fakat iyi ve artist cenup insanları... namına bir haksızlık” (172) olan şimal insanları bu sevgiden hiçbir zaman nasiplenemeyecek; bu makinenin bir dişlisi olmaktan memnun olup “yalnız evini, oğlunu, zevkini, kızının çeyizini düşünen adam”larsa (323)[11] belki zaman zaman sevilmeye çalışılsa bile ona pek de layık görülmeyeceklerdir Sait Faik’te. Onlar Sait Faik’in en büyük karabasanı “riya”nın en hevesli icracılarıdırlar ne de olsa. Toplumsal mevkilerinin düşüklüğünü filan dert etmeden hayaller kurabilen, toplumun kendilerine biçtiği statülere sığmayacak bir insanlıkları olan fukaralardır sevilecek olanlar (Peyami Safa, ideolojik körlüğü yüzünden, ilk çıktığında pek methettiği Sarnıç’ın kitaba adını veren hikâyesindeki şu satırları hiç anlamadığını faş etmiş hassasiyeti aristokratlara özgülerken: “Büyük değirmende bir elektrik amelesi için hassasiyet, Haliç’e büyük transatlan­tikler sokmaya benzerse de, biz, Ali, Mehmet, Hasan biraz böy­leyizdir. Hepimizin gönlünde bir aslan yatar.” (21-2) Rancière bu satırları okuyabilseydi keşke!). O müthiş Sinağrit Baba meselindeki tanımla “yerinde, vaktinde bir gurur, o da değil, insanoğ­lunun insanlığından, ta saçının dibinden, oltasını tutuşundan beliren, isteyerek olmayan, ama pek istemeyerek de gelmeyen bir gurur” sahibi (486), haysiyetine düşkünezilenler; bir boya sandığından sanat eseri çıkaran Mercan Babalar, riya şebekesine daha dahil olmamış “o minimini, bedbaht, masum, korkak gülüş”le (1204) masum yüzleri aydınlanan “çarşı içlerinin kara çocukları”dır (124) Sait Faik’in o muazzam sevme gücünü cuşa getirenler.

Ama bu anlar çok nadiren böyle pürüzsüzdür. Bir kere, genelde karşılıksızdır bu sevgiler, çoğunlukla şüpheyle, güvensizlikle, bazen istihzayla, hatta istiskalle karşılanır, ama yıllar içinde buna kendini alıştırmıştır zaten Sait Faik, idmanlıdır. Riyanın, bencilliğin ve menfaatperestliğin çirkin damgasını vurduğu arzuların, haset ve kıskançlık gibi çirkin hislerin, sahiplenme dürtüsünün eninde sonunda masum sevme, ara sıra da olsa sevilme arzularına sürekli galebe çalıyor olmasıdır daha büyük mesele. Sevgiye hep bir yerlerden riya karışıyordur. “Onu bir mıknatıs hızıyla kendine çeken” (69) insanlar da, hatta bizatihi kendisi de sık sık riyaya yenik düşüyor, gurur ve haysiyetlerine halel getirecek bencillikler yapabiliyorlardır. İşte o zamanlar genelde insanlardan, insan dolu ama insaniyetten nasipsiz, “çirkin” şehirden, yani İstanbul’dan kaçış zamanlarıdır Sait Faik için; zaten dikkatle bakıldığında kaleme aldığı metinlerin çoğunda anlatılan “default” durum da budur: Şehrin maddi manevi pisliğiyle bir köşeye püskürttüğü, şehri de insanlarını da sevemez olmuş (Şurası kesin: Zaten İstanbul’u ancak insanlarını sevebildiği zaman sever Sait Faik!), küskün, bedbin anlatıcı bu kararının ardındaki gayet makul görünen gerekçeleri, insanların aptallık, bencillik ve anlayışsızlıklarını, kırık dökük hadiseleri, en çok da etrafında onun kendilerinden farkına tahammül edemeyip illaki kendilerine benzetmek isteyenlerin kendisini nasıl kırıp geçirdiğini , nasıl hiçe saydıklarını vs. anlatır, ama bir noktada tesadüfen karşılaştığı güzel bir doğa köşesi, masum bir insan yüzü, bir sahne, küçücük bir jest, belki bir şefkat ve merhamet ânı sayesinde yine içine taşkın yaşama sevinci doluverir, insanlara ve şehre bir kere daha şans verir, “insanları sevebilmek arzusuyla otelin kapısını aç”ar (66) veya kapandığı evden çıkar. Bu tekerrürü, bu kaçış-dönüş döngüsünü yorucu bulan bazı okurlar burada hep aynı şeyi hikâye eden, daha da beteri, yaşamaya devam edebilmek için kendini aldatan, yani kendi hisleri konusunda bilinç geliştirememiş, yazıyı bu kendini aldatmanın aracı haline getirmiş bir yazar görüyor olabilirler. Ama tam da buralarda Sait Faik’in yazar olarak büyüklüğünün iki ana kaynağını görüyorum ben: Birincisi bu döngünün, bu tekerrürün, hatta kendini aldatabiliyor olma ihtimalinin de farkında olduğu ve bunu da sık sık düşünce konusu yaptığı halde zarını yine “riyasız bir sevme ve yaşama” imkânını aramaktan yana atmasını sağlayan etik/ütopyacı inadı, ikincisiyse onun için yazmanın, kendini aldatmak şöyle dursun, aksine kendindeki, hayatındaki riyayla yalansızca yüzleşebilme, ondan arındırma işlevi görerek bu inadı ayakta tutan, pratik hayatta sadece belli anlarda çakıp sönen “riyasız sevme” imkânını an an, sahne sahne kayda geçirip hayatı da tazeleyen ana mecra olmasıdır. Onun için yazmanın hayat-memat meselesi olması da buradan gelir.

Yazı “riyasızlık” ve samimiyet/içtenlik ütopyasının topos’u, yuvasıdır Sait Faik için: Konuşmayla yazma arasında kurulan samimiyet hiyerarşisini bozan Derrida’dan çok önce; hatta yıllar önce okuduğum için şimdi hangisi olduğunu hatırlayamadığım bir kitabında, bir yakınını kaybetme travmasını yaşayan birine samimi hislerimizi kırık dökük konuşmalarımızla değil, ancak düşünüp taşınarak ve özen göstererek yazacağımız bir taziye mektubuyla iletebileceğimizi söyleyerek beynimde ışıklar yaktıran Barthes’tan da önce, Son Kuşlar kitabına aldığı “Mektup” metninde ilk yazının niye yazılmış olabileceği üzerine düşünürken şunları söyler Sait Faik, uzunca alıntılayacağım:

Yazı üzerine hiçbir deneme okumadım. Onun üzerine düşünmek istiyorum. Demek söylemekten usandığımız, konuşmak isteme­diğimiz bir gün, gizlice; –bakın bu gizlice kelimesini iyi bul­dum– kendimiz hitap ettiğimizin yanında bulunmadan, sesimiz işitilmeden söylemek zorunda kalmışız. Bu iş nasıl olur diye dü­şünmüşüz. Yazıyı belki binlerce, milyonlarca insan okuyor. Ama yazı bunun için uydurulmuşa benzemiyor pek... Olamaz; ilk defa birçokları için yazmadık. Kendimiz olmadan, sesimiz duyulma­dan başka birisine, bir tek kişiye bir şey söylemek için birtakım şifreler düşündük. Yazı sizin için yazıldı. Bu yüzden uyduruldu. Bir türlü “Seviyorum!” diyemedik. Belki de ilk defa iki kol res­mi, iki dudak resmi, sonraları kalbin biçimini öğrenince onun resmine bir ok batırarak derdimizi dökmeye çalıştık. Baş başa, karşı karşıya çoktan riyakâr olmuştuk. Daha samimi olmamız la­zım geldiği zaman utandık. Bu utanmadan yazı doğdu. Baş başa konuşurken ne kadar coştuk, neler söyledikse o kadar da hataya düşüyorduk. Yalnız başımıza oturduğumuz zaman kafamız daha başka türlü işliyordu. Biraz evvel söylediklerimize pişman olmuş­tuk. Bak şimdi ne güzel düşünüyorduk. Düşünmek; yazı düşün­mekten doğdu. Konuşurken düşünmüyor muyduk? Düşünüyor­duk ama hatalara düşüyor, bir türlü onaramayacağımız haltlar karıştırıyorduk. Sonradan ne kadar pişman oluyor; söylediğimiz, hırsla söylediğimiz bir sözden ne kadar utanıyorduk.

Yazı daha hesaplıydı. Hatta yazıyla düşündüklerimizi yeni baştan istediğimiz kadar da düzeltebiliyorduk. O halde demek yazı, konuşmadan daha samimi değildir. Konuşurken elbet daha samimiyiz. Hem öyle, hem öyle değil. Yalan söylemek la­zım geldiği zaman kaleme kâğıda sarılanlar olabilir. Ama ilk yazıyı yazan adamın yalan söylemek için yazdığını sanmıyo­rum. Belki olmayacak hulyalarını söylemiştir. “Ben yalnızken başka türlü düşünüyorum. Sen o söylediklerime aldırma! On­lar da yalan değildi ama tashih edilmemiş şeylerdi. Bak bugün, dün söylediklerimi yeni baştan düşündüm, düzelttim.” (740-1)

Yazı, Stigma’nın, topluluk içinde, yüz yüzeyken bir türlü yalansız veya riyasız, süslenmeden anlatılamayan yaranın en usturuplu, dolayısıyla en içten anlatılabileceği mecradır Sait Faik’te. Ece Ayhan haklıdır, ondan önce Cumhuriyetimizde yazıya böylesine hayati, bu denli etik bir rol yükleyen başka yazar yoktur. Kendisinden sonraki genç yazarlar üzerinde yarattığı olağanüstü etkinin temelinde bu etik tavrın yattığını en güzel hikâyeci Özcan Ergüder anlatmış galiba, nedense Tahir Alangu’nun meşhur derlemesine almadığı nefis anma yazısında:

“Biz o yaşta diğerkâm olmayı düşündük. Samimi olmayı düşündük. Haksızlığa tahammül edemediğimizin farkına vardık. ‘İnsan sevgisi’ diye bir şey olduğunu öğrendik. İlk defa, yalnız anaya, babaya, kardeşe, arkadaşa karşı değil de Mercan Usta’ya, Barba Antimos’a, dondurmacının çırağına, bir kestane satıcısına, bir ayakkabı boyacısına karşı. O elleri cebinde, başında kasket, daima yalnız, çoğu zaman bedbaht, çoğu zaman ‘lüzumsuz’luğuna kani, İstanbul’un sokaklarında gezerken bize hiçbir hocanın hiçbir mektepte öğretemediği şeyleri öğretiyordu. Bizim kanunlarımızı, ahlâk kaidelerimizi o yapıyordu. O, genç dünyalarımızın hükümdarı idi.”[12]

Süha Oğuzertem

Yukarıda yazı hakkında geliştirdiği düşünceler, ayrıca, Sait Faik’in hikâye değil, mektuplar yazdığını şöyle güzel anlatan Tarık Buğra’nın da haklı olabileceğini düşündürdü bana: “O bir dünya teklif edenlerdendi ve bunun kabulünü hayatın kendisi ile bir tutuyordu: Ne eksik, ne fazla, tam o kadar. Kısaca yazmak için yaşıyordu. Yazmak için yaşıyor ve açık mektuplar, harikulade mektuplar yazıyordu. Türkiye’de pek az sevgili, pek az dost onlar kadar güzel mektuplar okuyabilmiştir.” (Alangu, 101) Zaten yıllar sonra edebiyata düşünerek bakmayı deneyen eleştirmen ve edebiyat kuramcılarımızdan Süha Oğuzertem de bu tespiti yineleyecektir:

