Polat Özlüoğlu ile Kalbin Durduğu Bütün Zamanlar'a dair:
“Kötülük çok yakınımızda!”
“Edebiyatın susturulan, üstü örtülmeye çalışılan, gizlenen, dillendirilmeyen, ötekileştirilen olaylara ve insanlara dair bir çığlık mecrası olduğunu düşünüyorum.”
Polat Özlüoğlu
Ödüllü öykü kitaplarıyla tanıdığımız Polat Özlüoğlu ilk romanını okurla buluşturdu. 12 Eylül 1980 darbesinde tutuklanıp işkence gören Meşhur Kara’nın yaşamına odaklanan Kalbin Durduğu Bütün Zamanlar, o karanlık dönemin 45. yıldönümünde İthaki Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı. Roman, yazarı için bir “vicdani borç” niteliğinde:
“Dert edindiğim bir zaman dilimini masaya yatırıp onun bireyler, toplum ve hayat üzerindeki etkisi ve zararlarını kaleme aldım. Herkesin o döneme dair bir hissiyatı mevcuttur; benim yazar olarak bakışımı insanlar okusun istedim.”
Beş öykü kitabından sonra ilk roman geldi. Kalbin Durduğu Bütün Zamanlar, 12 Eylül 1980 darbesinin 45. yıldönümünde, 12 Eylül’de okurla buluştu. Öncelikle yazım sürecini sormak istiyorum. Nasıl doğdu bu eser; sizi yazmaya iten ilk kıvılcım neydi ve kitap ne kadar sürede tamamlandı?
Kalbin Durduğu Bütün Zamanlar
İthaki Yayınları
12 Eylül 2025
384 s.
Aklımda geçmişte kapanmayan bir yarası olan, zamana direnen, zorluklara boyun eğmemiş, güçlü ve hayattan, kalabalıklardan kendini soyutlamış bir kadın karakter mevcuttu. Adını ‘Meşhur’ koymuştum ve 1980 darbesindeki karanlığa ve kötülüğe maruz kaldığını biliyordum. Bir gün sokakta peruk dükkânının önünden geçerken hikâyenin mekânını bulduğumu anladım ve sonrasında 24 haftada tamamını yazdım. İlk versiyonu 150 sayfa kadardı. Yıllar içinde demlenip dinlenerek ve yeniden, yeniden yazılarak kitaptaki haline kavuştu. 12 Eylül darbesine dair bir şeyler yazmak istiyordum ve bunu öyküyle değil, daha uzun, daha yoğun ve geniş bir zamanda hikâye edebilmenin yollarını arıyordum. Bu kadar dallanıp budaklanıp uzayacağını, unutma ve hatırlama üzerine bir hafıza kaydı oluşturacağını ben de bilmiyordum.
Polat Özlüoğlu’nun yazı evreninde bu kitabın nasıl bir yeri var? Öyküden romana geçiş süreci sizin için nasıl bir deneyim oldu?
Öykü evreni bildiğim, rahat olduğum bir mecraydı ama roman bilinmeyen sularda yüzmek gibi geldi başlarda. Ancak kulaç attıkça, ilerledikçe, derinlere yüzdükçe tedirginlik, soru işaretleri ve bilinmezlik hissiyatı uzaklaşmaya başladı. Yazar olarak türler arasındaki geçirgenliği, benzerliği ve ayrışmayı seviyorum. Roman aslında o kadar uzak değilmiş; sadık ve sıkı bir roman okuru olmanın faydalarını yakaladım kurguyu ve dil yapısını kurarken. Yazmanın heyecanı ve ritmi beni yakaladı. Bir de elimde politik bir geçmişi olan, kötülüğe direnen, devrime inanan ve onca eziyete rağmen ayakta kalan bir kadın karakter vardı. Sessizliğe ve yalnızlığa sığınmış bir kadının yeniden hayata karışma ve umut kazanma hikâyesini kısacık bir öyküye sığdıramadım açıkçası.
Edebiyat: Bir çığlık mecrası
Ülkenin karanlık bir döneminde, 12 Eylül 1980 darbesinde tutuklanıp işkence gören bir öğrencinin, Meşhur Kara’nın yaşadıklarını okuyoruz romanda. Siz 1974 doğumlusunuz, o dönemde henüz çocuktunuz. Bu konu nasıl “meseleniz” haline geldi? Yakın çevrenizde devrimci mücadele içinde yer almış, hikâyesiyle sizi etkileyen mağdurlar ya da “kaybı” olanlar var mı?
Çevremde tanıdığım herhangi bir mağdur ya da kaybı olan yoktu. Çocukluğun tekinsiz ve umarsız evreninde etrafımızda kötü bir şeylerin olduğunu duyup görüyorduk ama idrak edemiyorduk. Bazı şeyleri hatırlıyorum; fısıltıları, kapı arkası konuşmaları, gazetelerin saklanmasını, duvarlardaki kırmızı boyaları ama çok puslu bir zamandı. Direkt olarak olmasa da, dolaylı olarak hayatımızı derinden ve çok kötü bir şekilde etkiledi darbe. Karanlığı, acısı, yarası, kayıpları, yası, kötülüğü ve yasakları, arkasından gelen bütün nesilleri günümüze kadar etkiledi. Bir nesli kazıdılar ülke tarihinden. İşçileri, öğrencileri, sendikaları, direnişi, mücadeleyi yok ettiler sistemli ve acımasız bir şekilde. Açıkçası o mağduriyeti hepimiz yaşadık. Toplumsal kırılma noktalarını ve travma hallerini kaleme alan bir yazar olarak o döneme dair bir şeyler yazmak istiyordum. Benim için adeta bir vicdani borç, hesaplaşma ve kötülükle yüzleşme alanıydı bu roman. Edebiyatın susturulan, üstü örtülmeye çalışılan, gizlenen, dillendirilmeyen, ötekileştirilen olaylara ve insanlara dair bir çığlık mecrası olduğunu düşünüyorum. Dert edindiğim bir zaman dilimini masaya yatırıp onun bireyler, toplum ve hayat üzerindeki etkisini ve zararlarını kaleme aldım. Herkesin o döneme dair bir hissiyatı mevcuttur; benim yazar olarak bakışımı insanlar okusun istedim.
Eylül Karanlığından,
Alime Yalçın Mitap
Fotoğraf: Tarihsel Adalet için Bellek Müzesi https://bellekmuzesi.org/
“Hatırlamak bazen bir lanet, bazen bir nimet”
Mehmet Bilal Dede’nin yakın tarihli romanı Unutmadan da sizin kitabınızla “ruh akrabası” bir eser; ‘80 darbesi dönemine yaslanan bir hikâyeyi, “çalınmış gençlikleri” konu alıyor o da. Kendisi “Unutmamak yük taşımaktır bir yandan, ki bu ağırlık herkese göre değildir” demişti yaptığımız röportajda. Sizse eserinizi “unutmamak, hatırlamak, hayata tutunmak, yeniden başlamak üzerine bir roman” olarak tanımlıyorsunuz. Hatırlamanın sizdeki karşılığı yeniden başlamak için iyileştirici bir yol mu?
Unutmadan son yıllarda okuduğum en incelikli ve derin romanlardan biriydi bu mesele üzerine yazılmış. Hafıza ortak bir dert her iki romanda da. Meşhur karakteri o karanlığın, kötülüğün ve acının ortasında adeta alev almış, tutuşmuş ve kıvılcımları ta içinde, ruhunda, bedeninde hissetmiş bir karakter. Onun hafızası unutmamak, hatırlamak üzerine inşa edilmiş; bedeninde ve ruhunda taşıdığı yaralar ve izler zaten onu böyle kodlamış. İstese de bu kötü hatıralardan kurtulamıyor, kendini azat edemiyor. Bu şekilde hayatta kalmayı becermiş, buna alışmış ve böyle tutunmuş dünyaya. Aslında tutunduğunu söylemek ne kadar doğru, onu da bilmiyorum. Karanlıklar, gölgeler ve hayaletler peşini bırakmıyor, lakin Meşhur onlarla yaşamayı öğrenmiş, hayatla böyle mücadele ediyor. Elinden bu geliyor. Hatırlamak bazen bir lanet, bazen bir nimet olabilir. Her çarpıntıda, her kalp durduğunda o karanlıklardan dönmesini sağlayan şeylerin başında hafızası geliyor. Duygusal ve bilişsel hafızanın yanında etin ya da bedenin hafızası dediğimiz şeyi de hesaba katmak gerekiyor roman boyunca. Bazen hatırlamadığı şeyleri gövdesi anımsıyor. Bu hatırlama kavramının başka bir temsili.
Meşhur Kara zıtlıklar barındıran bir karakter; adının aksine, hayatı yalnızlık ve görünmezlik üzerine kurulu. Sıradan bir insan ama bir yandan da tarihsel belleğin taşıyıcısı konumunda. Bu ironinin onun hikâyesini anlatmada nasıl bir işlevi oldu?
Zıtlıklar, çatışmalar hikâyeleri daha gerçekçi ve güçlü bir zemine oturtur. Özellikle Meşhur gibi bir kadın, içindeki karanlığı, aldığı bedensel ve ruhsal yaraları, peşindeki hayaletleri yalnızlığıyla, görünmezliğiyle, hayattan koparak yenmeye çalışıyor. Bir bellek taşıyıcısı olduğu doğru. Resmî tarihin bize dayattığı belleğin tersine, o kişisel belleğiyle hayata karışıyor. Bir yandan da çevirmen kimliğiyle dünya üzerinde devrimci mücadele içinde yer almış, işkence görmüş, kayıplara karışmış, kötülüklere maruz kalmış tüm insanlara dair bir işkence külliyatı oluşturuyor. Meşhur’un sıradan, sokaktaki insan olma halinin o karanlığa girdikten sonra geçersiz olduğunu düşünüyorum. Çünkü öyle sistematik bir kötülüğe, insanlık dışı muameleye maruz kalan bir insan asla eski olduğu kişiye bir daha dönemez. Kötülüğün izlerini belleğinde ve etinde taşıyor. Yalnızlığa sığınmasının, toplumdan uzaklaşmasının, insanlardan kaçmasının sebebi artık sokaktaki o sıradan insan olamaması hali. 1980 darbesinde yaşadıkları değil, sonrasında maruz kaldığı iktidar tarafından fişlenme, ayrıştırılma ve hayattan koparılma hali pek çok zıtlığı beraberinde getiriyor.
Alime Yalçın Mitap
Fotoğraf: Tarihsel Adalet için Bellek Müzesi https://bellekmuzesi.org/
“Onun kıyafetine bürünmek çok zorlu ve sancılıydı”
Biz okur olarak romanın sayfalarında ilerlerken kötülüklerin, travmatik olayların “seyircisi” konumundayız. Siz ise yazım sürecinde Meşhur’un gözlerinden baktınız, –en azından bir süreliğine– siz de bir “işkence mağduru”ydunuz. Nasıldı ‘Meşhur’ olmak; onun acılarını, yalnızlığını, çaresizliğini, umudunu/umutsuzluğunu taşımak?
Meşhur olmak değil ama en azından onun kıyafetine bürünmek hali yazarken ister istemez çok zorlu ve sancılı bir durumdu benim için. Onun gözünden sokağa bakmak, kalabalıklara onun yanında karışmaya çalışmak, onunla birlikte o hücrenin içine hapsolmak, yalnızlığı ve kâbusları onunla kucaklamak hayal etmesi bile çok zorlu bir süreçti. Karakterle empati kurmanın önemine inanıyorum; o karaktere bürünmeyi, hatta bazen o sınırları ihlal edip o olma halini deneyimlemek önemli yazar için. Ancak bu romanın karanlık ve kötücül atmosferi, bazı sahnelerin anlatması ve yaşaması zorlu hali hayal gücünün ötesini çağırdı. Meşhur’un bir kadın olarak yaşadığı bedensel acıların ağırlığı yerine onun duygusal ve ruhsal durumunu ön plana çıkarmaya çalıştım. Çaresizliğini, umutsuzluğunu, kayıplarını, yasını layıkıyla hayal etmek ve o çıkmazların, korkuların peşine düşmek romanın gerçeklikle kurduğu ilişkiyi sağlam zemine oturtmama yardımcı oldu. Acılar paylaşıldıkça iyileşir diye düşünenlerdenim. Meşhur’un acısını yazar olarak paylaşırken okurun da bu acıya ortak olacağını, onun elinden tutacağını ve onunla ayağa kalkacağını hissettim.
“Zalimlik ve zorbalık uzakta değil, kapımızın önünde”
Kitap içinde kitaplar okuyoruz. Meşhur karakterinin çevirmen olarak Türkçeye kazandırdığı, “İşkence Külliyatı”nda yer alan metinlerin hepsi farklı türde işkenceler üzerine kaleme alınmış eserler. Merak ediyorum; bir yazar açısından en büyük “işkence” nedir?
Yazdığı metnin içinde sıkışıp kalmak, çıkışı bulamamak diyebilirim. Ya da tıkanmak, üretememek. Her iki durum da bana oldukça uzak. Yazmayı, metnin içinde oyalanmayı, yeni yollar aramayı seven bir yazarlık anlayışına sahibim. Açıkçası bu yüzden yazı söz konusu olunca işkence değil, derin bir haz hissediyorum.
Alime Yalçın Mitap
“İşkence Külliyatı”ndaki eserlerden birini yorumlayan kişi, “Bazı yerlerinde kitabı bırakıp balkona, sokağa çıkmak zorunda kaldım. Evin içinde duramadım” diyor. Siz, Kalbin Durduğu Bütün Zamanlar bittiğinde okurda nasıl bir duygu kalsın istersiniz?
Kötülüğün ve karanlığın çok yakınımızda olduğunu, zalimliğin ve zorbalığın uzakta değil, kapımızın önünde beklediğini, hatta bazen içimizde olduğunu hatırlasınlar, bu duyguyla Meşhur’a veda etsinler isterdim. Ama her okurda bambaşka duygular yaratacağını, farklı tepkilere yol açacağını biliyorum. O yüzden Meşhur okura emanet.
“Onun kıyafetine bürünmek çok zorlu ve sancılıydı”
Roman çok katmanlı bir yapıya sahip; geri dönüşler ve paralel anlatımlarla, zaman sıçramalarıyla ilerliyor, Meşhur’un yaşadıklarıyla failin sesi yan yana geliyor. Bu paralel kurgu fikri nasıl doğdu, yazarken en çok ne zorladı?
Açıkçası en baştan romanı tek bir sesle anlatamayacağımı biliyordum. Başlarken üçüncü tekil şahısla ilerleme fikri baskındı ama hikâye ilerledikçe başka seslere, başka bakışlara ihtiyaç duydum. Böylece metinde tekdüze anlatımı kırıp katmanlı bir yapıya olanak sağlandı. Metnin içinde duygu halinin değişkenliği ve devamlılık hali önemliydi. Bunu korumaya çalıştım. Bağlantı noktalarını ilmek ilmek ördüm. Mağdurun sesi ve failinin sesinin yan yana olma hali ise en zorlu süreçti. Romanın bu durumu kaldırabileceğini, hikâyeyi daha zorlu ama daha iz bırakan bir okuma deneyimine taşıyacağını düşündüm.
Bazı bölümler işkencecinin ağzından yazılmış. Hayatı boyunca yaşadıklarını göz önünde bulundurunca, onun da aslında bir “sistem mağduru” olduğunu söylemek mümkün mü?
Bunu söylemek istemem, vicdanım el vermez. Her şeye rağmen bir seçim hakkı olduğunu, iradeye sahip olduğunu düşünüyorum. Bir seçim yapıp arkasında duruyor ve bunu sistematik olarak sürdürüyor. Romanın meselelerinden biri de o duruşun kolaycılığına sığınmak değil mi? Failin mağduriyetine inanmıyorum kesinlikle.
“Tarih iktidar tarafından yazılır, edebiyat alternatif bellek sunar”
“Devletin sormadığı, yargılamadığı, üstüne ödüllendirdiği, emekli ettiği, rahat ettirdiği adamların cezasını o mu kesecekti? Ellerini kollarını sallaya sallaya yanından geçen katillere, işkencecilere o mu kafa tutacaktı?” Meşhur yapamıyor bunu belki ama romanınız kafa tutmanın bir yolu aslında. Sizinle daha önce Günlerden Kırmızı için röportaj yapmıştık; o kitabınızda da toplumsal olayların kırılma noktalarına dair öykülere yer vermiştiniz. Edebiyatın toplumsal adalet arayışındaki rolü hakkında neler söylemek istersiniz?
Alime Yalçın Mitap
Edebiyatın toplumsal adalet arayışında böyle bir misyonu ya da rolü olduğunu söylemek istemiyorum ama bir araç olduğunu düşünüyorum. Hayatın neresinde durduğunla alakalı sanırım. Ben mağdurun yanında, toplumun baskıladığı, sistemin dışına ittiği, erk sahiplerinin şiddet uyguladığı, görmezden geldiği, susturduğu, öldürdüğü, şiddete maruz bıraktığı, yoksullukla, açlıkla sınadığı insanların hikâyelerine ilgi duyuyorum. Bunları edebiyat vasıtasıyla kayda geçiriyorum. Toplumsal adalet arayacağımız merciler doğru düzgün işlemediğinde bunu yazmanın ve edebiyata sığınarak anlatmanın önemine inanıyorum. Edebiyat toplumsal hafızayı diri tutan ve kalıcı kılan bir mecra. Resmî tarihler dönemin iktidarları tarafından kaleme alınır ama edebiyat alternatif bağımsız bir bellek sunar okuruna.
“Eminim hepimiz bu konuyla ilgili pek çok film gördü, kitap okudu, oyun izledi, şarkılar dinledi. Niye bu kitabı okuyayım, diye soranlar olacaktır.” “İşkence Külliyatı”ndaki romanlardan biri üzerine yazan ‘Serap Ege’ böyle diyor kitabınızda. Aynı soruyu biz de size yöneltelim, niye okuyalım Kalbin Durduğu Bütün Zamanlar’ı?
“Niye okumayalım?” diye sormak geliyor içimden. Nereye kadar kaçar ki insan acıdan, yastan, kayıptan, bu toprakların gerçeklerinden? Bir yerde, bir şekilde yakalanır. Acının, yoksunluğun, kaybın, yasın gölgesinden kaçmak adeta insanlara öğütleniyor bu zamanda. Şaşkınlıkla izliyorum insanları. Acı sanki bulaşıcı bir hastalıkmış gibi ürküyoruz. Paylaşmak yerine uzaklaşıyoruz acıya bulanmış bireylerden. Paylaşılmasından, anlatılmasından, yüksek sesle dillendirilmesinden yanayım. İyileştirici ve birleştirici gücüne inanıyorum. Acıdan korkarak yaşayan nesiller yetiştiriliyor. Sadece mutlu olmaya programlanıyoruz. Bunu hem sosyal medya, hem psikoloji bilimi hem de günlük hayat destekliyor. “Sizi üzen insandan uzak durun, sizi rahatsız eden kitaplardan kaçının, sizi huzursuz eden yasa, acıya, kayba dair filmler yerine mutlu, komik şeyler izleyin” öğüdü veriliyor. Bunun çok sakıncalı ve tuhaf olduğunu düşünüyorum. Empati duymaktan yoksun, duygusal yakınlık kurmaktan kaçınan çocuklarla, gençlerle, insanlarla karşılaşmak korkunç bir şey değil mi? Duvarlar örmek, görmezden gelmek, sahte bir dünyanın içine hapsolmak, unutmak, unutarak hayatta kalmak fikri ahlaki olarak doğru gelmiyor. Zaten unutma çağında yaşıyoruz; her şey sürekli değişiyor ve dönüşüyor, geçmiş gömülüyor adeta ve bunun peşine düşmemek sakıncalı geliyor yazar olarak. Kalbin Durduğu Bütün Zamanlar bazı şeyleri göze alan okurlar için açıkçası. Huzursuzluğu, rahatsızlığı, hatırlamayı, silkelenip savrulmayı, duvarlara çarpmayı...
Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitap var mı? Bundan sonraki projeniz yine roman mı, öykü mü olacak?
Epeydir çalıştığım iki öykü dosyası ve bir kısa roman mevcut. Zamana bırakılmış durumdalar. Birlikte olgunlaşmayı ve demlenmeyi bekliyoruz. Teşekkür ederim.
Önceki Yazı
Metin ve melodi:
Thomas Bernhard ile Elfriede Jelinek’in edebiyatında müzikal izler
“Bernhard’da tekrar, tarihsel bir hafızada ısrarın biçimi olarak karşımıza çıkıyor. Jelinek’in çoksesliliğiyse iktidarın kadın bedeni üzerindeki tahakkümünü görünür kılan politik bir yüzleşme. Her iki yazar da müziği uyumun değil, uyumsuzluğun estetik ifadesine dönüştürmüş adeta.”