...o arada, Alain Delon…
“Alain Delon’un en iyi rolleri arasında varoluşunun hikâyesinde yolunu şaşırmış, hayattan daima daha büyük bir parça koparmak isteyen ama aslında zayıf adam rolleri vardır. Onu neredeyse edebi bir kahraman yapan rollerdi bunlar.”
Alain Delon, Claudio Cardinale ile. (Leopar, Luchino Visconti, 1963)
Ölmesi sanki bekleniyordu, çünkü 20. yüzyılın büyük starları arasında hâlâ hayatta olanların sonuncularındandı. Belki arzu ettiği halde kaç zamandır öl(e)memesinin de etkisi vardır; hatta ötanazi marifetiyle ölmek istediği rivayet ediliyordu (oğlu izin vermemiş).
Sevdiğimiz insanların, çok ileri yaşlarda öleceklerse eğer, ulvi bir varlık, nur yüzlü bir dede/nine olarak ölmelerini tercih ederiz. Dünyanın keyfini çıkara çıkara ölenlere tatlı tatlı imrenir, iki çift de laf atarız. İçten içe ölmesini istediklerimize ise yalandan üzülürüz. Gizlice sevinir ama bir şey de demeyiz. Malum, “ölünün arkasından…” Her halükârda ölüm karşısında iki yüzlüyüz. Dünyaya mutsuz mutsuz kazık kakan ihtiyarları ise hiç sevmeyiz. Hele “işlevlerini” çoktan yerine getirmişlerse…
Alain Delon’un işlevi ömrünün büyük kısmını güzel bir adam olarak geçirmesiydi. Güzellikle eşanlamlı gibiydi hatta, fakat utanmazlığa bakın ki, Dorian Gray’in Portresi’nde tavan arasında yaşlanan portre gibi gözden uzakta değil, yaşlanmasının bütün aşamalarıyla hep gözümüzün önünde oldu. “Günahları” arasında Romy Schneider’a çok çektirmiş olması da var, ama ölürken tek sevdiği kadının o olduğunu söylemiş galiba. Aferin! Burada Tennessee Williams’ın Anılar’ından bir cümleyi hatırlamak isterim. “Hayatta hiç kimseyi incitmeden yaşayıp gitmek imkânsızdır, bunun da en çok sevdiğiniz insanlar olması çok mümkün.”
Alain Delon’dan anlaşılan çok şeyler beklemiş, ona çok da gönül koymuşuz. Karşı uca gidip “O bir sanatçıdır, filmlerine bakmak lazım” demeyeceğim. Şöhret dediğimiz insanlar bize insanların nasıl yaşaması, nasıl acı çekmesi gerektiğine dair örnekler sunarlar. Öte yandan itiraf edelim ki, mutlu olmaları bizi pek az ilgilendirir. Sıkıcıdır mutluluk, dram isteriz.
Hele Alain Delon gibi “herkesin bir gün 15 dakikalığına meşhur olacağı” düsturu –ki çoktan gerçekleşti– öncesinde meşhur olmuş insanlar, “klasikler”… Çocukluğu bir Dickens romanı gibi geçmiş, genç yaşta arzu nesnesi olmuş, mutlu yaşamış-mutsuz yaşamış, mutlu etmiş-mutsuz etmiş, sonra da kaderin bir laneti gibi ölmeyi, ortadan kaybolmayı bir türlü becerememiş bir Şöhret.
Dudaklarının kenarında lezzetli bir şey yemiş kediler gibi doymuş bir şey vardı bu adamın. Gülümseyince pırıl pırıl dişleri ortaya çıkar ve bakana her şeyden –daha sonra faturasını ödeyecek bile olsa– sonuna kadar tat aldığını hissettirirdi.
Bir Romy Schneider sergisinde Romy Schneider’le Alain Delon’un La Piscine filmindeki ünlü sevişme sahnesini videonun karşısına oturmuş, çıt çıkarmadan seyreden üç küçük kız hatırlıyorum. Onlar için bu sadece yetişkinliğe dair bir his değildi sanki; yetişkin olmaya dair en iyi şeyin bu olduğu hissiydi. Başka bir bedenle böyle ilişkilenebilmek. Çocukken fark ettiğimiz ama henüz adını koyamadığımız bir his.
Öte yandan Alain Delon’un en iyi rolleri arasında varoluşunun hikâyesinde yolunu şaşırmış, hayattan daima daha büyük bir parça koparmak isteyen ama aslında zayıf adam rolleri vardı. Onu neredeyse edebi bir kahraman yapan rollerdi bunlar. Yaşadığı hayat kadar dramatik roller. Herhangi bir Dostoyevski karakteri olur. Hiçbir zaman ne komedilerde parlayan bir aktör oldu ne de Hollywood’a yüz verdi. O Avrupalı bir roman kahramanıydı.
Son derece stilize, neredeyse bir trençkot ve şapkadan ibaret Le Samurai filmindeki kiralık katil rolü, ilk aklıma gelen Alain Delon değil. Gerçi o rol de Alain Delon canlandırmasa hiçbir şeye benzemezdi. Alain Delon deyince onun ilk filmlerinden biri, Patricia Highsmith’in Becerikli Bay Ripley romanı uyarlaması Plein Soleil/Kızgın Güneş’teki rol aklıma geliyor.
René Clément’ın uyarlaması “adaletin yerini bulması”yla sona erer –oysa Tom Ripley beş roman boyu sıçrayacak bir çekirgedir– ama önemli değil. Ripley’in imrendiği lüks ve tasasız hayatın cisimleşmiş hali David Greenleaf’e duyduğu “arzu”, onun “derisine bürünme” hırsı ancak Alain Delon’la bu kadar iyi hissettirilebilirdi.
Amerikalı olmakla birlikte “fıtrat itibariyle” Avrupalı bir yazar olan Highsmith’in en beğendiği Ripley canlandırmasının Alain Delon’unki olduğu söylenir. Alain Delon’un Ripley’i “dünyada ben de varım” iştahı konusunda nefis bir portredir.
‘60’lı ‘70’li yılların auteur yönetmenleri ondaki bu iştahı sezmiş, yorumlamaya çalışmışlardır. Antonioni’nin başyapıtı L’Eclisse/Güneş Tutulması’nda Alain Delon günümüzün beyaz yakalı tiplerinin erken bir portresidir; kazanma hırsından sevmeye vakit bulamaz gibidir. Fakat filmde Alain Delon’u asıl ilginç kılan, bütün diğer kahramanlar birer zombi –o yılların “iletişim kuramayanları”– oldukları için, Alain Delon öforisinin yerini bulamamış bir yaşama sevinci gibi durmasıdır. Sanki hayatında Monica Vitti değil de daha kanlı canlı bir kadın olsa –mesela Nathalie Delon– filmden çekip gidecektir.
Dönemin politik yönetmenlerinin en önemlilerinden Joseph Losey delikanlının yaşama hırsını tam da “yememiş”, bu ihtiyacın gerisinde başka bir şey bulunduğunu düşünmüş olabilir. Alain Delon’un en iyi iki rolü onun iki filmindedir: The Assasination of Trotsky/Troçki’nin Öldürülmesi ve Mösyö Klein/Kaderi Arayan Adam. Birinci filmde Troçki’nin katili olan adam rolündedir. Cinayeti işleyip de Troçki’nin avanesi tarafından derdest eğildiğinde “Anne!” diye haykırışı tüyler ürperticidir.
Mösyö Klein’da ise Alain Delon hayatta hiç olmadığı bir şey, ipek robdöşambrlar içinde bir dandy’dir. İkinci Dünya Savaşı arifesinde Paris’i terk etmek zorunda kalan Yahudilerden ucuza resim kapatır. Soyadı olan Klein onun Yahudi olabileceği şüphesini uyandırır ya da birileri bu şüphenin uyanması için gerekeni yapar. Bu çok Kafkaesk hikâyede Mösyö Klein (“küçük” de demektir kelime) o noktadan başlayarak bir uyuşma hissiyle, adeta suçluluğunun gizli bilinciyle okkanın altına gitmeyi seçer. Filmin yapımcısının da Delon olduğunu eklemek lazım belki.
Ama en çok hatırlanacak rolü Luchino Visconti’nin Il Gattopardo/Leopar filmindeki çapkın, delifişek, türedi, fırsatçı zabit Tancredi rolü. Sicilya aristokrasisi ve temsil ettiği soyluluk ve erkeklik ideali Burt Lancaster’in şahsında son nefesini vermektedir. Yerine genç ve hayat dolu yeni fırsatçılar, “hayattan lokma koparmaya” hazır olanlar, Tancrediler gelecektir, kaçarı yoktur. Alain Delon filmdeki büyük ziyafet sofrasında göz koyduğu taşra zengini kızı Claudia Cardinale’in kulağına eğilip bir şeyler fısıldar; kız saniyeler süren nefis, edepsiz bir kahkaha savurur. Dirim, cinsel enerji, hayat bütün teklifsizliğiyle sahneyi doldurur.
Alain Delon’un kızın kulağına ne fısıldadığını duymayız, ama biliriz ki ancak Alain Delon’un fısıldayabileceği bir şey fısıldamıştır.
Önceki Yazı
135 yıl sonra Ahmet Mithat’ın izinden (I):
1889 Paris Fuarı'na ayak basış
“Ahmet Mithat eşlikçisi Madam Gülnar'la Paris Fuarı’nda geçirdiği 12 gün içinde yalnızca bir sanayi fuarını gezmekle kalmaz, ileride Paris’in sembolü haline gelecek meşhur Eyfel Kulesi’nin doğuşuna da şahit olur.”
Sonraki Yazı
Bir teori-kurgu olarak Eros’un Gözyaşları
“Erotizm Bataille’da bir çeşit olumlama şeklidir; yaşamda ölümü, ölümde de yaşamı olumlamadır. Ona göre erotizm, daha en baştan, zaten ancak ölüm bilinciyle birlikte açığa çıkar ve bu bilincin ufuktaki ebedi varlığı üstünden tanımlanır; eros’u üst tanımlar.”