“Sait Faik açısından düşündüğümüzde, edebiyatının çağrışımsal ve iletişimsel işlevleri diğer işlevlere baskın çıktığından, özellikle mektubun ya da mektup düşüncesinin ona göre edebiyatın asli modelini oluşturuyor olması şaşırtıcı değildir.”

Ama genelde hikâyeyi röportajdan şiire birçok türle melezlediğine de dikkat çeker:

“Sait Faik’in klasik öykü biçimine getirdiği radikal yenilik, edebiyatın salt kurmaca cinsinden son derece dar bir şekilde tanımlanması sonucu edebilik kategorisinden dışlanan türlerdeki edebi potansiyeli geri kazanma çabası olarak görülebilir.”[13]

İşin ilginci, “Bütün hikâyeleri büyük bir romanın parçaları olup son kitabındaki sürrealist hikâyelerinde kendi ifadelerini tamamlamış ve romanını da bitirmiş olarak kabul edilebilir” diyen Fikret Ürgüp’ün de haklı olduğu bir yan var gibime geliyor. (Alangu, 132) Belki bu iki tespiti birleştirip olağandışı ve olağanüstü bir mektup-roman yazarı denebilir Sait Faik’e.

Yine de bütün bunlar daha ayrıntılı temellendirmeler gerektirdiği için ben deminden beri “hikâye” yerine (kelimeye Barthes’ın verdiği anlamda) “metin” demeyi tercih ettim Sait Faik’in yazdıklarına. Hem bakarsınız, bu nötr adlandırma, muhtemelen gözden kaçtığı için röportajlarının derlendiği son kitaba alınmamış olan “İnsanlığın Haline Doğru” başta olmak üzere o nefis röportaj metinlerini, hikâyeleri yanında tali görme yönündeki yaygın eğilimi de sorgulamamızı kolaylaştırır ve yayınevini yıllardır basmadığı röportajlarını artık basmaya ikna eder belki.

 

NOTLAR:

[1] Sait Faik Abasıyanık, “Hececiler Yok!”, Bütün Eserleri, YKY (Delta), 2008, s. 1447-1450. Bundan böyle Sait Faik’ten yapılan bütün alıntılarda, metin içinde bu baskının sayfa numaraları belirtilecektir.

[2] Hakkı Süha Gezgin, “İnkâr Basamak Değildir,” Kurun, 26 Mart 1936.

[3] “Kitaplar, bir zaman bana, insanları sevmek lazım geldiğini, insanları sevince tabiatın, tabiatı sevince dünyanın sevileceğini oradan yaşama sevinci duyulacağını öğretmiştiler. Hayır, şimdi insanları kitapların öğrettiği şekilde sevmiyorum. Kitaplar dediğime bakıp da büyük ilmi kitaplar, yahut da dört meşhur kitaptan birisini okuyup iman ettiğim sanılmasın. Şiirler, romanlar, hikâyeler, masallar bana bu ilmi tahsil ettirmişlerdi.” (“Karanfiller ve Domates Suyu”, Mahalle Kahvesi içinde, s. 424).

[4] Sait Faik’in devlet karşısında bilinçli olarak takındığı mesafeli tavrı bir başka yazıda daha ayrıntılı ele aldığım için burada ayrıntısına girmiyorum. Bkz. Tuncay Birkan, “Kitapsız Kalmış metinler – Sait Faik / Sait Faik, Popüler Dergiler ve Geçim Sıkıntısı”, K24, 14 Ocak 2016.

[5] Tahir Alangu, Cumhuriyetten Sonra Hikâye ve Roman 1930-1940, Cilt 2, İstanbul Matbaası, 1965, s. 110.

[6] Ece Ayhan, “Harita’da Bir Burgaz Adası”, Özgür Gündem, 31 Ağustos 1992. Bu yazıya şu elektronik yayından ulaşılmıştır: Ece Ayhan, Kürt Çiçekleri: Özgür Gündem’den Yazılar, haz. Uğur Yanıkel, Pasaj, 2016.

[7] Bu metin, Nilüfer Belediyesi Kütüphane Müdürlüğü tarafından 9-10 Aralık 2022 tarihlerinde gerçekleştirilen “İyi ve Güzel Başka Bir Dünya Sait Faik Sempozyumu”nda bildiri olarak sunulmuştur.

[8] Ahmet Hamdi Tanpınar, Günlüklerin Işığında Tanpınar’la Başbaşa, haz. İ. Enginün, Z. Kerman, Dergâh, 2008, s. 321-2.

[9] Bkz. Tahir Alangu, Sait Faik İçin, Yeditepe, 1956, s. 133. Bundan sonra bu kitaptan yapılan alıntılar metin içinde (Alangu, sayfa numarası) şeklinde verilecek.

[10] Ahmet Hamdi Tanpınar, “Türk Edebiyatında Cereyanlar”, Edebiyat Üzerine Makaleler içinde, haz. Z. Kerman, Dergâh, 1995, s. 123.

[11] Sait Faik’in ancak yakın çevresindekileri sevebilenleri ciddi bir mesele olarak gördüğü, birkaç yerde daha benzer tanımlar yapmasından da anlaşılabilir: “Nahiye sakinleri ise yalnız karılarını sever insanlar oldukla­rından evlerine kapanıyor; insana, yarınki dalaverelerini pen­cere kenarlarında cigara içerek düşünüyorlar gibi geliyor” (“Tüneldeki Çocuk”, 1202). “Hepimiz eksiğiz: Bakkal dükkânı açmak hülyamızdır; aç­tık mı tamam! Hülyamız roman yazmaktır; yazdık mı tamam! Mebus olmaktır; olduk mu bitti! Biz birer egoistiz. Mustafa Ke­mal’in yanında küçüksek gayelerimiz olmadığı içindir. Yalnız kendimizi, çocuğumuzu, yahut komşumuzu düşünebildiğimiz içindir.” (“Atatürk-İnkılap Müzesi’nde”, 1256)

[12] Özcan Ergüder, “Sait Faik”, Varlık, No. 408, Temmuz 1954.

[13] Süha Oğuzertem, “Sait Faik’in Ütopyacı Poetikası ve Türkçe kurmacanın Lirik Dönüşümü”, Eleştirirken, haz. Yalçın Armağan, İletişim, 2018, s. 27-8.

Yazarın Tüm Yazıları
  • sait faik
  • sait faik abasıyanık

Önceki Yazı

ELEŞTİRİ

“Beyefendi, ben iyi yazıdan çakarım”

“Hikâyeci Memduh Şevket hiçbir şeye hayret etmez. Hayat hakkında ‘illüzyonları’ yoktur. Sevdiği deyişlerden biri “bir kere sürçtü diye atın başı kesilmez”dir. Peki ya ikinci kere? Hadi bilemedin üçüncü kere? Diye merak eder onun hikâyelerinin tiryakisi olan okur.”

FATİH ÖZGÜVEN

Sonraki Yazı

TARTIŞMA

Çağdaş Molla Kasımlar

“Bir romanın satır aralarını değiştirdiğinizde, romanın olay örgüsünü, dolayısıyla romanı bozmamış olduğunuzu düşünebilirsiniz. Ama öyle değil. Her yazılı edebi eserin satır aralarında anlatılanlar da çok önemlidir. Romanın olay örgüsünden azade olarak, hatta yazarından azade olarak çok şeye, zamanına, toplumuna ışık tutar.”

ÇİĞDEM ERKAL
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist