• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

“Beyefendi, ben iyi yazıdan çakarım”

“Hikâyeci Memduh Şevket hiçbir şeye hayret etmez. Hayat hakkında ‘illüzyonları’ yoktur. Sevdiği deyişlerden biri “bir kere sürçtü diye atın başı kesilmez”dir. Peki ya ikinci kere? Hadi bilemedin üçüncü kere? Diye merak eder onun hikâyelerinin tiryakisi olan okur.”

Memduh Şevket Esendal

FATİH ÖZGÜVEN

@e-posta

ELEŞTİRİ

6 Nisan 2023

PAYLAŞ

Konu şu; Orhan Veli, kısacık ömründe, hikâyelerini çoğu kez isminin başharfleri ya da takma isimle imzalayan Memduh Şevket Esendal’a çatacak olmuş:

“Hikâyelerini kendi adıyla neşretmeyi galiba küçüklük sayıyor. Bu da yüksek siyasi mevkiler elde etmiş olmasından ileri geliyor.”

Esendal cevap veriyor:

“Yazılarımın altına imzamı koymuyorsam, onların imza koyacak kadar değerli olduğunu kabul etmememden ileri geliyor. Ama şurası şayanı dikkattir. Beyefendi, ben iyi yazıdan çakarım.”

Esendal, bu vesileyle Orhan Veli’ye –ve belki dolayısıyla kendisinden sonraki kuşağa da– ‘çakmış’ olabilir. Ama başka bir yerde de onu haklı çıkaracaktır:

“Aslında ben politikada eskittiğim adımı, çok sevdiğim sanatta kullanmak istemiyorum.”

Esendal’ın ittihatçılıktan Rusların istediği gibi ‘avamdan yetişmiş diplomatlığa’ kadar uzanan hayatı filmi yapılacak kadar maceralı:

“Politika yaptığım sırada ve hariciye memuru iken hayatı tehlikeye koyacak vaziyetleri ve güçlükleri ve tehlikeleri de kabul ettim. Bu yolda çoluk çocuğu bir yana bırakarak iş için çalıştığım günler de çok oldu.”

Ama… ona bakarsanız aslında hikâye aşkı için yaşıyordur, “milletin hikâyecisi’dir, çünkü ‘yaşama umudu, neşe vermeli’dir insanlara okudukları”. Mamafih, kendisini google’layıp da bakana yönelttiği tedirgin, gülümseme ‘gayreti’nin gizleyemediği delici bakışlarını gördüğünüzde bunların, çeşitli bakımlardan yazarlıkta akraba olduğu güleç Hüseyin Rahmi portrelerine ya da laf açılmışken, her daim hayretten ağzı açık gibi duran Orhan Veli fotoğraflarına benzemediğini fark edeceksinizdir.

Hikâyeci Memduh Şevket hiçbir şeye hayret etmez. Hayat hakkında ‘illüzyonları’ yoktur. Sevdiği deyişlerden biri “bir kere sürçtü diye atın başı kesilmez”dir. Peki ya ikinci kere? Hadi bilemedin üçüncü kere? Diye merak eder onun hikâyelerinin tiryakisi olan okur. Kaldı ki, yazmayı pek sevdiği, yer yer kara mizaha doğru tırmandırdığı ama rehavetli bir ruh hali içinde yazılmış gibi de duran mahalle hikâyelerinden (“Otlakçı”, “Pazarlık”, “Ev Ona Yakıştı” vb.) “Deli”deki hiç masum olmayan mahalle tablosunda mahallenin delisi, bir adamın kafasını düpedüz gövdesinden de ayırır, üstelik yanlış adamın. Hikâyeyi anlatandır asıl hedef.

Esendal hikâyelerinde at tek sürçmeyle kalmaz. Ayağı sık sürçen atlara, budalalara tahammülü yok gibidir Esendal’ın. Ona atfedilen, kendi tabiriyle, ‘Dr. Çehof’ hikâyeciliği çeşnisi, doğrusunu isterseniz dönemin modası ekspresyonizmden Flannery O’Connor’un Güneyli Gotiği’ne varan daha karanlık bir hat üzerinde seyreder:

“Bir aralık karşımdaki cigarasını içen Emin Efendi’nin soluk çehresi, kemiklerinin üstüne yapışmış pörsükçe derisi, mintanının yakasından çıkan uzun boynu, yutkundukça aşağı yukarı inen gırtlağı bana onun ölü çehresini düşündürdü. Onu tabutunun içinde gördüm.” (“Bir Eğlenti”)

Fakat hikâye yazmanın ‘entertainment’ değerine de duyduğu inançtan olsa gerek, Esendal ‘tenin altındaki kafatasını görme’ yeteneğini pek de öne çıkarmaz, sinsi ara tonları her zaman ustaca perdeler. Hayata ve çevresine (son hesaplaşmada Osmanlıya tercih ettiği anlaşılan Cumhuriyet düzenine, evliliğe, kötü anne babalığa, toprağa, kente, Doğu’ya Batı’ya vb.) sonuç itibariyle bir cerrah gibi değil teşhis koyan bir doktor gibi bakar. Bir parça da alayla. Avrupa adlı hikâyesinde bitmez tükenmez Doğu- Batı sorunumuz bir kere daha konu edildiğinde Avrupa görmüş Münir Bey dayanamayıp patlar:

“Ben de sizin bu Şark ve Garp’ınızı anlamıyorum. Ne sanki? Ortada Sedd-i Çin mi var?”               

Okuru daha hikâyenin açılışından hikâyenin erkek karakterinin derin gafletiyle sayfaya mıhlayan “Saide” en iyi hikâyelerinden biridir:

“İlk , ikinci, üçüncü derece tahsillerini Konya’da, yüksek tahsilini İstanbul’da Hukuk Mektebi’nde bitirmiş, ufak bir memur olup adliyeye girmiş, biraz da ilerlemişken eline geçen bir fırsatta yaşının geçkince olmasına bakmayarak hükümet hesabına Avrupa’da tamamlayan Şinasi Halil Bey, memlekete döndükten ve kendine İstanbul’da büyükçe bir hizmet de bulup yerleştikten sonra bütün ağırbaşlı insanlar gibi düşünerek evlenmeye karar verdi. Kafasında aile hukukuna, kadınların terbiye ve idaresine, çocukların yetiştirilmelerine dair neredense toplanmış kalmış bir yığın malumat, bir yığın hikmet bulunduğunu anladı ve daha adı belli olmayan karısına karşı derin bir sevgi duymaya ve ona ölünceye kadar sadık kalmaya yemin etmeye hazırlandı.”

Bir salaklıklar silsilesi ancak bu kadar serinkanlı anlatılabilir.

Esendal’ın erkekleri çoğu kez ‘karı’ lafını ağızlarından düşürmeseler de –ya da bu sebeple– onun kadın karakterleri hayatta ve romantik ilişkilerde daha olgun, daha analitiktirler. Saide, kocasının bütün budalalıklarına serinkanlılıkla hatta horgörüyle uzaktan bakar ve bunu açıkça kelimelere de döker; ama sonuçta horgörüsünü ilişkilerini sona erdirmekte değil, çürümüş bir meyvenin çürük taraflarını atarcasına kocasını ‘tamir edip’ evliliğini devam ettirmekte kullanır.

Bu hikâyenin tam tersi olan “Şimdilik Dursun”da ise “Birkaç sene Almanya’da tahsilde bulunduktan sonra felsefe doktoru olup memlekete dönen ve haliyle tavrıyla iyi kötü bir mevki de temin edip muallimliğe başlayan” İbrahim Asım Bey’le evlenmeye, hatta güzellikle olmayacaksa kendi evlenme teklif etmeye karar veren İsmet Hanım, onun evlilik ve kadınlar hakkında savurduğu yüksek prensiplerden bıkar, zaman içinde kendine çalışan bir kadın kimliği edinir, bunun da tadını çıkarır. Bir gün sokakta karşılaştığı Asım Bey onu şimdi prensiplerine uygun, modern bir zevce adayı olarak görüp evlenme teklif edince de İsmet Hanım: “… düşündü, bağlanıp bağlanmamakta tereddüt etti ve sonra ‘Bakalım,’ diye cevap verdi. ‘şimdiki halde vaktimiz var, yine görüşürüz.”

Kadınlar hakkında erkek bir yazar tarafından yazılmış en içgörülü hikâyelerden biri de Esendal’ın “Bir Akşamüstü”südür.

“İki kadın, ikisi de otuzar yaşlarında, ikisi de evli, ıslak, boş bir sokağın uzunluğuna bakan bir pencerenin önünde oturmuş düşünüyor, konuşuyorlar. (…) İkisi de okumuş, yabancı diller bilir kadınlar. Kocaları bu kadınları hiç sevmemiş mi, yoksa sevmiş de sonradan bıkmış mı bilmiyorlar. Bildiklerinin hepsini de söylemiyorlar.”

Dönemin hikâyeleri arasında, bir erkek yazarın kaleminden çıkma, kadınların ağzından evliliğin, gönül maceralarının masaya yatırıldığı başka bir hikâye bilmiyorum.

Bu Esendal’ı feminist yapar mı? “Feminist” adlı şakacı hikâyesinde “feminist” kelimesinin gerçekten ne anlama geldiğini merak eden ve ısrarla sağa sola sordukça kimsenin gerçekten bilmediğini gören Sami Bey’in sonunda adı feministe çıkar, kadınlar onu ‘müsamerelerinde konferans vermeye’ çağırırlar. Muhakkak ki Esendal’ın kendisinin kaçınacağı bir kader.

Onun her olaydan bir bilgelik devşirmeye, nasihat vermeye meraklı olmadığını Cahit Sıtkı Tarancı “onda bilgiç bir hikâyeci edası yoktur” diyerek tesbit eder. “O anlatılacak şeyi sigara içer gibi şaşılacak bir tabiilikle, tatlı tatlı” anlatan bir hikâyecidir. Gerçi Türkçesinin sadeliği ve kendisinin de itiraf ettiği gibi hikâye yazmaktan duyduğu iptila derecesinde zevk yüzünden üzerine yapışan bu ‘tatlı’lık meselesine şerh koyacak olan da herkesten önce Esendal’dır.

“Bu ufak şehrin sessizliği ve işsizliği içinde hiçbir şey olan bir adamın içinin boşluğunu yazabilsem çok sevinirim. Çehof bunlardan yüzlerce yazmış. Benim tiplerim Çehof’un yazdıklarına bakarak çok tuzludur. Ben onun gibi renkleri silmeyi beceremiyorum. Neyse geçelim.” (Oğluma Mektuplar’dan)

Doğru, Esendal renkleri silmenin değil, renklerin aralarındaki kontrastları –gizlice– abartmanın ustasıdır. Anlattığı köylüler, kentliler, erkekler, kadınlar, gülünçler, gülenler, hayatı makaraya alanlar, acınasılar, acıklılar, acı çekenler hepsi bundan payını alırlar. Bu  kimi zaman komik, kimi zaman ‘tuzlu’, kimi zaman vahşi kontrast her zaman öne çıkmasa da hikâyenin arka fonunda durur. Onun sildiği budur belki de, gerçek niyeti; mütevazı ve tatlı bulunmasının sebebi de bu olabilir. Öte yandan ondaki tat, ‘tuzlu’ olmakla birlikte ne acıdır, ne de keskin, ne de dramatik, hele melodramatik hiç. Bu anlamda gerçekçidir, onun hikâyelerinde su akar çoğu kere, zalim, karanlık, grotesk biçimlerde yolunu bulur; kırsal aniden sürrealist bir manzaraya dönüşür (“Çölde”), diğerkâmlık sırıtkan bir maske olup çıkar (“Haşmet Gülkokan”). Toprağında bağ yeri açarak “eski köye yeni âdet sokmaya çalışan” Dulkarıoğlu Halit’i engellemek isteyen Dursun Hacı, adını taşıyan hikâyenin sonunda şöyle ya da böyle kalıbı dinlendirir, ayrıca “bağ da yeşerdi üzümünü alıyorlar”dır. Anlatıcının yarım ağızla, biraz da üşenerek, geveze bir tanışı atlatmaya çalışarak varmak istediği arzu nesnesi Sahan Külbastısı’nı yemek meğerse hikâyenin başlangıcından biraz evvel mümkünmüştür. Şimdi  ama 'Sağ yağlı pırasa varmış. Verdiler yedik.’                

Oysa arzu ciddiye alınmalıdır. Ama çok da değil. Esendal hikâyesini ‘mutedil’ gösteren bu olabilir. Esendal’da insanın isteklerine de budalalığına da bundan doğan yırtıcılığa da gem vurulamaz. Bu sanki tabiatın –ve insan tabiatının– gereğidir. İş o ki birden fazla ‘sürçmemeli’dir. Bazen sağyağlı pırasayla yetinmelidir. Şiddet şiddeti doğurur, bu kuşkusuzdur. Kısalığı ve vuruculuğu ile Türkçe hikâyenin en mükemmel örneklerinden biri olan Karga Yavrusu derin bir ironiyle bunu söyler. Bu bir buçuk sayfalık hikâyeyi daha da kısaltırsak:

Oğlan arkadaşına verdiği uçurtma karşılığında bir karga yavrusu almış besliyor. Anası ve büyükanası ‘besleme şunu’ diyorlar. Oğlan ambara saklayıp besliyor. Babaya söylüyorlar, aldırmıyor. Israr edilince, kızgınlığına denk gelmiş olacak ki çocuğu dut ağacına bağlayıp dövüyor. O kadar dövüyor ki, oğlanı öldü sanıp bırakıp gidiyor. Ana ve büyükana feryat figan kendine getirmeye çalışıyorlar, olmuyor, belediye hekimini çağırıyorlar. Hekim çocuğu ayıltıyor. Ayrılırken “yalnız bu işi hükümete bildirmem lazım” diyor. Babaya haber salıyorlar. “Kanı soğumuş, yelkenleri suya inmiş. Anlattılar, korktu.” Rica minnet doktor vazgeçiriliyor. Oğlan da “iki karga yavrusu birden beslemeye başlıyor”.  

‘Sade bir Türkçe’ ve ‘halk diliyle’ yazanlar kervanında,   Hüseyin Rahmi’nin şenlikli mahalle kavgalarından, Ömer Seyfettin’in gözü yaşlı sadomazoşizminden bambaşka bir çeşni:  Esendal’ın birbirine ‘elmasım’, ‘şekerim’ diyen sohbet-muhabbet erbabı erkekleri, bir yaltakçıdan kaçarken daha fenasına tutulan küçük bürokratları, bazen mekanik bir tekrar senaryosuna sığıştırılan komik taşralıları, gizlemediği tuluat tadı, bütün bunlar dönemin Esendal’dan başka hikâyecilerinde pek rastlanmayan bir şeyi, hoş şohbet bir halk hikâyeciliğinin gerisindeki tekinsizliği dile getirmeye yarıyorlar.        

 

NOT:

Memduh Şevket Esendal’ın hikâye ve romanları, telif hakkının da sona ermesiyle pek çok yayınevi gibi İletişim, Can ve YKY tarafından da yayımlanmaya başladı. Yazıyı yazarken, üç yayınevinin baskılarından, Esendal hakkında söylenenler konusunda da Behçet Çelik’in İletişim baskısı Otlakçı’daki önsözünden yararlandım.

Yazarın Tüm Yazıları
  • Memduh Şevket Esendal
  • orhan veli kanık
  • Otlakçı

Önceki Yazı

ELEŞTİRİ

Javier Cercas’ın meşum perileri

“İspanyol edebiyatında iç savaş ve Franco rejimine dair anlatıların artık bıkkınlık yaratacak bir niceliğe ulaşmış olduğu söylense de, yüzleşme, arınma ve hesaplaşma gayretinden ayrı düşünülemez edebiyat. Bana kalırsa Cercas’ı farklı kılan nedenlerden birisi demokrasiye geçiş sonrasında Cumhuriyetçilerin pek hoşlanmadıkları tatsız alanlara bakabilme cesareti.”

ÖMER F. OYAL

Sonraki Yazı

ELEŞTİRİ

Sait Faik’te “riyasız sevme”nin mecrası olarak yazı

“Bunca kötülük, alçaklık, samimiyetsizlik, sahtelik ve menfaatperestliğin (Sait Faik bütün bunları genelde 'riya' başlığı altında toparlar) hüküm sürdüğü bir toplumda, yani aslında bütün toplumlarda, doğal eğilimlerimizi takip ederek insanları sevebilmek, 'dünyayı ve şehri riyasız kucaklamak' nasıl olur da mümkün olabilir, olursa ne ölçüde, hangi anlarda?”

TUNCAY BİRKAN
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist