• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Javier Cercas’ın meşum perileri

“İspanyol edebiyatında iç savaş ve Franco rejimine dair anlatıların artık bıkkınlık yaratacak bir niceliğe ulaşmış olduğu söylense de, yüzleşme, arınma ve hesaplaşma gayretinden ayrı düşünülemez edebiyat. Bana kalırsa Cercas’ı farklı kılan nedenlerden birisi demokrasiye geçiş sonrasında Cumhuriyetçilerin pek hoşlanmadıkları tatsız alanlara bakabilme cesareti.”

Javier Cercas

ÖMER F. OYAL

@e-posta

ELEŞTİRİ

6 Nisan 2023

PAYLAŞ

Günümüz romanında kurgu ile tarihsel gerçeklik ayrımının giderek tartışmalı hale geldiğinin, kurguda “son hakikat” diye bir şeyin aranmayacağının, bunun faydasızlığının farkındayım ama yine de bu arayıştan kurtulamıyorum. Geçtiğimiz yıl hayatını kaybeden Enzensberger’in, Hammerstein’in Suskunluğu ve Anarşinin Kısa Yazı gibi kitapları bana kalırsa bu tartışmanın vücut bulmuş hali ve tarihsel gerçeklik sorusu Enzensberger için de önemli. Uzunca bir alıntıyla başlamak istiyorum:

Tarih düşünce ürünü bir öyküdür; gerçekliğin ona gereçlerini sağladığı kafadan uydurulmuş bir öyküdür. Uyandırdığı ilgi, onu anlatanların çıkarlarının belirlediği ilgiye dayanır ve ona kulak verenlere gerek kendinin gerekse düşmanlarının çıkarlarını yeniden öğrenme ve eksiksiz belirleme olanağı verir. Çıkarlara bağlı değilmiş gibi görünen bilimsel tarih araştırmasına çok şey borçluyuz; gelgelelim bu araştırma talihsiz, yapay bir figür olmaktan kurtulamaz. Gölgeyi ise ancak tarihin gerçek öznesi fırlatır ortaya. Onu (tarihin oluşmasından) önce kolektif kurmaca olarak fırlatır. En kolayı kendini aptal gibi gösterip kitabın her satırının bir belge olduğunu iddia etmek olurdu. Ama bu boş bir laftır. Biraz dikkatlice baktığımızda, “belgesel” olmanın sağlar göründüğü otorite, avuçlarımızdan akar gider. (...) Yalan” bile içinde doğrunun bir uğrağını barındırır ve elimizde kuşkuya yer vermeyecek doğrulukta olgular bulunsa bile –hani bir an için salt hakikatin (doğrunun) bulunabileceğini varsaysak bile– bu hiçbir şey ifade etmez. (...) Bunu aklında tutan, yeniden kurucu olarak öyle fazla bir şey mahvedemez. O, olup biteni sonradan anlatanların uzun zincirinde, böyle ya da başka türlü olup bitmiş ve anlatma sırasında tarihe dönüşmüş olanın anlatıcısı olarak, sonuncu (ya da daha çok ileride göreceğimiz gibi sondan bir önceki) halkadan başka bir şey değildir. Ondan öncekiler gibi o da bir çıkarı öne çıkarmak ve geçerli kılmak istemektedir. Tarafsız değildir, anlatılana müdahale eder, tek müdahalesi, başkasını değil de bu öyküyü seçmesinden ibarettir.[1]

Geçmişin yükü

Cercas edebiyatının üç ana aşamadan oluştuğu söyleyebiliriz. İlki Saplantı (çev. Süleyman Doğru, Everest, 2016) ve Kiracı (çev. Süleyman Doğru, Everest, 2016) gibi romanlarla temsil edilen erken dönem. Tarihle ilişkisiz, yer yer ironik, yer yer hüzünlü postmodern romanlar dizisi. Yazdıkları Cercas’ı tatmin etmemiş olacak ki, bu kitapları on yıllık bir suskunluk izliyor. Zaten kendisi de artık o kitapların yazınını temsil etmeyen erken çalışmalar olduğunu her yerde söylüyor. Bir anlamda vazgeçilen bir çizgi de diyebiliriz. Bazen suskunluk diye gördüğümüz şey gerçekte büyük bir iç çatışmadır, suskunluk da bir aşamadır. On yıllık suskunluğun ardından da Salamina Askerleri ile başlayan üçüncü aşama.

Salamina Askerleri ile birlikte yakın tarih Cercas edebiyatında başköşeye oturuyor. Tarihin kurgu aracılığı ile irdelenmesi, belgeselin kurguya, kurgunun belgesele dönüşmesi. Geçmişin bugüne düşen gölgesi veya şimdinin geçmişe düşen gölgesi. Evet, şimdi dünün ayrılmaz bir parçası ama aslolan bugünün bakışıyla geçmişi yeniden biçimlendirmek. Geçmişi her an yeniden yaratmak, tahayyül edip değerlendirmek zorunda olduğumuz düşünüldüğünde “gerçek anlamda” tarihî roman diye bir şey de söz konusu olamıyor. Cercas’ın da tarihî roman fikrine kuşkuyla yaklaştığı düşünüldüğünde okurun da dahil edildiği geçmişi keşif gayreti neredeyse polisiye bir anlatıya dönüşüyor. Burada Cercas’ın söyleşilerinde sıkça aktardığı bir Faulkner alıntısını hatırlamakta fayda var:

“Geçmişin asla geçmediğini, yalnızca şimdinin bir boyutu olduğunu, Faulkner’in söylediği gibi, geçmişin aslında geçmiş bile olmadığını, daima geri döndüğünü, ama her zaman bizi kurtarmak için dönmediğini, neredeyse daima kurmacaya dönüştüğünü, ama kimi zaman gerçekliğe dönüşüp bizi vurmak için geri döndüğünü unutmuştu Marco. Çünkü kurmaca kurtarır, hakikat öldürürdü. En azından Marco ve ben öyle sanıyorduk. Ama geçmiş kimi zaman kurtarır, kimi zaman öldürür.[2]

İspanyol edebiyatında iç savaş ve Franco rejimine dair anlatıların artık bıkkınlık yaratacak bir niceliğe ulaşmış olduğu söylense de, edebiyat, yüzleşme, arınma ve hesaplaşma gayretinden ayrı düşünülemez. Bana kalırsa Cercas’ı farklı kılan nedenlerden birisi demokrasiye geçiş sonrasında Cumhuriyetçilerin pek hoşlanmadıkları tatsız alanlara bakabilme cesareti. Bir tür nesnellik gayreti de diyebiliriz buna. Gri alanlara dalabilme, “mahalle baskısı”na karşı bu alanlar üzerine düşünme cesareti. Ama elbette ki nesnellik tarafsızlık anlamına gelmiyor. Böylesi geçiş süreçlerinin ardından geçmişte yaşananların hiç de sanıldığı gibi siyah-beyaz olmadığını ihsas etmek kolay değil ve her şeye rağmen nesnellik de genellikle birtakım tereddütlerin evladı olmaktan kurtulamıyor. Salamina Askerleri Cercas’ın edebiyatında bir geçiş kitabı, tam da andığımız türde tereddütlerin kitabı ve geçişin bütün özelliklerini barındırıyor. Kendisi de aradan epey zaman geçtikten sonra Salamina Askerleri’nin en iyi kitabı olmadığını söylemekten kaçınmıyor.[3]

Javier Cercas
Salamina Askerleri
çizen: José Pablo García
çev. Saliha Nilüfer
Everest Yayınları
2022, 223 s.

Demokrasiye geçiş sonrasında Falanjizmin kurucularından ve öncü simalarından Rafael Mazas’a odaklı bir roman yazmaya soyunmanın hoş karşılanmayacağını tahmin etmek zor değil. Anlatıcı kitap boyunca bu rahatsız edici kişiliği yazmanın anlamını sorgulamaktan geri durmadığı gibi okuru da aynı sorgulamaya dahil ediyor. Böylece her adımda meşum biri hakkında yazmanın güçlüklerine takılıyoruz. Bu tereddütler dizisinin sonucu da kitabın odağının kayması oluyor. İlk iki bölümde hafif alaycı, ironik tarzda Mazas’ın kişiliğine, hayatına ve kurşuna dizilmek üzereyken Cumhuriyetçi bir askerin onun kaçışına göz yummasına odaklı roman, son bölümde Cumhuriyetçi askerin, yani Miralles’in hayatına odaklanıyor ve okur kitabı bitirirken Mazas siliniyor. Roman Falanjistlerin, Frankocuların, Nazilerin öldürdüğü kurbanlara duygusal bir ağıtla bitiyor. Mazas tarihsel bir kişilik iken Miralles’in kurgu bir karakter olduğunu da ekleyelim. Elbette kitabın sonunun o âna kadar yazılanlara meşruiyet kazandırdığını söyleyenler de yok değil. Anlaşılacağı gibi ben pek o fikirde değilim ve bir yazarın kitabındaki ana odağı yitirmesinin ciddi bir sorun olduğunu düşünüyorum. Öbür yandan kitabın Frankoculuk ile Cumhuriyet’in eşitlendiği, yazarın iki tarafa da eşit mesafede durmaya çalıştığı gibi suçlamalara uğramış olduğunu da belirteyim. Bendeki izlenimim ise yazarın bir aşamadan sonra romanın gidişatından kuşku duyar hale geldiği ve kitabı kurgu bir karakterle “mahallenin” hoşuna gidecek bir sonla bitirme arzusuna teslim olduğu yönünde. Evet, nesnellik de tereddütlerin evladı olmaktan kaçamıyor, Miralles Cumhuriyet’in bütün erdemlerinin temsilcisi oluyor.

Okurun tanıklığı

Sınırın Yasaları’nı bir tarafa bırakırsak, okuru yazım sürecine dahil etmek Cercas’ın tekniğinin önemli bir parçası. Yazarla birlikte araştırma sürecine dahil oluyorsunuz ve onunla birlikte adım adım ilerleyerek çıkmazlara giriyorsunuz, yeni bulgularla yeniden düşünmek zorunda kalıyorsunuz veya düşünmeyip yazarın sorunu nasıl çözdüğünü takip etmekle yetiniyorsunuz. Bazen de tıpkı anlatıcının “bu konuyu, bu kitabı yazmalı mıyım” gibi tereddütlerine ortak oluyorsunuz. Zaten her kitabında en az birkaç kere bu kavşağa geliniyor. Anlatıcı kitap bitmek üzereyken bile “bu kitabı yazmalı mıydım” diye düşünebiliyor. Her durumda kendinizi araştırma sürecinin aktif ya da pasif izleyicisi durumunda buluyorsunuz, romancıyı tereddüte düşüren nedenler konusunda düşünüyorsunuz. Yazar romanının çizgisini değiştirmeye karar verdiğinde, kitaba birdenbire kurgu bir karakter eklediğinde oyunun kuralı dışına çıkıldığını hissederek sinirleniyorsunuz. Belgelere ve kayıtlara paralel gittiğiniz, hatta yazarla beraber düşündüğünüz bir kitabın ansızın yörüngesinden sapması oyunbozanlıkla karşı karşıya kalmışsınız gibi bir his yaratıyor. Bana bu duyguyu en yoğun biçimde yaşatan kitabın Salamina Askerleri olduğunu söylemek isterim.

Ahlaki ikilemler

Yukarıda andığım türden tereddütlerin Karanlıkların Hükümdarı’nda aşıldığını teslim etmeliyiz. Bu roman bana kalırsa Cercas’ın en iyi kitaplarından birisi. Cercas muhtemelen Salamina Askerleri’nde odağını yitirdiğinin farkında olmalı ki yazarın aile tarihinde yer alan Frankocu-Falanjist teğmen Manuel Mena’nın izini sürerek yarım bıraktığını tamamlama gayretine girişiyor. Uzak, yalıtılmış bir İspanyol kasabasında, Portekiz sınırına yakın İbahernando’da aile geçmişini deşmek iç savaşı deşmekten başka bir anlam taşımıyor. Burada Roberto Bolaño’nun Uzak Yıldız’ındaki Carlos Wieder’i gibi neredeyse ihtimal dışı, aşırı şeytanlaştırılmış bir “ölüm şairi”nin değil, savaşta ölmüş sıradan bir Falanjistin bulanık, göz alıcı olmayan portresinin izini sürüyoruz. Üstelik bu portre Salamina Askerleri’ndeki Rafael Mazas’ınki gibi gayet inandırıcı. Şeytan figürü inşa etme çabasından uzak durmak kitabın derinliğini, bir ailenin belleğindeki şehit asker imgesini derinleştiriyor ama sorumluluktan da kurtarmıyor:

“... daha doğrusu Manuel Mena hakkında yazmanın kendim hakkında yazmak olduğunu, onun biyografisinin benim biyografim olduğunu, onun hatalarının, sorumluluklarının, suçunun, utancının, sefaletinin, ölümünün, uğradığı bozgunların, saldığı korkunun, ahlaksızlığının, gözyaşlarının, fedakârlığının, ihtirasının ve onursuzluğunun benimkiler olduğunu anladım (...) Mauel Mena’nın hikâyesini anlatmanın, onun sorumluluğunu üstlenmenin, bütün hepsinin hikâyesini anlatmak, sorumluluğunu üstlenmek olduğunu anladım, bütün atalarım gibi Manuel Mena da bende yaşıyordu.”[4]

Açıkçası Cercas’ın da dediği gibi “bir şeyi anlama çabası onu makul göstermek değildir, tam aksi anlama gelmektedir” ve bir roman siyasi broşür olmaktan son derece uzaktır. Cercas’ın, tutumunu açıklamak için Anatole France’nin Fransız Devrimi’ne ilişkin romanı Tanrılar Susamışlardı’ya yöneltilen suçlamalara Milan Kundera’nın cevabını alıntılaması yeterince anlamlı:

“Çünkü olayların belirli bir tarihsel döneme fazlasıyla bağlı olduğu bütün romanların kaderi budur; yurttaşlar doğal olarak kendi yaşadıklarının ya da tutkuyla tartıştıkları şeyin bir belgesini ararlar romanda; romanda sunulan tarihsel resmin kendi kafalarındaki resimle çakışıp çakışmadığına bakarlar; yazarın siyasi görüşlerini ayıklamaya çalışırlar, yargılamak için sabırsızlanırlar. (...) Çünkü bir romancıda anlama, öğrenme tutkusu ne siyaseti hedef alır ne de tarihi... hayır, romancı romanını Devrim’i karalamak için değil, devrimi yapanların muammasını ve onun yanı sıra başka muammaları incelemek için yazmıştır.”[5]

Belki de sözü edilmeyen asla basmakalıp cevaplarla çözülemeyecek bir şeydir ve meşum da “başka muammalar”ın bir parçası, bizim parçamız, kendi geçmişimizin, tarihimizin bir parçasıdır ve o yüzden bu kadar büyüleyicidir. Meşuma yönelmeyi bir derinlik aramak, yüzeyi kazımak saplantısı olarak da tanımlayabiliriz. Fakat hiçbir zaman öze ve çekirdeğe ulaşamayız. Belki çekirdek diye bir şey de yoktur. Tıpkı yukarıda da zikrettiğim Roberto Bolaño’nun Uzak Yıldız’ındaki Carlos Wieder’in büyüleyici gölgesi gibi. Roberto Bolaño ile Salamina Askerleri’nde, kitabın “meşruiyet kazandığı” bölümde de karşılaşıyoruz. Uzak, soğuk ve acımasız olan, bütün bu nitelikleriyle birlikte anlaşılmazlık pelerinine bürünen meşum pek çok yazarı ayartır, meşumiyetin arkasındakini kurcalamaya sevk eder. Bolaño’daki meşum, karikatür tiplemeye karşın güncel bir muarızdı, Cercas’ta ise geçmişte kalmış bir hayalet. Şeytan her zaman için meleklerden daha ilgi çekicidir ama Cercas’ta meleğin şeytanla yer değiştirebilme ihtimali ile, zamansallığın verdiği avantajla bir tür serinkanlılık ve nesnellikle karşılaşıyoruz. Bolaño’da şeytan ne kadar somut ve büyüleyiciyse Cercas’da da o denli tarihsel ve silik; anlaşılmaya, üzerinde durulmaya muhtaç. Nihayetinde siyaseten tamamıyla yanlış yerde durmakla bireysel ahlaklılık arasındaki gerilime gelip dayanıyoruz. Yani meşum siyaseten olunabilecek en yanlış yerde olsa da, onun ahlakı ile kendimizin ahlakını kıyaslayabilir miyiz?

Roberto Bolaño

“Uğrunda öldüğü davanın haklı ya da haksız oluşuyla değil, davranışlarındaki asaletle, namusu, cesareti ve cömertliğiyle değerlendiriyoruz Akhillesus’u. Öyleyse Manuel Mena için de aynısını yapmamız gerekmez mi? (...) Bak, siyasi anlamda yanıldığına kuşku yok Manuel Mena’nın. Ama ahlaki anlamda ondan daha iyi olduğunu iddia edebilir misin? Ben edemem.”[6]

Kuşkusuz düşman namussuz ve ahlaksız olmalıdır. Bu tartışma bağlamında karşıtın ahlaklılığı daima bir problem, tatsız bir ara alan yaratır ve kendimizi onunla karşılaştırmaktan hoşlanmayız. Düşman tam da bu nedenle sonuna kadar ahlaksızlıkla şereflendirilir, üzerindeki olumsuz nitelikler sonuna kadar abartılır, eylemlerinin içselliği ya da ahlaki çerçevesi söz konusu bile edilmez. Bolaño’nun Carlos Wieder’i tam da böyle ağzımıza layık bir düşman. Kesintisiz bir kötülük ve ölüm işareti. Kitabın neredeyse baş kişisi olduğu halde içselliği ya da ahlaki duruşuna dair bir sorgulamaya itilmeyiz. Böylesi bir düşman bizi rahatlatır, geride sadece o meşum büyü kalır.

Gerçekliğin kırılması

Sahtekâr’da başka türden bir meşum ile karşılaşıyoruz. Yıllar önce sadece bir gazete haberi olarak epeyce ilginç bulduğum Enric Marco’nun sahtekârlığının hikâyesini bütün yönleriyle görebilmek oldukça öğretici oldu. Uzak bir ülkedeki bilinmedik birisine ilişkin bir gazete haberi bile gün gelip geri dönebiliyor. Hepimizde bir miktar da olsa mevcut bulunan kendimize yepyeni bir geçmiş uydurma, hatta bunun ötesinde bir kahraman yaratma eğiliminin aşırı uca sürüklenmiş halinden söz ediyoruz. Kişinin kendisine yeni bir geçmiş yaratması, yarattığını oynaması ve sonunda bu sahtekârlık açığa çıktığında bile haklılığından kuşkulanmaması büyüleyici olabiliyor.

“Hayal kırıklığına uğramış iki romancı değil Don Quijote ile Marco. Kendisinin romancısı onlar. Hayal ettikleri şeyi yazmak onları tatmin etmezdi. Hayal ettiklerini oynamak istiyordu onlar. Elli yaşında, hayatın zirvelerini artık geride bıraktıklarını, yaşadıklarıyla tatmin olup ölümü beklemeleri gerektiğini ihsas eden alın yazısına başkaldırdılar... Bunu başarmak için her şeyi yapmaya hazırdılar. Kelimenin tam anlamıyla büyük Don Quijote ve büyük Enric Marco olduklarına inandırmak için bütün dünyayı kandırmak da dahil her şeyi yapmaya hazırdırlar.”[7]

Karşı taraf bu kez gerçekliğin karşıtıdır. Cercas’ın da kitabında pek çok kez söylediği gibi Enric Marco’nun hikâyesinin kurguya ihtiyacı yok, zira Marco zaten kendi geçmişini kurgulamış birisi. Hatta bu anlamda bir sanatçı gibi de görülebilir. Ahlaki seçimin tartışmalı doğası bu kitapta başka bir yüzle karşımızda duruyor.

Javier Cercas

Doğru ile hayat arasında hayatı seçtiler; eğer yalan hayat veriyor, ölüm öldürüyorsa, onlar yalandan yanalar; eğer kurmaca kurtarıyor, gerçeklik öldürüyorsa, onlar kurmacayı seçiyorlar. Ve kurmacayı seçmenin, romanın kurallarıyla hayatınkiler farklı olduğu için, romanda yapılabilecek ama hayatta yapılamayacak şeyler olduğunu göz ardı etmek; yalanı seçmenin ise, ahlaki bir ilkeyi çiğnemek Montaigne’nin deyişiyle “lanet olası kötü bir alışkanlığa” tutunmak, alçaklık, saygısızlık, tecavüz, bir arada yaşamanın ilk kuralı doğruculuğu ihlal etmek olduğu ileri sürülür.[8]

Marco yalnızca burjuva ahlakının dayatmalarına değil, gerçekliğin dayatmalarına da meydan okuyan, ışık saçan bir isyankâr mıdır? Bu kitap demokrasiye geçiş sonrası İspanya’nın ruh iklimini irdelemek üzerine kurulu. Demokrasiye geçişin hangi saklamalar, hangi üzerini örtmeler üzerine inşa edildiği, zaman geçtikçe geçmişin nasıl yok sayılmaya, değiştirilmeye çalışıldığı üzerine kurulu. Kendisini yıllar boyunca Franco rejiminin ve Nazi zulmünün kurbanı olarak tanıtan Marco, yazarı küçük burjuva ahlakı ile suçlarken “sizinki suçla korkunun nörotik karışımı” diyebiliyor. Enric Marco skandalını anlayabilmek için Nazi Almanyası’na sadece yabancı işçi olarak giden birinin ülkeye döndüğünde kendisini toplama kampında tutsak edilmiş eski bir Anarşist olarak tanıttığını, bu sıfatla demokrasinin ardından yeniden kurulan efsanevi İspanyol Anarşist sendikası CNT’nin başkanı olabildiğini söylemek bile yeterli.

Sahtekâr, Sınırın Yasaları ve Bir Anın Anatomisi’nin demokrasiye geçiş sürecinin çeşitli yanlarına odaklandığını söylemek yanlış olmayacak. Bir Anın Anatomisi 23 Şubat 1981 darbe girişiminin ve üç duayen politikacının geçmişi ve demokrasiye geçiş sürecindeki rollerine, birbirleriyle ilişkilerine dair belgesel bir metin. Sahtekâr benim için nasıl yıllar öncesinden bir gazete haberiyse, Bir Anın Anatomisi de televizyonda bir dış politika haberiydi. Tarihte ilk kez darbe ânının kayıttan da olsa yayınlanmasıydı, mecliste kürsünün önünde elinde tabancayla dikilen tuhaf şapkalı subayın televizyon ekranındaki görüntüleriydi. Burada tıpkı Salamina Askerleri’nde olduğu gibi yine bir ânın çözümlenmesi ile karşı karşıyayız. Gerçek kişiliğin açığa çıktığı bir tür Nietzscheci an çözümlemesiyle.

“Borges haklı mıydı? Gidilecek yerin, uzak ve karmaşık olsa da, tek bir ânın, insanın kim olduğunu kesinlikle bildiği ânın gerçekliğinde belirginlik kazandığı doğru muydu?”[9]

Cercas kitaba girerken Enzensberger’in bir denemesine gönderme yapıyor. Denemede Enzensberger yeni bir kahraman tipine, zaferin ve fethin açık ve sabit ilkelere bağlı klasik kahramanına karşıt yeni kahramana vurgu yapıyor: Feragatin, onarım ve pazarlık sürecinin muğlak kahramanı. İkinci tipin kahramanlığı konumunu zorla kabul ettirmekle değil, onu terk etmekle, kendi altını oymakla gerçekleşiyor. “O nedenle, ricat kahramanı, yalnızca siyasi değil, aynı zamanda ahlaki bir kahramandır.” Enzensberger’in bu tip kahramana verdiği üç örnek arasında Bir Anın Anatomisi’nin baş kişiliklerinden Adolfo Suarez de var (merak edenler için diğer ikisi Gorbaçov ve Jaruselski). Tabii Suarez’in kahraman oluşunu kabullenmek sol için olduğu gibi sağ için de kolay değil. Kitabın diğer iki önemli kişiliği İspanya Komünist Partisi’nin efsanevi önderi Carillo ve eski Frankocu general Mellado. İç savaşın ardından “eurokomünizm”in ve demokratik sosyalizmin önde gelen kişiliklerinden olan Carillo zamanda sol tarafından revizyonizm ve ihanetle suçlanmıştı ve kahramandan çok bir hain olarak görülüyordu. Emekli general Mellado ise iç savaş sırasında Frankocu “beşinci kol”un mimarlarından birisiydi. Carillo, Frankocu güçler tarafından kuşatılmış Madrid’in savunmasını yürütürken Mellado aynı şehirde Frankocu yeraltı faaliyetini örgütlüyordu. Mellado tutuklandı ve Komünistlerin hapishanelerdeki 1.200 Frankocu’yu kurşuna dizdikleri katliamdan kıl payı kurtuldu. Carillo yıllar boyunca katliamın baş sorumlusu olarak görülmüştür.

23 Şubat 1981. İspanya'da başbakanın seçileceği oylama sırasında 200 silahlı jandarma ile Milletvekilleri Kongresi'ni basan Yarbay Antonio Tejero, parlamenterleri ve bakanları 18 saat boyunca rehin tutmuş, sonrasında darbe girişimi kansız bir şekilde bastırılmıştı.

Nihayetinde Şubat 1981 darbe girişiminde meclisi basan darbecilerin “yere yatın, kıpırdamayın, susun” gibi komutlarına 350 milletvekilinden yalnızca yukarıda adlarını andığımız bu üç kişi direniş gösterdi.

Bir Anın Anatomisi’ni bu üç tarihsel kişilik nezdinde yeni kahraman tipinin irdelenmesi ve demokrasiye geçişin çapraşık, uzlaşmalarla dolu, netlikten son derece uzak doğasının anlaşılması çabası olarak da görebiliriz.

“Sanki şiddetin tarihin esası, onun üretiminde kullanılan hammadde olduğunu, bir savaş hareketini yalnızca başka bir savaş hareketinin hükümsüz kılabileceğini, 18 Temmuz 1936’da savaşa ve savaşın başka araçlarla, Franco rejimiyle uzamasına yol açan darbeyi yalnızca başka bir darbenin hükümsüz kılabildiğini ihsas etmek istiyormuş gibi – 23 Şubat, yalnızca geçiş sürecine ve savaş sonrasının Franco rejimine son vermekle kalmadı: 23 Şubat, savaşa da son verdi.”[10]

Javier Cercas geçtiğimiz yıl Türkiye’ye, Tüyap Kitap Fuarı’na gelerek bir dizi söyleşi gerçekleştirdi:

“İlk kez İstanbul’a gelişim yaklaşık 10 yıl önceydi. İki haftada bir İspanya’nın en çok okunan gazetelerinden El Pais’de yazıyordum. İspanya’ya döndüğümde Türkiye hakkında ‘Türk Aynası’ adıyla bir makale yazdım. Çünkü iki ülke arasında geçmişe ve şimdiye dair birçok benzerlikler gördüm.”[11]

Belki de geçiş süreçlerinin kimliklerin çılgınca yer değiştirdiği, meşum kişiliklerin kahramana, kahramanların meşum kişiliklere dönüştüğü bulanık süreçlere dönüşmesi kaçınılmaz.

“’70li yılların ortalarına kadar bütün bir ülke, neredeyse kimsenin Hayır diyemediği, hemen herkesin Evet dediği, neredeyse herkesin zorla ya da isteyerek işbirliği yaptığı, böyle yapan neredeyse herkesin ihya olduğu kırk yıllık diktatörlüğün yükünü sırtlamıştı. Bireysel ve kolektif bir geçmiş, içerisinde pek az İspanyol’un Frankocu olduğu, Franco’ya karşı parmağını bile oynatmamış, onunla el ele çalışmış birçok insanın direnişçi ve muhalif kesildiği soylu ve kahramanca bir kurmaca yaratarak gizlenmek, makyajlanmak ya da süslenmek istenen bir gerçeklik.”[12]

Meşum periler

Mathias Enard’ın Mıntıka’sındaki Francis Mirkovic Fransa vatandaşı olmakla birlikte Bosna savaşına gönüllü katılmış bir Hırvat milliyetçisi. Ailesinin Hırvat milliyetçiliği ve Katolik sofuluğu ile bezeli geçmişini kaleme aldığı sayfalarda henüz on iki yaşındaki piyanist annesinin 1951’de İspanya’da verdiği özel bir konseri anlatıyor. Konserin katılımcıları: Franco’un karısı Carmen Polo de Franco; hem iç savaştaki eylemlerinden hem de çatışmalarda bir gözünü ve bir kolunu kaybettiğinden ötürü göz korkutucu Frankocu general Millan Astray; II. Dünya Savaşı’ndan sonra Arjantin’e kaçtıktan sonra destek istemek için İspanya’ya gelmiş Hırvat faşisti Ustaşaların führeri Ante Paveliç ve nihayet adı pek çok katliama karışan Ustaşa komutanı Vjeoslav Luburiç. Romanın kahramanı İspanya radyosundan da naklen verilen konserin katılımcılarını sıraladıktan sonra, “işte beşiğimin üzerine eğilmiş periler bunlar, tarihimin ilk fotoğrafları”[13] diyor. Her toplumun beşiğinin üzerinde bu türden periler mevcut. Meşum perilerin bazen de kişisel hayatlar üzerine eğildiğini görebiliyoruz ve bunlarla başa çıkabilmek, onlarla mücadele edebilmek kişilerin ve toplumların yazgısının önemli bir bölümünü oluşturuyor, hatta kişilerin ve toplumların karakteri bu mücadeleyle biçimleniyor. Belki de Karanlıkların Hükümdarı’nın mirası asla yok olmuyor, her bir işaretle yeniden doğuyor: “Bu bitmez dedim kendi kendime. Asla bitmez.”

 

NOTLAR:

[1] Hans Enzensberger, Anarşinin Kısa Yazı, çev. Mehmet Aşçı, Ayrıntı Yayınları, 1993, Öndeyiş.

[2] Javier Cercas, Sahtekâr, çev. Gökhan Aksay, Everest, 2020, s. 307.

[3] Javier Cercas, Salamina Askerleri, çev. Saliha Nilüfer, Everest Yayınları, 2022. Kitabın sonundaki “2015 Baskısına Sonsöz”.

[4] Javier Cercas, Karanlıkların Hükümdarı, çev. Gökhan Aksay, Everest Yayınları, 2021, s. 272.

[5] Javier Cercas, Salamina Askerleri, çev. Saliha Nilüfer, Everest Yayınları, 2022. Kitabın sonundaki “2015 Baskısına Sonsöz”, s. 215. Milan Kundera, Bir Buluşma, çev. Roza Hakmen, Can Yayınları, 2010, s. 59.

[6] Javier Cercas, Karanlıkların Hükümdarı, çev. Gökhan Aksay, Everest Yayınları, 2021, s. 125.

[7] Javier Cercas, Sahtekâr, çev. Gökhan Aksay, Everest Yayınları, 2020, s. 239.

[8] a.g.e., s. 239-240.

[9] Javier Cercas, Bir Anın Anatomisi, çev. Gökhan Aksay, Everest Yayınları, 2022, s. 451.

[10] a.g.e., s. 450.

[11] Tolga İldun, SANATATAX, “Javier Cercas: ‘Esas kahraman yazar değil okurdur’”

Çevrimiçi söyleşilerden söz etmişken Juan Gabriel Vásquez’in Cercas ile yaptığı söyleşiyi de yazarın poetikası açısından tavsiye etmek isterim: “Bir Şey ya Romadır ya da Tarih”, İspanyolcadan çeviren Süleyman Doğru, Oggito.

[12] Javier Cercas, Sahtekâr, çev. Gökhan Aksay, Everest Yayınları, 2020, s. 241.

[13] Mathias Enard, Mıntıka, çev. Ebru Erbaş, Can Yayınları, 2017, s. 339.

Yazarın Tüm Yazıları
  •  Gözde Orhan
  • Anarşinin Kısa Yazı
  • Bir Anın Anatomisi
  • Hans Enzensberger
  • Javier Cercas
  • Karanlıkların Hükümdarı
  • mathias enard
  • roberto bolano
  • Sahtekâr
  • Salamina Askerleri
  • Uzak Yıldız

Önceki Yazı

VİTRİNDEKİLER

Haftanın kitapları – 15

K24'te haftanın vitrini: Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevleri tarafından bize gönderilen, dikkatimizi çeken; okumak ve üzerine yazı yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar...

K24

Sonraki Yazı

ELEŞTİRİ

“Beyefendi, ben iyi yazıdan çakarım”

“Hikâyeci Memduh Şevket hiçbir şeye hayret etmez. Hayat hakkında ‘illüzyonları’ yoktur. Sevdiği deyişlerden biri “bir kere sürçtü diye atın başı kesilmez”dir. Peki ya ikinci kere? Hadi bilemedin üçüncü kere? Diye merak eder onun hikâyelerinin tiryakisi olan okur.”

FATİH ÖZGÜVEN
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist