Cambaz ve trapez
“Cambaz, akrobasi, trapez ve çift ilişkisi. Bu izleğin biçimde hafif içerikte ağır, hatta trajik olarak anlatılması, sirklerin palyaçoları da kapsayan birer kara delik oluşturduğuna ilişkin arka plan, tiyatro oyunlarının o iskeletsi dili... İçeriğin biçimi bu kadar aştığı yapıt az bulunur.”
Aziz Nesin. Fotoğraf: İsa Çelik, Nesin Vakfı Arşivi
Bizde mizah geleneksel olarak kültürel egemenlik sıralamasında ilk üçe girer. Yaradanın ardından ikinci midir, yoksa ikincilik şiire aittir de mizah üçüncü mü gelir, karar vermek zor. Gözümüzü Hoca Nasreddin’le açar, Aziz Nesin’le kapatırız. Bu ülkede altmış-yetmiş yıldır kamusal alanda olup biten hemen her gülünç olay ya da karamizah olayı hiç şaşmadan “tam Aziz Nesin’lik” sözüyle karşılanıyorsa boşuna değildir.
Gerçi arada Kaygusuz Abdal’lar, Karagöz ile Hacivat’lar, ortaoyuncuları, İsmail Dümbüllü’ler, Kemal Sunal’lar, Ferhan Şensoy’lar ve daha sayamadıklarım gelip geçmiştir ve kadınlı erkekli mizah dergileriyle, Cem Yılmaz’larla da ardı arkası kesilmemektedir. Oğuz Aral’ın Gırgır dergisi mutlak satış rakamları açısından dünyada üçüncüydü, Sovyetler’in Krokodil’inin ve ABD’deki Mad dergisinin hemen ardından. Mizah dergilerinde çizerler kadar yazarlar da belirleyici pay sahibidir. En ünlü ve öncü mizah dergilerinden biri olan Markopaşa’yı (1946-1950) çıkaranların başında Aziz Nesin gelir.[1]
Mizahın ana kültürel boyutlardan biri olduğu tek ülke biz değiliz tabii. Kuşak (“boomer”) olarak Aziz Nesin’le büyüdüğümüz yıllarda İtalyan Don Camillo kitapları ve o kitap dizisinden uyarlanan, Fransızların Kemal Sunal’ı diyebileceğimiz Fernandel’in oynadığı filmler de vardı hayatımıza hayat katan. Film deyince bu yol Lorel ile Hardy’ye ve tabii Sessiz Kuşak’ın büyük yıldızı Şarlo’ya kadar uzanır ama, bu noktada onları bırakıp Aziz Nesin’e döneyim, yazının asıl konusu o çünkü, onun elli küsur yıldır akıllarda dolanan Tut Elimden Rovni’si.
1970’li yılların ortalarında Aziz Nesin’in Moby Dick’le ilgili bir yazısı üstüne hayli keskin bir olumsuzlama yazmış[2] olsam da, yapıtları çoğu okur gibi benim de düşünsel açıdan sola meyletmemin ilk kaynaklarından biridir. Onu okumaya Orhan Kemal’den bile önce ve Yaşar Kemal ile aynı zamanlarda başlamıştım, yani ‘50’lerin ikinci yarısında, ilkokulu bitirmeye yakın. İnce Memet gibi Damda Deli Var ve Kazan Töreni de zihin dünyamın birer parçası haline gelen ilk yapıtlardandır.
Tut Elimden Rovni’yi ise çok daha sonra okumuş ve bir hayli şaşırmıştım: Şaşırmamın nedeni bunun bir tiyatro oyunu olması ve mizahla pek ilgili olmamasıydı. İlk kez 1970’te yayımlanmış ama ben ancak 1980’lere doğru okuyabilmiştim. Daha sonra uzun aralar ve kısa sürelerle ilgilenebildim, sahnelendiğini göremedim, şimdi YouTube’da birkaç görüntüsü yayımlanan sahnelerine ısınamadım. Metin benim gözümde kendine özgü bir tür olarak kaldı, belki daha çok bir novella olarak. Kesin olan, hemen her alanın büyük sanatçıları gibi Aziz Nesin’in de kendisini bir başka alanda daha sınamak, doğrulamak ihtiyacını hissetmiş olmasıdır, diyeceğim ama, tiyatronun onda sonradan olma değil, çocukluğunda başlamış bir ilgi olduğu anlaşılıyor.
Cambaz, akrobasi, trapez ve çift ilişkisi. Bu izleğin biçimde hafif içerikte ağır, hatta trajik olarak anlatılması, sirklerin palyaçoları da kapsayan birer kara delik oluşturduğuna ilişkin arka plan, tiyatro oyunlarının o iskeletsi dili... İçeriğin biçimi bu kadar aştığı yapıt az bulunur.
Öyle görünüyor ki, tıpkı mizah türü gibi cambaz izleği de iki dünya savaşının ardından ölüme meydan okumanın, ölümle düelloya, üstünlük yarışına girmenin bir yolu, dehşet verici bir dolayımı olarak devrededir. Tut Elimden Rovni’nin çıkışı da Türkçe edebiyatta bu izleğin hayat bulduğu yıllara denk geliyor. Turgut Uyar’ın 1959 tarihli “Tel Cambazı” şiirleri, Edip Cansever’in “Menzil Cambazı”, Ece Ayhan’ın “Bir Ölü Macar Cambaz”ı, Bilge Karasu’nun 1970 tarihli “Usta Beni Öldürsen e!” adlı öyküsü (oradan türeyen Barış Pirhasan’ın aynı adlı filmi ve daha dolaylı olarak Orhan Pamuk’un Kırmızı Saçlı Kadın’ı) ve Aziz Nesin’in yine 1970 çıkışlı büyük sorgulaması Tut Elimden Rovni...
Aziz Nesin, Nesin Vakfı inşaatında… Fotoğraf: Nesin Vakfı Arşivi
Belki bir açıdan tür farkını da açıklayan bir etken olarak, tek kişili tel cambazı odaklı şiirlere karşılık iki kişinin birlikte rol aldığı “Usta Beni Öldürsen e!” ile Tut Elimden Rovni’nin ek olanaklar açısından ortaklaştığı görülüyor.[3] Aziz Nesin modern toplumda artık geniş aileden çok, çift (çekirdek aile!) hâlinde yaşamaya başlayan kadın ile erkeğin çıkmazlarını dahil etmiş probleme. Karasu gibi o da aynı anda hem ölümle hem de “öteki”yle, hatta bu arada “güç” ve “başarı” kavramlarıyla hesaplaşma olanağını yaratmış oluyor. Mela ile Rovni’nin ilişkisi, cambazın telinden ya da ipinden daha gergindir, ancak Aziz Nesin’in aslen ilksel bir ilke olan kadın-erkek eşitliğini başkişi düzleminde gerçekleştirdiğine de dikkat edilmeli: Günümüzün “eşbaşkan” kavramı gibi, iki eşbaşkişi!
“Tut Elimden Rovni.” Bu söz Mela’ya ait. Yapıtın kadın başkişisi, Rovni’nin meslektaş eşi Mela (Melahat? Melda? bela?).
Rovni güce, işine ve kendi kendisine tapmaktadır. Yapıt bu boyutta ün kazanmanın döngüsünü sorunlaştırıyor, sonuna kadar: “Bir canbazın adı; alkışların sesi kadar sürer.” [Bunun 1950’lerden bu yana diğer ülkelerde de çok işlenmiş bir izlek olduğunu biliyoruz.] Hayatının kâbusu, güçten, trapezden ve seyircinin gözünden düşmektir. Kimseye güvenmez, bu yüzden güçlü görünmek gereğini hisseder. (“Kan kusacaksın kızılcık şerbeti içtim diyeceksin” kültürü.) “Ölüme hak kazanmak”tan da söz eder. Belli ki ölünceye kadar hep yükselecek bir “başarı” eğrisine ihtiyaç duymaktadır: Şöhret sendromu!
Yaşar Kemal ve Aziz Nesin
Fotoğraf: Nesin Vakfı Arşivi
Bu konudan bana çok genç yaşta ünlü olmuş bir arkadaşım söz etmişti. Ölümü yenmenin bir yolu, sizi hiç değilse hemen unutmayacak olabildiğince çok insan tarafından önemsenmektir! Rovni’nin ruh durumu da bu. Ölümle düello meselesiyle ilgili.
Rovni karakteri bir yandan da bir devrimci kişilik metaforudur: Kendisini bir palyaçodan yaratılmış büyük ve güçlü bir sanatçı olarak görürken bir ara “bütün ezilmişlerin umudu” olmaktan söz eder ve kendisinin “büyük buluşu” sayar bunu, ustası Pelütki’den aldığı esinle başardığı bir buluş olduğunu söyler. (“Usta” siması Bilge Karasu’da esas, Aziz Nesin’de daha “gerçek” bir konumdadır.) Bir yandan da kendisinin en zayıf, en “palyaço” halinin ortaya çıkacağına ilişkin kâbuslar görür – bu kâbuslar metinde bir tür kulüp sahnesi gibi, Mela’nın başka bir bağlama ait, Rovni’yi o bağlamda küçümseyen sözleriyle, sahne içinde sahne olarak kurgulanmıştır. Tiyatro türüne özgü ikincil bir olanak olarak.
Belli ki Mela, Rovni’nin dünyasında kolaylaştırıcı bir enstrüman gibi konumlandırılmıştır, çok da bilincinde olmaksızın. Ve “şimdi” bu konuma kötü bir yoldan isyan etmektedir. Rovni’nin yenilme korkusu ise yalnızca kendi kendisiyle ilgilidir. Kime yenilme sorusuna verdiği yanıt, “kendime”dir. Rovni kendi kendisini herkesten ve her şeyden daha fazla önemsemekte ve sevmektedir. Ezel ebet böyle yetişmiş gibi bir hali vardır, amatör ruhbilimcilerin narsist, feministlerin egemen ideolojinin ürünü diyecekleri türden. Kabul etmek gerekir ki anlatıcı, problem(ler)i öğretici ya da yargılayıcı olmaktan uzak, soruları kendisi de içselleştirmiş olarak “sahneliyor”.
Aziz Nesin başkişilere birer de dolayım içi dolayım, bir “yansıtma” olanağı vermiş: Yanlarından ayırmadıkları birer sahne aparatı, ama aynı zamanda Eskici Musa masalındaki şamdan gibi birer dolayım, kolaylaştırıcı, anlama ve anlatma aracı; çocukların ayrıcalıklı oyuncakları gibi, “oyun”un araçlarına dahil. Sirkteki oyunlara, oyun metninin okurlarına ve tiyatro izleyicisine bir şeyler anlatmaya yaradıkları kadar, dördüncü bir katman olarak, iki oyun kişisinin hem kendi kendilerine hem de birbirlerine bir şeyler anlatmasına yarıyor bu iki aparat.
Oyunun sonlarına doğru bu aparatlar öne çıkarak kendi içinde yorum olanağı kazanıyor. Mela’nın Mestini’den, yani Rovni’ye ait aparattan “bu borular” diye söz etmesi, derinde başka bir simgeselliğin varlığını da gösteriyor olabilir. Rovni’nin durmadan “kendim, kendimi seviyorum” demesi de aynı derin simgeselliğe dahil sayılabilir, yine belki.
Philippe Petit, Dünya Ticaret Merkezi'nin İkiz Kuleleri arasındaki ipte yürüyor, 7 Ağustos 1974.
Cambazlıkla ilgili düşünce üretiminin galiba en yaygın öğesi denge kavramı oluyor. Ne de olsa ip cambazları genellikle o uzun denge sopasıyla resmedilir ve gözümüzün önüne öyle gelirler. Rovni’de de “denge” kavramı tartışılıyor, özellikle “çift” olma boyutu içerisinde. Elma simgesi iki yerde devreye girerek işlevselleşiyor. Filenin gerilmiş olup olmaması meselesine de dikkat.
İnsanlar birbirine ne kadar yakın(laşır)sa, aşk-nefret eksenindeki gitgelleri de o kadar artar ve şiddetlenir mi? Bu tezin inandırıcı bir yanı olduğu kanısındayım. Oyun bunu da tartışıyor. Ölüme ve “öteki”ne en yakın olmanın en koyu hallerini gösteriyor.
Katilin kim olduğunu söylemeden bitirmeliyim. Ancak yapıtın göreli en zayıf yanının bitişi olduğunu söylemek zorundayım. Orhan Koçak’ın şu cümlesiyle bitirmek en iyisi: “Denge bulma çabasına indirgenemeyecek bir boyut vardır tel cambazının işinde.”[4] Biraz daha aktarayım, çünkü Koçak’ın aktardıkları da önemli:
1970’li yılların büyük tel cambazı Phillipe Petit, Yüksek Tel Üstünde adlı kitabında, “Tel cambazlığı denge sorunu için düşünülmüş bir çözüm değildir” der: “Dengenizi yitirdiğinizde kendinizi toprağa bırakmadan önce uzun bir süre direnin. Sonra atlayın. Dengede kalmak için kendinizi zorlamamalısınız. İleri gitmelisiniz. Kazanmalısınız.” Kazanmak? Olabilir. Ama ancak öncesinde başdöndürücü bir boşluğu, bir kayıp deneyimini de hissetmek koşuluyla. Petit, “alçak-tel sanatçıları” diye nitelediği bir grubu savdıktan sonra şöyle devam eder: “Geriye, performansını bir şans oyunu olarak sürdüren kalır. Kendi korkusundan gurur duyan. Telini uçuruma geren... Ve kim ki yenilgiye, tehlikeye karşı çalışmak istemez, kim ki yaşadığını hissetmek için her şeyini vermeye hazır değildir, onun yüksek-tel cambazı olmasına da gerek yoktur. Ve zaten hiçbir zaman olamayacaktır.”
NOTLAR:
[1] Sertaç Timur Demir, Türkiye’de Mizah Dergileri: Kültürel Hegemonya ve Muhalefet, rapor, SETA, 2016.
[2] Necmiye Alpay, “Militan’da Çıkan İki Yazı Üzerine”, Militan, Mayıs 1975.
[3] Bilge Karasu’nun “Usta Beni Öldürsen e!”si ile Turgut Uyar’ın “Tel Cambazı” şiirleri arasında bağlantı kuran önemli bir çözümleme için bkz. Enis Akın, “Turgut Uyar ile Bilge Karasu”, Doğu Batı no. 105 içinde, 30 Kasım 2023, s. 205-234, özellikle “Cambaz” altbaşlığı.
[4] Orhan Koçak, Bahisleri Yükseltmek, Metis Yayınları, s. 81, 82.
YAZARIN NOTU [27.12.2023]
Enis Batur, 27.12 2023 tarihli bir epostayla kendisinin,
Önceki Yazı
Hayat dalgalar gibi üstlerinden geçti… mi?
“Bu mektupları, 'bir şair ve yazar adayının kanat çırpmaları' diye okuyabilir miyim? Bülent Ecevit, kolejdeki son yıllarında yazmaya ve yazdıklarını okulun edebiyat dergisi İzlerimiz’de yayımlamaya başlamıştır. Grubundaki arkadaşları da edebiyata, sanata meraklıdır. Ancak ilk mektuptan başlayarak yazamamaktan yakınır.”
Sonraki Yazı
Haftanın kitapları – 51
K24'te haftanın vitrini... Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevleri tarafından bize gönderilen, dikkatimizi çeken; okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Duvar / Kapitalizm ve Demokrasi / Kürtler ve Cumhuriyet / Ölür Çünkü Babalar / Popülizm Yüzyılı / Suyun Tarihi / Şu Anda Burada mıyız? / Toplumsal Hareketler (Bazen) Nasıl Fark Yaratabilir? / Yakutiler / Yaşasın Cumhuriyet ama...