İvi Stangali: Sürgünde kararan bir ışık
“Kızı Maya’ya göre, İvi’nin yaşamının ikinci yarısıyla ilgili anlatılacak şeylerin bir önemi yok. Maya’nın cümlesiyle, ‘Yıllar boyunca sonsuza dek tekrarlanan tek bir gün.’ Sanatla, dostluklarla zenginleşmiş bir yaşamı ‘tek bir gün’e hapseden felaketin Yunancada tek kelimelik bir ismi var: Apelasis yani sürgün.”
Bedri Rahmi Eyüboğlu, İvi Stangali (ayrıntı).
Theo Angelopoulos’un Sonsuzluk ve Bir Gün filminde, bitirmeye çalıştığı şiiri için insanlardan kelime satın alan Alexander, karşısına çıkan Arnavut asıllı bir mülteci çocuktan üç kelime alır: Korfulamu, xenitis ve argathini. Korfulamu, annesinin kollarında uyuyan bir çocuğun huzurunu, sevgiyi ve şefkati temsilen “bir çiçeğin kalbi” anlamına gelir. Xenitis “yabancı” demektir. Son kelime olan argathini ise her şey için artık çok geç kalındığı anlamına gelen “gecenin geç vakti, kör karanlığı” gibi karşılıklara sahiptir. Doğduğu yerde ailesinin, dostlarının “gözbebeği” olan İvi Stangali’nin hem yurdunda hem de sürüldüğü yerde “yabancı” sayılması ilk iki kelimeyi karşılıyor sanırım. Atina yıllarında tuvaline yansıttığı kör karanlığı düşününce, son kelimenin temsil ettikleri için ise söylenecek çok şey var: Geri dönmek, ümit etmek, resim yapmak, sevmek, hatta yaşamak.
“Bizi kovmalarından önce…” diye anlatmaya başlarmış İvi Stangali ikiye yarılmış yaşamını. Kızı Maya’ya göre, İvi’nin yaşamının ikinci yarısıyla, yani yurt bellediği yerden kovulmasından sonraki kısmıyla ilgili anlatılacak şeylerin bir önemi yok. Maya’nın cümlesiyle, “Yıllar boyunca sonsuza dek tekrarlanan tek bir gün”. Sanatla, dostluklarla zenginleşmiş bir yaşamı “tek bir gün”e hapseden felaketin Yunancada tek kelimelik bir ismi var: Apelasis yani sürgün.
Özetlemek gerekirse, 1964 yılında Kıbrıs meselesi nedeniyle Türkiye ve Yunanistan arasında yaşanan gerilimin sonucunda Türkiye’nin aldığı bir kararla, İstanbul’da yaşayan Yunan uyruklu 13 bin kişi sınır dışı edilerek Yunanistan’a gönderilir. Yanlarına en fazla 20 kilo eşya ve 200 lira (dönemin kuruyla 22 Dolar) alma hakkı tanınan Rum cemaati üyelerinin Türk uyruklu eşleri, çocukları, yakın akrabalarının da eklenmesiyle rakamın 45-50 bin kişiye ulaştığı yazılıdır kaynaklarda. Oysa 1930’da Yunanistan ve Türkiye arasında yapılan bir antlaşmayla her iki ülkenin vatandaşlarına diğer ülkede seyahat, ikamet ve ticaret hakkı tanınmıştı. Sınır dışı edilecek Rum cemaati üyelerine zorla imzalatılan itirafname, anlaşmanın tek taraflı olarak bozulabilmesi için yeterli nedenleri oluşturmaktadır. Yasaları ihlal ettiklerini, Türkiye aleyhine faaliyet gösterdiklerini, Eleniki Enosis Derneği üyesi olduklarını, Kıbrıs’taki Yunan teröristlere para yardımı yaptıklarını kabul etmenin ötesinde, Türkiye’yi kendi özgür iradeleriyle terk ettiklerinin de altına imzalarını atmak zorunda kalırlar. Sınır kapısında kurulan kontrol noktalarında, yanlarında getirdikleri paranın ve eşyanın belirlenen miktarı aşıp aşmadığı kontrol edilirken, kimi zaman altın dişlerin tespitine kadar varan onur kırıcı bir davranışa maruz kalırlar.
1964 tehciri hakkında, bildiğim kadarıyla yapılan ilk çalışma, Rıdvan Akar ve Hülya Demir’in İstanbul’un Son Sürgünleri adlı kitabı.[1] Tehcir kararını tüm ayrıntılarıyla anlatmasının yanı sıra, tehcir sonrasında geride kalan malların akıbetini Davos Zirvesi’ne kadar takip eden ve o yıllarda bunu yaşamış tanıklarla yaptıkları sözlü tarih çalışmasıyla ‘64 tehciri hakkında ilk yüzleşmeyi sağlayan bir çalışmaydı. Yine Rıdvan Akar’ın proje danışmanlığını yaptığı Babil Derneği, tehcirin 50. yılı olan 2014’te “20 Dolar 20 Kilo” isimli bir sergi açtı. Sosyal medyanın da etkisiyle konu artık daha çok kişi tarafından bilinir olmuştu. Travmatik olaylarla dolu tarihinin yol açtığı toplumsal hafıza kaybından mustarip bir ulusun bu tip yüzleşmeleri inkâr etme, mazeret bulma çabalarıyla devletin unutturma politikalarının at başı gittiği bir iklimde cesaret isteyen atılımlar bunlar. Yapılan toplumsal hafıza çalışmalarının olumsuz bir geçmişle yüzleştirme yolunu açması bir kesim için çok değerli, bir kesim için ise elbette tedirgin edicidir.
Ernest Renan, ulus kavramını, “Tüm bireylerin ortak pek çok şeye sahip olmaları ve aynı zamanda hepsinin pek çok şeyi unutmuş olmasıdır” diye tanımlar. Renan’ın işaret ettiği unutmanın yerini hatırlamak alınca, peşi sıra gelen hesaplaşma korkusunun rahatsız ettiği zihniyetin bir örneğini, yakın zamanda İmroz’da yapılması planlanan “Yeniden Buluşacağız: İmroz’un 1964 Belleği” sergisine verilen tepkiler ve getirilen yasakta görmüştük. Bir sivil (!) toplum kuruluşunun itirazında kullanılan dilin “devletin ve milletin küçük düşürülmesi, Rumlara verilen hakların gözden geçirilmesi, Batı Trakya karşılığı ve herkesin haddini bilmesi” gibi sağ düşüncenin tanıdık kodlarına sahip olması, yüzleşmenin yarattığı korkunun çarpıcı bir dışavurumudur.
Yüzleşme pratiklerinin bütünü üzerine düşünmek bu yazının sınırlarını aşacaktır kuşkusuz. Yine de Tülin Ural’ın Yerli ve Milli Sırlar kitabında[2] sorduğu üzere, “Hesap sormanın bir faydası var mıdır peki? Veya tüm olup biteni (ama sadece olanları değil, içindeki insanların duygularını da) anlatmak mıdır yüzleşmek? Sadece anlatmak yeter mi adaleti sağlamaya? Veya anlamaya mı çalışmalıdır bu dili: Bu olanlar neden oldu, başka türlü mümkün müydü?” Cevapları kolay sorular değildir bunlar. Halil Turhanlı, “Küllerle Yazmak”[3] başlıklı metninde, babası Auschwitz’de öldürülen Sarah Kofman’ın travmayı yazmanın güçlüğüne dair düşüncelerini aktarır. “Kofman’a göre travmayı her anlatma girişiminde dilin yetersizliği bir kez daha açığa çıkar; bir önceki girişiminden daha ağır, daha yoğun bir yetersizlik duygusu ruha yayılır.” Artık anlatamayacaklar adına anlatmanın yanı sıra yazmanın yetersizliği de eklenir buna. Unutturma politikaları, inkâr, mazeret ve tehditlerle yüzleşmenin önüne dikilen engelleri de düşününce, tüm bu hafıza çalışmaları için harcanan emeğin değeri daha iyi anlaşılacaktır.
Ben bu toplumsal travmanın yarattığı dramla birlikte İvi Stangali’nin dramını da düşünüyorum ister istemez. Stangali’nin ismine ilk rastladığım yer, Jack London’un Yeditepe Yayınları’ndan çıkan Ateş Yakmak isimli öykü kitabıydı. Memet Fuat çevirisi olan kitabın kapak ve iç sayfalarının ressamı olarak künyesinde görmüştüm ismini. Arif Keskiner’in Çiçek Gibi isimli hatıralarında sözünü ettiği Stangali hakkında yapılan tek ve oldukça kapsamlı çalışma ise, 2019 yılında Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan, Sula Bozis ve Seza Sinanlar Uslu’nun hazırladıkları İvi Stangali: Ressamı Hatırlamak oldu. Kitabı yeniden okurken, İvi üzerine düşünürken, ister istemez sürgünlük ve buna neden olan milliyetçilik üzerine de düşünme gereği ortaya çıkıyor.
Edward Said, “Sürgün hakkında düşünmek tuhaf bir biçimde davetkâr, hatta kışkırtıcı bir şeydir de sürgünü yaşamak korkunçtur” diye başlar “Sürgün Üzerine Düşünceler” yazısına.[4] Bir sürgün hayatı yaşamış olan İvi Stangali’yi yerleşik bir hayat sürdürdüğümüz konfor alanından anlamamız pek mümkün olamayacağı için, sanırım bu daveti kabul etmek gerekiyor. Bu nedenle, yazıyı İvi’nin yaşamına paralel olacak başka okumalarla birlikte kurmaya çalışırken sürgünlük üzerine yeniden döneceğim.
Şöyle devam eder cümlesine Said: “Sürgün, bir insanla doğup büyüdüğü yer arasında, benlikle benliğin gerçek yuvası arasında zorla açılmış olan onulmaz gediktir. Özündeki kederin üstesinden gelmek mümkün değildir”. İvi Stangali de üstesinden gelememiş bu kederin. Oysa geçmişi unutturma, yok sayma stratejisine denk düşen miladi söylem çerçevesinde, yeni bir başlangıç yapmanın iyimser ve üretken havasına sahip Cumhuriyet ile birlikte yaşamış çocukluğunu. 29 Mart 1922’de tedirgin Rum cemaatinin bir üyesi olarak gözünü açtığı İstanbul’da, şehri terk etmeyi düşünen diğer Rum ailelerin aksine, Stangali ailesi, buralı olmanın bilinciyle yetiştirmişler İvi’yi. Zapyon Rum Kız Okulu’nda Fransızcadan okuduğu Dostoyevski, Çehov, Kafka ve James Joyce gibi yazarlarla inşa etmeye başladığı yaşamının bu döneminde, kara bulutlar henüz dağın ardındadır. Ancak azınlıklara uygulanan politikaların baskısı giderek artan bir biçimde hissedilmektedir. 1923 mübadelesi, 1927’de İmroz ve Bozcaada Rum okullarında Rumca eğitimin yasaklanması, 1928’de “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyası, 1932’de bazı mesleklerin Türk olmayanlara yasaklanması, 1934’te Yahudi vatandaşlara yönelik Trakya pogromu, 1941’de gayrimüslim erkeklere özel “Yirmi Kur’a Nafia Askerleri” olarak bilinen ayrımcı askerlik hizmetleri, 1942’de çıkan Varlık Vergisi ve nihayetinde 1955’teki 6-7 Eylül olaylarıyla ağırlaşan baskı altında yaşamaya devam edilirken, İvi için yaşam henüz eskiz defterlerinin sayfalarındadır.
Ailesi Sorbonne’da edebiyat ya da felsefe eğitimi almasını isterken, İvi sanat eğitimi alarak ressam olma hayalleri kurmaktadır. Bozuk Türkçesine rağmen, 1942 yılında Güzel Sanatlar Akademisi’ne misafir öğrenci statüsünde girmeye hak kazanır. Yaşamının en önemli figürlerinden biri olan Bedri Rahmi Eyüboğlu ile de burada tanışır. D Grubu’nun önemli isimlerinden olan akademideki hocası Eyüboğlu’nun tutkulu resim anlayışı İvi’yi de etkiler. Hocasının önerisiyle edindiği, hiç yanından ayırmadığı eskiz defterlerinin sayfaları sadece resim çalışmalarını değil, duygu ve düşüncelerini de yazdığı bir günlüğe dönüşür. Nitekim Sula Bozis ve Seza Sinanlar Uslu’nun bahsettiğim kitabı, İvi’nin kızı Maya Stangali tarafından korunan bu defterlerin yol göstericiliğiyle ortaya çıkmış.
İvi Stangali’nin 1940’larda yaptığı tablo, o sırada Tophane’nin en fakir mahallelerinden biri olan Karabaş mahallesini resmediyor. Fotoğraf: Maya Stangali Arşivi
1942’den 1954’e kadar tuttuğu bu defterlere Rumca, Fransızca ve zaman içinde ilerlettiği Türkçesi ile günlük yaşamı kaydettiği notlar bile sanatın prizmasında kırılmaktadır. Çevreyi gözlemlemek için sık sık gittiği Tophane’de bir kahvede defterine hareket eden insanları, canlanıp solan renkleri, kaybolup giden ışıkları, sesleri nakşetmeye çalışırken, tuhaftır ki, sanki bir kehanette bulunurcasına şu cümleyi yazar İvi: “Acep göçenler ne olur? Işık mı olur, su mu olur, toprak mı olur…”
O yıllarda dostları için ışıktır İvi. İlhan Berk, Galile Denizi kitabında üç şiirini onun ismi ile vaftiz eder:
“Birden İvi Stangali’nin resimleri çıktı geldi / Yalnız değildik artık / Gittik ağaçlarla, sularla namuslu bir yerde durduk / İlk kez mutlu” (İvi Stangali)
“İvi gökyüzünü alıp İstanbul’a indi / Bir sevinç İvi’yi gören İstanbul’da / Baktığı her şey beni çiz diyor İvi’ye / Bir yüz para çiz diyor / Bir rüzgâr Galata Kulesi’ne çarpıp geçiyor / İvi ışıldıyor” (İvi Sabahı)
“İvi insanları aldı / Yaşamaya çalışmaya yolladı” (İvi Işığı)
Bedri Rahmi’nin teşvikiyle kurulan “Onlar Grubu”nun göz bebeğidir adeta. O kadar ki, Fikret Otyam “Onlar Grubu Resmi Geçidi” isimli yazısında ondan bahsederken şöyle yazar:
“Atölyenin meseni, hocanın bir lafını iki etmeyen, hatta bir kat fazlasıyla yapan yegâne arkadaştır. İvi kiminin meleği, kiminin bankası, kiminin Hızır’ıdır. İvi atölye ve arkadaşları için her zorluğa katlanır; kalbi iyilik ve vazife diye çarpar. Avşar kilimini, Anadolu yazmasını, halk türkülerimizi bizden daha fazla sever. Allah İvi’yi başımızdan eksik etmesin…”
“Biz” ve “onlar” arasına çizilen soyut ve somut sınırların dildeki yansımalarını da gözden kaçırmamak gerekir. Herkül Millas’ın, Halikarnas Balıkçısı ve Kemal Tahir örneklerinden yola çıkarak belirttiği gibi, bu tip yazarların “insancıl” ve “sol” söylemlerinin dahi aslında “öteki”ni yadsıma işlevini, bilerek ya da bilmeyerek taşıdığı da bir gerçektir. Fikret Otyam’ın bir art niyet barındırmadan dile getirdiği “biz” zamirinin içinde belki de bilinçdışında barınan düşünceyi Herkül Millas kısaca şöyle tarif eder: “‘Öteki’, ‘bizi’ çok sevdi, üstünlüğümüzü ve egemen konumumuzu hep tanıdı, ‘biz’ de onu alicenap tutumumuzla koruduk anlamına gelen öykülerin berisinde milliyetçilerin klasik güvensizlikleri ve ‘öteki’nin gerçek ya da muhayyel, olumlu ve olumsuz yanlarını kabul edememenin belirtisi görülebilir”.[5] Gerçi bu ötekileştirme kimi zaman şiddetli, dahası sapkın bir dile dönüşür. Halikarnas Balıkçısı’nın Uluç Reis (1962) ve Turgut Reis (1966) gibi tarihî romanlarında yer alan gayrimüslim kadınların Türk korsanlarını arzulamasından, “gâvurların” kokuyor olmasına kadar her türlü milliyetçi kalıbın varlığı belki de “biz” ve “onlar” arasına çekilen sınırların “hümanist” kimlikleri bile nasıl kötürüm bıraktığının iyi bir örneğidir. Bu iki kitabın basım tarihlerinin tam da Kıbrıs meselesinin yoğun olarak tartışılmaya başladığı yıllara denk gelmesini basit bir rastlantı sayabilir miyiz?[6]
Balıkçı’nın bu patolojik söyleminin dışında kalan hikâyelerinde bile Millas’ın aktarımı ile “Rumlar Türkleri çok sever, Bizans döneminde savaşlarda kalelerini seve seve teslim eder, Rum kızları Türklere âşık olup din değiştirerek Müslüman olur” gibi sözde olumlu ama giderek kimliksizleştirilen bir azınlık tipi vardır. Türk ve Yunan edebiyatında “öteki”nin nasıl yansıtıldığı üzerine yazdığı kitabında, “kişinin kendi dünyası dışındakini görememe” olarak tanımladığı “habitus” kavramıyla milliyetçi düşüncenin hapsettiği sınırların dışında kalanlara bakışını edebiyattaki örnekleriyle ele alır Herkül Millas.[7]
İvi Stangali, 1944.
Fotoğraf: Maya Stangali Arşivi
Oysa İvi o sıralar varoluşunun sınırlarını dahi sanatın rehberliğinde aşma çabasındadır. 27 Nisan 1945 tarihinde defterine şu notu düşer:
“Ve koku oldum ve ses ve mırıltı ve iğde kokusu ve dağıldım, bütüne karıştım ve hareket ve adım oldum.”
Sanat, yaşamının merkezindedir. Yaşıtlarının ve hemcinslerinin kurduğu ya da hayal ettiği yaşamı reddetmektedir. 30 Mart 1948 tarihinde şöyle yazar:
“Şimdilik günde 6 saat çalışmazsam, resim yapmazsam kendimi hasta hissediyorum. Bu yüzden kadın kompozitör, kadın ressam, kadın heykeltıraştan bahsedemiyoruz… Ancak sanatla başka işler arasında pazarlık olamaz, vakit paylaşılamaz. Düşünceler, ilhamlar, sanat üstüne düşünceler ve kuşkular bir dolaba kapatılıp, ev hanımının gizlendiği çekmece açılıp içinden sosyete kadını maskesi takılamaz… O vakit sıradan işler yapılır, sanat eserleri yaratılamaz. Sanatı belirleyen cümle ‘ya hep ya hiç’tir.”
İvi artık tanınan bir ressam olma yolunda ilerlemektedir. Onlar Grubu’nun 1946’da açılan ilk sergisinden bir sene sonra, Ocak 1947’de ilk profesyonel resim satışını Ziraat Bankası’na yapar. Ancak Seza Sinanlar Uslu, yaptıkları araştırmada, İvi Stangali’nin Ocak 1947 tarihli notunda tek cümleyle bahsettiği bu resmine Ziraat Bankası koleksiyonunda rastlayamadıklarını belirtir.
İvi’nin resim çalışmalarının haricinde giriştiği bir başka iş de kitap illüstrasyonlarıdır. Adnan Veli’nin 1952’de İnsel Kitabevi’nden basılan Mapushane Çeşmesi, onu tanımama vesile olan Jack London’un 1953’te Yeditepe’den basılan Ateş Yakmak ve yine Yeditepe’den 1955’te basılan Nevzat Üstün’ün Cüceler Çarşısı, 1959 yılında Defne Basımevi’nden çıkan Sabri Altınel’in Kıraçlar isimli kitabının illüstrasyonları İvi’ye aittir. Kitap illüstrasyonu konusunda en önemli çalışması ise, 1958 ile 1962 yıları arasında 4 cilt olarak basılan İlyada’dır; yaptığı 24 illüstrasyonla kitabı adeta süsler. Çan Yayınları’ndan 1963’te Jacques Prevert’in şiirleri ve 1964’te Thomas More’un Utopia’sı yine İvi tarafından resimlenmiştir.
İvi Stangali, Paris’te, 1950.
Fotoğraf: Maya Stangali Arşivi
Tüm bu çalışmaların yanı sıra 1958 yılında Brüksel’de yapılan Sanayi Fuarı’ndaki Türkiye pavyonunda yer alacak dev mozaik panonun tasarımında da çalışmış ve 1959’da Münih’te açılan Türk Kadın Sanatçılar Sergisi’nde resimleri sergilenmiştir. Buna rağmen sergiden kısa bir süre önce yaptığı vatandaşlık başvurusu ise cevapsız bırakılmıştır.
İsmet İnönü, 1932 senesinde verdiği bir demeçte Türk vatandaşı olmanın kriterini “Türk olmayı sevmek ve Türk olmayı kabul etmek” olarak belirlemişti. Ancak her ne kadar “sevmek” ve “kabul etmek” kriterlerine uyulsa da, kurulan ulus-devletin bünyesi hassasiyetini koruyordu. Benedict Anderson’un Hayali Cemaatler[8] isimli kitabını çeviren İskender Savaşır, kitabın “Resmî Milliyetçilik ve Emperyalizm” kısmındaki bir dipnotunda “vatandaşlığa kabul edilme” olarak çevirdiği “naturalization” kelimesinin aynı zamanda “yerlileştirme” ve “doğallaştırma” anlamlarını da taşıdığını yazar. Türk sağ ideolojisinin farklı kanatlarının sahiplendiği “yerli ve milli” olma hali siyasi tarihimize damgasını vursa da, yerliliğin millilikle arızalı bir ilişki kurması kaçınılmazdır. Yine Tülin Ural’ın kitabında belirttiği gibi, “millilik” “yerel olmanın bastırılmasıyla işleyen bir inşa” hareketidir. Homojen bir toplum gayesi güden siyasi erkin, “yerli” renklere tahammülü yoktur. 1962’de gizli bir kararnameyle kurulan Azınlık Tali Komisyonu’nun varlığı, “yerli” unsurların yıllar boyunca devlet tarafından nasıl kontrol altında tutulduğunun resmî bir örneğidir. Erken Cumhuriyet yıllarında, “yerli” yerine makbul sayılan “Batılı” tanımı iliştirilmiş olsa da, “milli” olmanın o yıllardaki negatif tamamlayıcısı olarak “yerlilik”, “sevmenin” ve “kabul etmenin” yetmediği bir uzaklıktadır. Her ne kadar Alparslan Türkeş, 1965’te yayımlanan “Dokuz Işık” risalesini “Yüzde yüz yerli, yüzde yüz milli ilk doktrin” diye tarif etse de,[9] “yerel” kimliklerin varlığı “milli” doktrinin varlığını kemiren bir kurttur aslında. Dolayısıyla İvi’nin yaptığı vatandaşlık başvurusunun cevapsız bırakılması da devletin “milli” ideolojisine uymaktaydı.
Aile kurmaya ve çocuk sahibi olmaya mesafeli olmasına rağmen, yaşadığı ilişki neticesinde 1963 yılında doğan kızı Maya daha bir yaşına basmamışken, sınır dışı edilecekler listesine ismi yazılmıştır İvi’nin. İçişleri Bakanlığı’na yazdığı dilekçede İstanbul doğumlu olduğundan, kızından, Bedri Rahmi’nin talebesi ve asistanı olduğundan, vatandaşlık için yaptığı başvurudan, Almanya’da açılan Türk Kadın Ressamları sergisine bir Türk ressamı olarak katıldığından, resimlediği kitaplardan bahsettikten sonra ekler: “Bütün dileğim, Türk vatandaşı olarak, doğup büyüdüğüm bu memlekette kızımla beraber kalmak. Bu isteyişimin hiçbir çeşit mal mülk veya servet tasasıyla ilgisi yoktur.” İnönü’nün “Türk olmayı sevmek”, “kabul etmek” kriterlerine gayet uygun bir dilekçe.
Yurdundan kovulmamak için gösterdiği çabaya dostları da dahil olurlar. Eyüboğlu kardeşler, Azra Erhat, Vedat Günyol, Nurullah Berk, Yaşar Kemal gibi dönemin aydınları tarafından yazılan ve imzalanan mektubun dili, bir bakıma Herkül Millas’ın “biz de onu alicenap tutumumuzla koruduk” cümlesini anımsatan ifadeleri de barındırmaktadır:
İstanbul Valiliğine,
Aşağıda isim ve imzaları bulunan bizler, iyi insan ve değerli ressam bayan İvi Stangali’nin memleketimize candan bağlı olduğunu türlü vesilelerle gördük. Kendisi bu bağlılığını ayrıca bundan on yıl önce Türk tabiiyetine geçmek için gereken müracaatı yapmakla ispat da etmiştir. Bizden saydığımız bu değerli sanatçının Türk yurttaşı olarak aramızda kalmasının bir kazanç olacağına inanıyoruz. Bu konuda verdiği dilekçenin özel bir ilgi ile incelenmesini saygılarımızla dileriz.
Burada durup sormamız gereken bazı sorular var: Sağcı zihniyetin diline pelesenk olmuş “biz”in, sol, hümanist aydınların dilinde de bu kadar yer işgal etmesi tuhaf değil mi? Sorunu salt “vatandaşlık” statüsüne indirgemek, yapılan haksız bir uygulamayı görünmez kılarak dolaylı yoldan olumlamak anlamına gelmez mi? Yukarıda sıraladığım pogromlar, vergilendirmeler ya da sınırlamalarda haksızlığa uğrayanların çoğu aslında buranın vatandaşı değiller miydi? İvi vatandaş sayılsaydı ve başına bunlar hiç gelmeseydi, bu aydınlarımız ‘64 tehcirine maruz kalan diğer “sıradan” insanlar için de aynı çabayı gösterirler miydi; emin olamıyorum. 1960’lı yıllarda Kıbrıs sorunu üzerine yazan ve konuşan sol hareketin, mesela gayrimüslim üyeleri de bulunan TİP’in, ‘64 tehciriyle ilgili bir itirazı olmuş mudur?[10]
Hazırlayanlar: Sula Bozis, Seza Sinanlar Uslu
YKY, 2019
168 s., büyük boy
Erkan Doğan’ın “Türk Solunun Kısa Tarihi: Sosyalizmi Milliyetçilikle Eklemlemek” başlıklı yazısı[11] sanırım bu sorulara cevap olarak referans verilebilir. Türkiyeli sosyalistlerin ‘60’lı yıllarda ideolojik, programatik ve örgütsel olarak ayrışmalarına rağmen sahip oldukları en önemli ortak özellik, milliyetçiliği söylemlerine eklemekti. Sosyalist fikirleri, asıl saydıkları Kemalist ve milliyetçi ilkelerine ekleyen Yön’cülerle; Kemalist ve milliyetçi fikirleri, asıl saydıkları sosyalist ilkelere ekleyen MDD ve TİP, tersinden de aynı okunan palindromik bir söylem içindeydiler. “Gerçek Türk milliyetçiliği hümanist bir nitelik taşır” diyen Yön ekibiyle “Türk milliyetçiliği, milletlerin özgürlük ve kardeşçe dayanışma içinde yaşamaları esasını benimsediği için insancıldır” diyen TİP arasında bu konuda bir fark yoktu. Gelecekte gerçekleşecek sosyalist dünyaya dair tahayyüllerinde bile milletler ve devletler var olmaya devam ediyordu. O yıllarda tüm dünyada egemen olan anti-emperyalist, milli, bağımsızlıkçı ve hatta Üçüncü Dünyacı yaklaşımlardan muaf tutulamayacak olan Türkiye solunun bu zafiyeti, ister istemez tehcir gibi bir problemle karşılaşan hareketin elini kolunu bağlayacaktı.
İvi’nin yakın çevresini oluşturan Mavi Anadolucular ise bir tür aydın cemaati olarak toplumsal sorunlara karşı yeterince ilgili değillerdi. Her ne kadar hümanist bir anlayışı benimsemiş olsalar da, yeri geldiğinde örnek aldıkları Avrupalı hümanistler gibi risk almaktan kaçındılar. Eleştiriden ve muhalif bir tavırdan uzak olarak Cumhuriyet’le, devletle kurmaya çalıştıkları ilişkiyi, devlet onlarla kurmadı. 27 Mayıs’a olumlu yaklaşan Sabahattin Eyüboğlu’nun 12 Mart’ta yaşadığı tutsaklık deneyiminden kısa bir süre sonra vefat etmesi dramatik bir örnektir.[12]
Nitekim tüm bu çabalar sonuç vermez ve İvi Stangali, henüz bir yaşında olan kızı Maya ile birlikte, Ekim 1964’te, nesillerdir yaşadığı yurdundan gönderilir. Atina’ya vardıktan yirmi gün sonra Bedri Rahmi’ye yazdığı ilk mektupta yolculuğunu anlatırken şunları yazar: “Uçakta bir sürü insan ağlıyordu, herkesten çok ben, fakat Atina havaalanına inmeye başlayınca herkes gülmeye, şakalaşmaya başladı, ben ise… nasıl tarif edeyim bilemiyorum: Bir çaresizlik… ölüm gibi bir şey duydum.”
İnsanın nesiller boyu kendine yurt edindiği yerden sökülüp atılmasını, bunu yaşamayanlar olarak yeterince anlama şansımız yok. Suç ve Kefaretin Ötesinde[13] kitabında yurdu, güven duygusu ile tanımlayan Jean Améry, kişinin nedenini bilmediği olgularla karşılaşmaktan korunduğu ya da tümüyle yabancı şeylerden korkmadığı yeri yurt olarak tanımlar. Svetlana Boym ise Ninoçka isimli romanında[14] ismini koymasa da bu duyguyu “Kendini evinde hissetmek; nesnelerin farkında olmamanın rahatlığı, hiçbir şeyin ismini kafaya takmamak, kendin dahil her şeyin yerli yerinde olduğunu bilmek” diye tarif eder. Milliyetçiliğin çevirdiği sınırların ötesinde bir varoluş alanıdır bahsedilen. Améry’nin “Dublin olmasa Joyce, Viyana olmasa Joseph Roth, Illiers olmasa Proust ne olurdu?” sorusunu İvi için de sorabilir miyiz? Hatta daha da genişleterek, İstanbul’dan sürgün edilmiş tüm Rumlar için? Belki de Atina’da yaşayan İstanbullu Rumların kendilerini diğerlerinden ayrıştırarak “Polites” yani “şehirli” olarak tanımlamalarının ardında tam da kaybettikleri bu güven duygusu vardır.

Tasos Boulmetis’in otobiyografik özellikler taşıyan, ‘64 tehcirini merkezine alarak hikâyesini sinemaya aktaran Politiki Kouzina / Bir Tutam Baharat isimli filminin baş karakteri Fanis, büyükbabasının Atina’ya sürülen İstanbullu arkadaşlarını, “Kökenleri onları hem tarihî hem de biyolojik açıdan ayırıyordu” diye anlatır. Fanis’in evine gelirlerken kendilerine adres soran bir kadına, beraberce bir o tarafa bir bu tarafa bakıp aynı anda cevap vermeleriyle Fanis’in büyükbabasının İstanbul’da aynı soruya aynı şekilde cevap vermesi arasında kurulan bağ, İstanbullu olmaktı. Kötü bir haber aldıklarında avuç içleriyle yanaklarına “eyvah” diye vurmaları, dolmaya şeker koymaları, et pişirirken sarımsak ve soğanı etin içine “saklamalarının” yanı sıra sahip oldukları diyalekt onları birbirlerine yaklaştırırken, o dönem Yunanistan’da da yükselen milliyetçilikten etkilenen Yunanlılardan da uzaklaştırmaktadır.
“Sürgün ikili bir hayattır” diye yazar Svetlana Boym romanında. “Orada yaşıyordun, vatanında bir gündelik hayatın vardı, sonra köklerini söküp başka bir yere gitmek zorunda kaldın. Vardığın yerde usulünce nasıl ‘merhaba’ diyeceğini, aksanını belli etmeden nasıl havadan sudan konuşacağını, süpermarketteki kasiyere ne diyeceğini bilemiyorsun.” Gönderildikleri yerde “gâvur”, geldikleri yerde “Turkosporos” yani Türk tohumu olarak yaftalanan İstanbullu Rumlar da bu ikili hayatı yaşadılar. Rumca, Türkçe, Fransızcadan oluşan karışık bir dile alışmış kozmopolit Rumların iletişim kurmakta yaşadıkları zorluğa, gelenlerin işlerini ellerinden alacaklarını sanan Yunanlıların mesafeli tavırları ve aralarındaki kültürel farkların eklenmesi, geldikleri yeri yurt bellemelerini zorlaştırıyordu. Peki, sürgünün geçirdiği zaman ve harcadığı emekle bulunduğu yeri yeniden yurt edinmesi mümkün müdür? “İnsan yavaş yavaş göstergelerin şifrelerini çözmeyi öğrendikçe” bulunduğu yeri yurt yapabilir diyen Améry yine de dayanamayıp itiraf eder: “Yeni yurt/vatan diye bir şey yoktur. Yurt çocukluğun ve gençliğin ülkesidir.” Bu ülkeyi yitiren kişi, ne yaparsa yapsın, neyi öğrenirse öğrensin artık kaybetmiştir. Kaybetmek ve yeniden edinememek. Hannah Arendt’in tarihte çeşitli nedenlerle sık görüldüğünü belirttiği göçlere göre “daha önce görülmemiş olan, yurdun yitirilmesi değil, yeni bir yurt bulmanın olanaksızlığıydı” dediği bir durumdur bu.[15]
Kaybedilen bu ülkeyi sadece coğrafi bir bağlamda düşünmemek gerekir. İstanbul’dan ayrılmadan önce hocası Bedri Rahmi ile Sirkeci garına giderek 40’tan fazla resim çalışmasını Atina’ya yollamak ister İvi Stangali. Ancak kovulan kişilerin şahsi eşyalarının da yollanması yasak olduğu için, yollanacakmış gibi işlemleri yapılan, belgeleri düzenlenen resimler hiçbir zaman Atina’ya, İvi’ye ulaşmaz. Araya girebileceklere yazdığı yardım talebi içeren mektuplar cevapsız ve sonuçsuz kalır. Resimler İstanbul’da kaybolmuş, İvi ülkesini tümüyle kaybettiğini belki de ilk defa anlamıştır.
Boulmetis’in filminin son sahnesinde Fanis, tren garında uğurladığı sevdiği kadının dönüp geriye bakmaması için ardından seslenir: “Arkana bakma Saime. Tren garlarında hep arkaya bakarız. Ve gördüklerimiz hep bir vaat olarak kalır.”
İvi Stangali’nin 1964’ten sonra Atina’da yaptığı desenlerden biri.
Fotoğraf: Maya Stangali Arşivi
İvi’nin de gözü arkada kalmıştır. Bedri Rahmi’ye mektubunda İstanbul’a dönmek için çareler arayıp durduğunu yazar. Hocasından dönemin çıkan dergilerinin yanı sıra resimlerinin, heykellerinin diyapozitiflerini ister. Bir taraftan da para kazanması gerekmektedir. Ancak 1967’ye kadar sanatıyla ilgili yaptığı iş başvuruları sonuçsuz kalır. Dönemin sol gazetelerinden olan Avgi kendisiyle “İstanbullu Ressam İvi Stangali” başlıklı bir söyleşi yayımlamak ister, ancak iki üç gün sonra gerçekleşen ‘67 askerî darbesi İvi’nin bu umudunu da karartır. Son günlerine kadar yaşamının merkezinde –en azından düşünsel olarak– yer alan sanatıyla ilgili iş imkânları tükenince, para kazanmak için kendisine anlamsız gelen işlerde çalışır. Yapayalnızdır. Geride bıraktığı ama anmayı bırakmadığı dostlarıyla kartlarla, mektuplarla olan iletişimi de yavaş yavaş sona erer. Kızına hep anlattığı bu dostlukların, anıların yerine yenilerini koyamaz. O yıllarda az sayıda da olsa resmettiği eserlerinde sadece siyah renk kullanır. “Yunanistan’daki hayatı siyah üstüne bir etüttü, onu resmetti, onun içinde kayboldu” diye yazıyor Maya. Bir müddet sonra resim yapmayı da tamamen bırakır. Maya’nın tarifiyle içine kapanmış, yaşamın dışına hapsedilmiş, nefes alamayan bir insana dönüşür İvi. Depresyon onu zapt etmiştir. “İnsan sürgünde kötü yaşlanır” diye yazmıştı Améry.
Bozis ve Uslu’nun kitabı İvi’nin kronolojisiyle sona eriyor. Doğumundan sürgün edildiği tarihe kadar olan üretken yaşamının kesintiye uğradığı Ekim 1964 ile yaşama veda ettiği 27 Ağustos 1999 arasına hiçbir şey yazılmamış. “Tek bir gün” gibi geçen otuz beş sene. Said’in entelektüel sürgünü gibi “… gemisi battıktan sonra karada değil, karayla birlikte yaşamayı” öğrenememiş belki İvi ama yaşamış ve bizim bildiğimiz bir yaşam bu. Bir o kadar da bilmediğimiz başka yaşamları işaret ediyor. “Sürgünlüğün çağımıza özgü bir siyasi ceza” olduğu fikrini temel alarak, “haritası edebiyat tarafından çıkarılmış deneyim alanlarının ötesine geçmek” gerekliliğinden söz ediyor Said. Joyce’u, Nabokov’u, Conrad’ı bir kenara alarak, “kayıtlara geçmemiş halkların” sefaletinden bahsetmek için, edebiyat sığınağından çıkıp, “yurtlarından bohça gibi toplanıp dürte dürte, otobüslerle ya da yayan başka ülkelerdeki kamplara gönderilen insanlar” hakkında konuşabilmenin, “kitle siyasetinin aritmetik soyutlamaları” ile mümkün olabileceğini yazıyor. Politik bir tavır için elzem olan bu soyutlamalara edebi bir ışığın eşlik etmesi gerektiğini düşünüyorum yine de. Sevdiğimiz, üzüldüğümüz, hatırladığımız birilerinin yaşamının ışığı altında düşünmek ve çözüm üretmek. Maya, “İlhan Berk yaşasaydı, İvi için neler yazardı acaba?” diye sormuş yazısının sonunda. “İvi Işığı” şiirinde yazdığı gibi yazardı yine sanırım:
“İvi insanları aldı / Yaşamaya çalışmaya yolladı”
NOTLAR:
[1] Rıdvan Akar, Hülya Demir, İstanbul’un Son Sürgünleri, Belge Yayınları, 1999.
[2] Tülin Ural, Yerli ve Milli Sırlar – Modern Türkiye’ye Edebiyat Üzerinden Bakışlar, Alfa Yayınları, 2021.
[3] Halil Turhanlı, Tarih, Bellek ve Modern Siyaset, SUB Yayınları, 2019.
[4] Edward Said, Kış Ruhu, çev. Tuncay Birkan, Metis Yayınları, 2000.
[5] Modern Türkiye’de Siyasal Düşünce Cilt 4 – Milliyetçilik, İletişim Yayınları, 2001.
[6] Murat Belge, Genesis: “Büyük Ulusal Anlatı” ve Türklerin Kökeni, İletişim Yayınları, 2008.
[7] Herkül Millas, Türk Romanı ve “Öteki” Ulusal Kimlikte Yunan İmajı, Sabancı Üniversitesi, 2000.
[8] Benedict Anderson, Hayali Cemaatler – Milliyetçiliğin Kökenleri ve Yayılması, çev. İskender Savaşır, Metis Yayınları, 1993.
[9] Tanıl Bora, "Yerli ve Milli", Birikim, 6 Ocak 2016.
[10] Ragıp Zarakolu, Evrensel gazetesinin 17 Haziran 2019 tarihli internet sayfasında bu konuyu gündeme getirmişti.
[11] Erkan Doğan, “Türk Solunun Kısa Tarihi: Sosyalizmi Milliyetçilikle Eklemlemek”, Doğu Batı Düşünce Dergisi, Sayı 59, Ocak 2011-12, s. 135-155.
[12] Gergedan dergisinin Eylül 1987 tarihli 7. sayısında, Murat Belge, Ekrem Işın, Selim İleri, Ahmet Oktay ve Enis Batur’un yazılarıyla hazırlanan “Cumhuriyet İçin Hümanizm” başlıklı dosya bu eleştirileri barındırmaktadır.
[13] Jean Améry, Suç ve Kefaretin Ötesinde – Alt Edilmişliğin Üstesinden Gelme Denemeleri, çev. Cemal Ener, Metis Yayınları, 2015.
[14] Svetlana Boym, Ninoçka, çev. Yiğit Yavuz, Metis Yayınları, 2012.
[15] Hannah Arendt, Emperyalizm (Seçme Eserler 4), çev. Bahadır Sina Şener, İletişim Yayınları, 2014 (4. baskı).
* Ana kaynaklara ulaşmama vesile olan, Nurdan Gürbilek’in İkinci Hayat – Kaçmak, Kovulmak, Dönmek Üzerine Denemeler (Metis Yayınları, 2020) kitabını ayrıca anmak isterim.
Önceki Yazı
Kendine ait bir ada
“Edebiyatta –belki hayatta da, ama özellikle edebiyatta– ada metaforu coğrafi bir alan ve haritada bir şekil olma dışında bir zihinsel uzamın da ifadesi haline gelmiş durumda ve kitaplar, dilin ve yazının fantastik gemilerince taşınıp nihayetinde tamamen zihnin sularında can ve anlam bulan şeyler olarak, adaları yaratmaya ve ayakta tutmaya neredeyse yazgılı gibiler.”
Sonraki Yazı
Nyarlathotep:
Kozmik korku ve dehşetin tanıklığı
“Korku ‘duyulan’ bir şeydir, dehşete ise ‘düşülür’ hep. Lovecraft’ın kozmik korkusunda söz konusu olan da korku değil dehşettir; sonu gelmeyen, gelmesi gerekmeyen, zaten bir sonu olmayan, başı da bulunmayan, yalnızca düşülen dehşet. Hep içinde bulunulan ama ancak ‘bir noktadan sonra’ ayırdına varılan kadim garabet.”