Nedir bu toplumsal cinsiyetten çektiğimiz!
“Her şey 'toplumsal cinsiyet' kavramıyla başladı. Feministler bu terimi alıp politikalarının merkezine koyduklarında, cinsiyetin bir toplumsal inşa olduğunu iddia ettiklerinde. Bu, devrim gibi bir şeydi...”
İstanbul Sözleşmesi eylemi, Taksim, 2021. Fotoğraf: Ateş Alpar
“Woke kültürü” üzerine atıp tutmayı seviyoruz. Hele de şu lgbti bilmemne bilmemne, harfler eklenip duruyor, artık “kadın” bile diyemeyeceğiz de, “uterusu kanayanlar” diyeceğiz, ha ha ha. Yok, tabii ki cinsiyetçiliğe, hele hele kadına şiddete karşıyız ama yani bunlar da işin bokunu çıkarıyorlar. Ne o öyle “she/her” filan. Sanırsın bütün mesele dilmiş! Haklıyken haksız duruma düşüyorlar. Şu memleketin bin tane sorunu var bunlara gelene kadar, sor bakalım mahallesinde yaşayan kadına, haberi var mıymış terf ne, lgbti ne…
Her şey “toplumsal cinsiyet” kavramıyla başladı. Feministler bu terimi alıp politikalarının merkezine koyduklarında, cinsiyetin bir toplumsal inşa olduğunu iddia ettiklerinde. Bu, devrim gibi bir şeydi. Bu iddianın açtığı yollardan yürüdük biz hep, bugüne kadar. Devrim gibi şeyleri öyle yapan, baştan tam da bilemeyeceğin yerlere götürmesidir seni, sizi. Başı sonu belli değildir, sen yürüdükçe açılır, kendini yepyeni yerlerde bulursun. Devrim kelimesi o yüzden yüreğini ağzına getirir insanın.
Kim Korkar Toplumsal Cinsiyetten?
çev. Ezgi Sarıtaş
Metis Yayınları
Nisan 2025
320 s.
Feminizmin bir başarısı, toplumsal cinsiyet kavramını “mainstream” hale getirmekti (hatta bir kavram da var bunun için: mainstreaming!) Üniversitelerde toplumsal cinsiyet çalışmalarının kurumsallaşması, toplumsal cinsiyet eşitliğini bir devlet politikası haline getirmeyi hedefleyen uluslararası sözleşmelerin imzalanması, devlet kurumlarının politika belgelerinde, BM raporlarında filan “toplumsal cinsiyet”ten bahsedilmeye başlanması derken (inanması güç gelebilir ama YÖK bile 2015’te bir “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Tutum Belgesi” çıkardıydı da, 2019’da sessizce kaldırdılar web sitelerinden), feministlerin bazıları bu kavramı biraz bayık bulmaya başladılar, yeni kavramlar peşine düştüler. Kesişimsellik filan! Öyle ya, başbakan bile sahipleniyorsa, şüphelenmek lazım. Ne kadar “anaakım”, o kadar evcil ve kullanışsız!
Toplumsal cinsiyet kavramındaki devrimci çekirdeği önce Vatikan gördü galiba. “‘Kadın sorunları’ tamam ama kadınla erkek arasındaki farkı yok etmeye çalışmak küfürdür” mealinde bir şeyler söyledi o zamanki Papa; yani o kadar ki, nükleer silahlar filan hiç kalırdı yanında. İnsanlığın köküne kibrit suyu döküyordu bunlar cinsiyetin toplumsal olduğunu söyleyerek.
Zurnanın zırt dediği yerdi bu: Toplumsal cinsiyet “kadın sorunları” anlamına mı gelecek, yoksa açılıp gitmesine izin verecek miyiz? Feminizmin öznesi kimdir?
Judith Butler işte tam da bu noktada, zurnanın zırt dediği yerde çok kapsamlı bir analiz yaptı: Kim Korkar Toplumsal Cinsiyetten? 2024’te piyasaya çıkan kitap hemen Türkçeye çevrilip (Ezgi Sarıtaş – Cinsel Normalliğin Kuruluşu diye kitap yazdı kadın, ondan daha iyi kim çevirebilirdi zaten?!) Metis Yayınları tarafından yayımlandı.
Judith Butler adı woke kültürü hakkında atıp tutmaya bayılanlar için tam bir hedef tahtasına dönüşmüş durumda epeydir – Papa’sından YouTuber’ına kadar, “cinsiyet akışkan bişeymiş, bugün erkeksin yarın kadın, ahaahaa” gevreklerine malzeme ediliyor (Papa gülmüyor ama, “insan haysiyetine aykırı” diyor toplumsal cinsiyet kuramı hakkında.) Tabii Butler’ın kendisinin de bunda suçu var biraz; performativite mevzuunu iyi anlatamadı. Erving Goffman söylediğinde epey anlaşılmıştı aslında, bütün o sahneleme metaforlarına rağmen performanstan kastedilenin “gösteri” değil de “edim” olduğu; yani “numara”dan değil, “gerçekleştirme”den bahsedildiği. Ki zaten herhangi bir sosyolojik analizde “rol” denince “kisve” (yahut kostüm) gibi bir şeyin anlaşıldığı nerede görülmüş! Ama belli ki iş cinsiyete gelince sinirler tel tel oluyor. Gerçi Butler derdini daha iyi anlatsaydı da farklı mı olurdu, emin değilim. Çünkü bu gevrekler onun yazdıkları okunup da yapılmıyor; suyunun suyunun suyunun suyu şöyle bir kulağına gelmişse, oradan yürüyorsun; bir de okuyacak mısın!
Bu Maocu kılıklı (kendisi “nerd” diyor!), küçücük kadının söylediklerinin böyle bir kıyamet koparması çok acayip değil mi? O da böyle düşünmüş olacak, bu kitabında toplumsal cinsiyetin değil, toplumsal cinsiyet kavramının nasıl işlediğine bakmış.
“Toplumsal cinsiyetten korkmak” Butler’a göre bir fantazma sahnesine işaret ediyor; basitçe kadın düşmanlığından fazla bir şeye. Çünkü toplumsal cinsiyet bir yandan şu belirsizlik rejimi içindeki bütün korkularımızı üstüne çekiyor, dünyanın haline dair hoşnutsuzluğumuzu onunla ifade edebileceğimiz bir tür parolaya dönüşmüş durumda. Dolayısıyla cinsiyetle ilişkisi son derece dolaylı birtakım sıkıntılarımızın sebebi de toplumsal cinsiyet haline gelebiliyor. Bir yandan da “toplumsal cinsiyet ifadesi, toplumsal cinsiyet karşıtı harekette kendi dışında bir sürü anlam edinse de, bu söylem çerçevesinin dışına bakıldığında toplumsal teamüller ve ruhsal rahatsızlıklarla biçimlenerek sınırı çizilmiş, bedene bürünmüş hayatın hisleriyle ilgilidir”. İşte bu “bedene bürünmüş hayat”la ilgili her türlü ufunet, kendini o bedenle ilgili bir kavramda, toplumsal cinsiyette bulabiliyor. Öyle olduğu için de tane tane anlatmanın pek faydası yok; karşınızdaki histeri krizi geçirmekteyken rasyonel sözlerle sakinleştiremeyeceğiniz gibi (laf aramızda, içinde yaşadığımız toplumun narsisizmine bakıp durmaktan histerisine pek eğilemiyoruz gibi de geliyor bana!).
Çünkü Butler’a bakılırsa, karşımızdaki tablo Fransız psikanalist Laplanche’ın bahsettiği “fantazma sahnesi”nin toplumsal ilişkiler içindeki görünümü. “Laplanche’a göre fantezi hayal gücünün ürününden, yani tümüyle öznel bir gerçeklikten ibaret değildir; temelinin ruhsal yaşamdaki öğelerin sözdizimine dayandığının anlaşılması gerekir. O halde fantezi, zihnin uydurması veya eşik-altı içerikte bir hayal ürününden ibaret değildir; hem bilinçdışı hem bilinçli malzemeden beslenerek belli bir yapı ve düzene uyan arzu ve kaygıların düzenlenip oluşturulmasıdır.”
Bu bana Sara Ahmed’in nesnelere (ki kelimeler de bu bağlamda birer nesnedirler, o bakımdan kelimelerle, zamirlerle ilgili mücadeleyi küçümsememek gerekir) yapışan ve onları da birbirlerine yapıştıran duygular fikrini hatırlatıyor: Ben sana “yabancı” derim, sen sıralarsın: göçmen, kirli, tehlikeli, asalak… İdeoloji kavramını artık pek kullanmıyoruz galiba ama işte tam da onun yaptığı şeydir bu: Nefreti nefret değilmiş gibi görmeyi sağlar; zulmü mağduriyet, saldırıyı savunma gibi görmeyi… Toplumsal cinsiyet derim, sen sıralarsın: lgbti+, doğanın düzenine isyan, anormallik, pedofili, aile düşmanlığı… Ve gelsin tersine çevirmeler; Katolik kilisesinin “lgbti’lerin” pedofilisinden bahsetmesi gibi yüzsüzlükler.
Butler’ın yapmaya soyunduğu, işte bu kültürel mi, yoksa bilinçdışı mı olduğu tam belli olmayan öğeler arasındaki bağları görmeye çalışmak. “O halde görevimiz, psikanalizi toplumsal cinsiyet gibi kültürel fantazmalara nasıl uygulayabileceğimizi değil, kültürel ve toplumsal çeşitli öğelerin bilinçdışı düzeyde halihazırda işleyen patikalar sayesinde yeni bir düzene nasıl sokulduğunu anlamak.”
Bunun için önce halihazırda işleyen patikalara bakıyor, “toplumsal cinsiyet ideolojisi”nin bir tehdit olarak sahnelendiği 1990’lar sonrasındaki “dünya sahnesi”ne; tabii ki Vatikan’ın fıtrat söylemine, ABD’de yükselen sansür politikalarına (benim bildiğimin çok çok çok ötesine geçtiğini fark ettim okurken), ister istemez “toplumsal cinsiyete eleştirel yaklaşan feministlere”… Her bölümde, kadınlara karşı ayrımcılığın toplumsal cinsiyet karşıtlığıyla nasıl yakından bağlı olduğunu sayısız örnekle gösteriyor – yani feminizmin “kadın sorunları”na indirgesek de gidebileceğimiz pek bir yol olmadığını. Öznesi “kadınlar” olan bir feminizmin gidecek yolu var tabii, ona bir şey diyemem de, nereye gideceği (hatta gitmiş olduğu) epey tatsız mevzu. Bütün dünyada otoriter yönetimleri destekleyenler sadece “incel”ler (istemsiz bekâr diyorlarmış, hüsnü tabirde sınır tanımayanlar!) değil, biliyorsunuz. Ciddi bir “güçlenmiş kadın kitleleri” de var. Evet, “kadınlar”ı tırnak içinde kullandım, çünkü Butler’ın haklı olarak hatırlattığı gibi, feminizm bunu yapmıştı; “kadın”ın o kadar da sabit bir şey olmadığını, toplumsal olarak tanımlandığını ve bu tanımın değişkenliğini vurgulamıştı. İsteyen “artık kadın bile diyemiyoruz” diye sızlansın diye.
Bu kitlenin varlığı bize ne anlatıyor? Feminizmin illa özgürleştirici olmak zorunda olmadığını mı? Özgürlüğün bir “tercih meselesi” olduğunu mu?
8 Mart yürüyüşü, Bursa, 2022. Fotoğraf: Defne Güzel / Kaos GL arşivi
Butler, trans karşıtlığının zirve yaptığı İngiltere’deki durumu tartıştığı bölümde bu soruya epey nazik bir yanıt vermiş: “Feminizmle toplumsal cinsiyet karşıtmış gibi davranmak, trans dışlayıcı feministlerin öne sürdüğü tabirleri kabul etmektir. Bu feministler kendi görüşlerinin feminizmin tamamını temsil etmesini istese de, böyle bir şey pek tabii ki mümkün değil. Transların gerçekliklerine yabancılaşmasını bilfiil destekleyen, feminizmin şimdiye kadar bağlı olduğu eşitliğe ters düştüğü söylenebilecek ayrımcılık türlerine başvuran bir feminizm biçimidir söz konusu olan. Dolayısıyla transfobik feminizmin feminizm sayılmadığı sonucuna varmak makul olabilir. Fakat hakikat şu ki, zaten sayılmaması gerekir.” E zaten “fıtrat”a bu kadar düşkünsen neden feminist oldun? ‘80’lerin bütün o “güçlenme mi, özgürleşme mi” tartışmalarının gerçek bağlamı buymuş meğer.
Son olarak, beni de çok düşündürmüş bir konuyu kitapta nasıl ele aldığına değinmek isterim: Dil meselesi. “Çok yabancı, çok teknik, çok acayip kelimeler”le boğuşmak zorunda kalmak, böyle kelimelerle konuşmanın, yazmanın kısıtlayıcılığı, politik dilin kapalı bir jargon haline geleceği endişesi… Butler, toplumsal cinsiyetin baştan itibaren çocuğun önüne bir çeviri görevi koyduğuna işaret ederek insanın dili kendi “yuvası” addetmesinin çok da şahane bir şey olmadığını söylüyor: “… bu dili konuşmakla kalmıyorum, bu dil yaşam biçimim benim, kim olduğumun, dünyadan çıkardığım anlamın, dolayısıyla dünyanın taşıdığı anlamın özünü oluşturur adeta, belki de tefriş eder. Buna rağmen, toplumsal cinsiyete bürünmüş yaşamımı olumladığım dil illa kendi yaratımım değildir. Hiç seçmediğim bir dilin parçası olmuş, tam da yaşamımı mümkün kılan dilde mülksüzleştirilmişimdir. Kim olduğumu dile getirmeye çalışırken, belli ki çevrilmesi mümkün olmayan, yani önemli açılardan zaten yabancıladığım bir dilde ifade ederim kendimi.” Kelimelerinin “yabancı”lığından (yani aslında, onları yadırgadığımızdan) şikâyet ettiğimiz birinin dilde mülksüzleştirilmiş olduğunu fark etmek, onun kelimeleriyle başka türlü ilişkilenmemizi, kendimizinkileri onunkilerle birlikte düşünmemizi mümkün kılabilir. Dile gömülüp rahat etmek yerine, onun kimleri mülksüzleştirdiğini, hangi durumları adsız bıraktığını, hangilerini yanlış adlandırdığını görmeye niyetlenmek, kapalılık kaygısının yersizliğini anlamamızı sağlayabilir belki de. Tam tersine, belki de açılıp genişlemenin bir yoludur bu.
Kim Korkar Toplumsal Cinsiyetten?, belki biraz da can havliyle yazıldığından, Judith Butler’ın okunması en kolay kitabı gibi geldi bana. Güncel politikayla her zamankinden daha doğrudan, daha açıkça ilgileniyor bir defa; sonra içinde bulunduğumuz tarihsel/toplumsal bağlamı derinlemesine ve çok sayıda örnekle resmediyor; dünyanın her yanında yükselen “aile değerleri” söyleminin, lgbti düşmanlığının ne anlama geldiğini anlamamızı sağlıyor. Ve kadın düşmanlığının yeni biçimlerini, görünmezleştirilmesini düşünmemize imkân veriyor. Tam da bugün, bu noktada, feminizmi Papa’nın da bağrına bastığı gibi, “kadın sorunları”yla sınırlamanın bu görünmezleştirmenin araçlarından biri olduğunu. Boşuna demiyoruz, kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber, ya hiçbirimiz!
Önceki Yazı
Haftanın vitrini – 25
Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Aklın Tutulması ve Geri Dönüşü / Anılar Kitabı / Bilimin Dünyayı Açıklayışını Anlamak / “Çokları Vardır Ki Hayca Annamazlar!” / İkinci Şanslar / Nesl-i Ahîr / Nocilla Laboratuvarı / Osmanlı Istanbul’unda Eşitsizlik / Su, Kan ve Akıl / Yapraklar Suspus
Sonraki Yazı
Ertuğ Uçar, üzerine İstanbulin’i geçirip İstanbul’u adımlıyor...
“Karaköy’de bir hanın merdiven altı çay ocağı, sırtını cami duvarına vermiş ayakkabı boyacısı, başka bir duvar yer kesişmesine serilip uyuyakalmış bir kediyle şehrin kenarına ilişenlerin tanıklığı bizi dolaştırıyor İstanbulin içinde.”