• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Ingeborg Bachmann ve Henry Kissinger

“Ingeborg Bachmann ile yeryüzü tarihine ‘Vietnam ve Ortadoğu kasabı’ dahil muhtelif şık şıkırdım sıfatlarla nakışlanacak olan Henry Kissinger, en az on yıl boyunca, aşk mektuplarının da tanıklığında, yabana atılması asla mümkün görünmeyen bir beraberlik yaşamıştı.”

Avusturyalı şair Ingeborg Bachmann Roma'da. Bahar, 1954. Fotoğraf: Herbert List. (kolaj)

SEFA KAPLAN

@e-posta

DENEME

12 Eylül 2024

PAYLAŞ

1.

Hayır, amacım bugünkü bilgi ve bunların bir parçası olan duygularımızın verdiği hareket ve kabiliyet imkânlarından faydalanarak kaba saba peşin hükümlerin refakatinde bir ilişkiyi, bir beraberliği ya da bir aşkı sorgulayıp yargılamak değil. Öylesi hakikaten primitif bir edebiyat magazini türünden bir uçuruma sürüklenirdi kendiliğinden. Herhangi bir yazının başlığında veya herhangi bir cümlede Ingeborg Bachmann ve Henry Kissinger isimleri yan yana getirilseydi ben de yadırgardım elbette. Hatta, “Enis Batur’un o güzelim Kara Mizah Antolojisi’ne yeni bir fasıl daha açmak gerekecek” diye düşünüp kaygılanırdım da belki. Dedim ya, buna benzer bütün incitme ya da küçümseme çabaları, aradan geçen yetmiş yıllık süreçte tarihe kaydedilenlerin ve tarihte kaybedilenlerin kaçınılmaz bir sonucu.[1] 1955’te Harvard Üniversitesi’ndeki yaz okulunda neler yaşandığını ise bilmiyoruz henüz. Öğrendikten sonra zamanın zihnimize nakışladığı ve bu nakışların filizlenmesinde başlıkta yer alan isimlerin de azımsanmayacak katkılarda bulunduğu bir sürece daha nesnel bakabilir miyiz, onu da bilmiyoruz.

Kaçınmaya çalıştığım tepkilerin ilk kurbanı tabii ki benim. Merve Emre’nin The New York Review of Books’ta yayımlanan “The Meticulous One” başlıklı yazısındaki bir cümlede bu iki ismin birlikte anıldığını görünce ziyadesiyle şaşırmakla kalmadım, bunun maddi bir hata veya en azından tashih olduğunu düşündüm ilkin.[2] Şaşkınlığımın boyutları hangi seviyede ise artık, sadece yazılarından tanıdığım Wesleyan Üniversitesi öğretim üyesi Merve Emre’nin böyle hatalar yapmayacağını biraz geç hatırladım. Ve arkasından da, gençlik günlerinden kalma araştırmacı-gazeteci refleksiyle didiklemeye başladım meselenin sağını solunu, önünü arkasını. İyi ki de öyle yapmışım. Bu çaba sayesinde aşka dair anlamını yitirmeye büsbütün yüz tutan inancım bir miktar geriye çekilmek zorunda hissetti kendisini.

Zira tevile müsait hiçbir maddi hata veya tashih yoktu Merve Emre’nin yazısındaki o minik cümlede. Ingeborg Bachmann ile yeryüzü tarihine ‘Vietnam ve Ortadoğu kasabı’ dahil muhtelif şık şıkırdım sıfatlarla nakışlanacak olan Henry Kissinger, en az on yıl boyunca, aşk mektuplarının da tanıklığında, yabana atılması asla mümkün görünmeyen bir beraberlik yaşamıştı. O bir yana, yüz yaşına yaklaştığı bir dönemeçte yani artık şu bildiğimiz Henry Kissinger muhtevasıyla yeryüzüne raptiyelendiği yıllarda dahi derin bir sevgi ve saygı ile söz ediyordu Ingeborg Bachmann’dan. Attilâ İlhan duysa, Âşiyan’dan Boğaz’ın ışıltılı sularına bakarak, “Böyle bir sevmek görülmemiştir” derdi büyük ihtimalle ve bence haklı da olurdu.

2.

Sanki başka türlüsü olurmuş gibi araştırmacı gazeteci kalıbını kullandığıma bakmayın. İlk başlarda kırık dökük ve tereddüt katsayısı yüksek kırıntılar dışında pek bir şey çıkmadı karşıma. Derken kimi yazılardaki referansların ve dipnotların yardımıyla ünlü Alman gazetesi Frankfurter Allgemeine Zeitung’un internet sitesinde (FAZ), edebiyat eleştirmeni ve Ingeborg Bachmann biyografı olduğunu sonradan öğrendiğim Ina Hartwig’in yazılarına ve Ina Hartwig ile ilgili yazılara ulaştım. Hartwig’in imzasını taşıyan biyografinin ismi tuhaf bir önyargının yansıması gibi geldi bana: Wer war Ingeborg Bachmann?/Eine Biographie in Bruchstücken. (“Ingeborg Bachmann Kimdi?/Parçalardan Oluşan Bir Biyografi.”) Kapaktaki kocaman soru işareti bile somut bir tavrı okurun zihnine özenle iliştirme çabasının izlerini taşıyordu sanki.[3] Nitekim öyleydi de. Hartwig kitapla ilgili olarak yaptığı bütün konuşmalarda, o güne kadar Alman edebiyatının en ışıltılı yıldızlarından biri kabul edilen ve kimi kaynaklarda intihar diye de nitelendirilen trajik ölümüyle birlikte neredeyse bir azize mertebesine yükseltilen Ingeborg Bachmann’ın hiç de öyle biri olmadığını söylüyordu sözünü sitemini sakınmadan. Uyuşturucu bağımlılığı, alkol tutkusu, saplantılı cinsel hayatı filan derken Paul Celan, Max Frisch ve diğer erkeklerle ilişkisi geliyordu gündeme. Henry Kissinger da meseleye bu aşamada dahil edilerek biyografinin sayfalarında yerini alıyordu zaten.

Yıl 1955. Atlantik Okyanusu’nu bir uçtan diğer uca geçerek New York’a doğru ilerleyen Queen Mary gemisinin güvertesinde sigara üstüne sigara tüttüren 29 yaşındaki genç kadın, henüz Der Spiegel’in kapağında yer edinememiş olsa da, bilhassa Almanca ile nefes alıp veren topraklarda tanınan bir şair.[4] Harvard yaz okuluna davet edilmesinin sebeplerinden biri de besbelli ki bu. Muhtemelen İkinci Dünya Savaşı esnasında ve sonrasında Nazilere karşı sergilediği sağlam tavır da etkiliydi bu davette; o konuda bir kayıt yok henüz, varsa da ortaya çıkmış değil. Fakat Harvard yaz okulu projesinin başında genç bir siyaset bilimi profesörü sıfatıyla Henry Kissinger’ın, arkasında da Avrupa’daki ve Asya’daki genç entelektüelleri yönlendirme gayreti içindeki CIA’nin bulunduğunu biliyoruz bir miktar. En azından Ina Hartwig ve muhtelif kaynaklar böyle söylüyor.[5] 1950’den itibaren (kimi yerlerde 1952 diye geçiyor) yürürlüğe konan ve her yıl muhtelif ülkelerden seçilen genç entelektüellere Amerikan değerlerini öğretmek üzere kucak açan bir program çünkü Harvard yaz okulu. Bir bakıma, Sovyetler’in Barış Konferansları adı altında yeryüzünün okumuş yazmış camiasına karşı yürüttüğü kültürel Soğuk Savaş’a cevap niteliğinde bir perspektif arayışı da denebilir. Malum, o Barış Konferansları’nda Küba’dan Macaristan’a dolaştırılıp vitrine çıkarılan isimlerden biri de sevgili şairimiz Nâzım Hikmet’ti.[6]

3.

Queen Mary’nin güvertesinde sigara içerek kitap okumak ve ufka bakarak muhtelif mısralar düşlemek dışında pek bir şey yapmadığını tahayyül edebileceğimiz kahramanımız Ingeborg Bachmann, nasıl oluyorsa artık, pasaportunu kaybediyor yahut Viyana’da unutuyor da ancak gemide farkına varıyor. Anlaşılır nedenlerle bir paniğe yol açıyor bu durum. Ina Hartwig’in Bachmann biyografisinde yer alan bilgilere bakılırsa, “Önemli beyefendilerle birkaç telefon görüşmesi yapılıyor ve çok geçmeden ülkeye pasaportsuz girebileceği söyleniyor.”[7]

Ingeborg Bachmann, 1970.

Hartwig’in bu bilgileri neye dayandırdığı meçhul ama Wer war Ingeborg Bachmann?/Eine Biographie in Bruchstücken (“Ingeborg Bachmann Kimdi?/Parçalardan Oluşan Bir Biyografi”) kitabına en sağlam eleştirileri yönelten Alman edebiyatı ve sineması uzmanı Prof. Leo A. Lensing’in itirazına temel aldığı kaynak son derece sağlam: Ingeborg Bachmann. Tıpkı Merve Emre gibi (yazının yayımlandığı dönemde) Vesleyan Üniversitesi’nde görev yapan Prof. Lensing, Eine interessante, tiere Frau und ein völlig unbedeutender junger Professor (“İlginç, Derin Bir Kadın ve Tamamen Önemsiz Genç Bir Profesör”) başlığını taşıyan kapsamlı araştırmasında hem Hartwig’in maddi hatalarını düzeltiyor hem de kimi önyargılarını teşhis ve teşhir ediyor bütün boyutlarıyla. “Ingeborg Bachmann ile Henry Kissinger arasındaki yayınlanmamış yazışmalar” alt başlığını taşıyan yazıda, Malina müellifinin kaleminden bu pasaport meselesinin öyküsü de yer alıyor. Fakat mektubun muhatabı Kissinger değil, Bachmann’ı Harvard yaz okulu için Kissinger’a tavsiye eden ve Rilke üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan Hans Egon Holthusen. Holthusen’in bir süre öğretim üyesi olarak bulunduğu Northwestern Üniversitesi arşivinde yer alan 6 Temmuz 1955 tarihli mektuptaki bilgileri şöyle[8] aktarıyor Prof. Lensing:

Bachmann bu mektupta daha hayattayken efsaneleşen kayıp belgelerinin hikâyesini belirgin bir keyifle anlatıyor ve söz konusu olayı ‘bir masal gibi’ yaşadığını söylüyor. Kendisini ‘Artık ABD sıfatını taşıyan Kuzey Amerika’ya vize, aşı belgesi, Landing Card ve benzeri belgeler olmadan ayak basan Kolomb’dan sonraki muhtemel ilk insan’ olarak tanımlayan Bachmann, süreci de özetliyor birkaç cümleyle. Sekiz saat süren müzakerelerin ardından, (ki bu müzakerelerin tam seyri ancak ‘uzun uzun bir şarap akşamında’ konuşulabilirmiş!) kontrol memuru onun eline, “Miss Ingeborg Bachmann, Avusturyalı, Klagenfurt’ta doğmuş, hiçbir işaret, belge ya da akraba yok” yazılı bir kâğıt parçası tutuşturuyor. Biyografik metinlerdeki iddiaların aksine, Kissinger’ın sınır kontrolünde özel bir müdahalede bulunduğuna dair tek bir kelime yok; sadece meselenin çözümlenmesinden duyduğu şaşkınlığı dile getiriyor. Bir de Kissinger’ın daha sonraları Holthusen’e aktardığı bilgi mevcut: “Ingeborg oldukça soyut (aynen böyle!) bir insandı. Bir şekilde pasaportunu kaybetmiş ya da yanında getirmemiş. Tamamen önemsiz, genç bir profesördüm. Ama bir şekilde Göçmenlik Bürosu’nu Ingeborg Bachmann’ın tehlikeli biri olmadığına ikna ettim. Onu yayımcı arkadaşı Siegfried Unseld vasıtasıyla tanımıştım. Gerçi daha önce Ingeborg’dan bir şeyler okumuştum ama gerçek kişiliğine dair hiçbir fikrim yoktu. Birkaç ay içinde onu daha iyi tanıma fırsatı buldum ve derin bir saygı duydum.

4.

En azından edebiyat tarihi ve siyaset bilimi açısından ilginç kabul edilmesi lazım gelen nokta, Harvard Üniversitesi’nde görev yapan 32 yaşındaki Alman göçmeni genç profesörün Ingeborg Bachmann’dan bir şeyler okumuş olması. Henüz herhangi bir İngilizce çeviri söz konusu değil, dolayısıyla Almanca metinlere ulaşmış demek ki Kissinger. Üstelik edebiyata ilgisi bu kadarla da sınırlı kalmıyor ve yıllara yayılan yazışmalarından, Bachmann imzasını taşıyan hemen her şeyi büyük bir ciddiyetle takip ettiğini öğreniyoruz.

Henry Kissinger, 1972.

Sık sık, “Eksantrik bir şairin varlığına şiddetle ihtiyacım var. Seni görmeden Avrupa’yı dolaşmayı hayal bile edemiyorum” diyen Henry Kissinger, 29 Ağustos 1955’te, Harvard yaz okulunun sona ermesinden sadece beş gün sonra, bu kez Queen Elizabeth gemisiyle Avrupa’ya dönmeye hazırlanan Bachmann’a, gemi hareket etmeden ulaştırmak amacıyla bir mektup yazıyor. Confluence dergisinin antetli kâğıdından da anlaşılabileceği gibi aceleye geldiği izlenimi veren bir mektup bu ve Kissinger’ın duygularını bütünüyle ortaya koyan, son derece kişisel satırlarla dolu. Mektuptan öğrendiğimize göre, Kissinger ile Bachmann ayrılmadan önce 42. Cadde’de bir akşam yemeğinde buluşuyorlar. Genç siyaset bilimci bir tür pişmanlık edasıyla ve son derece şairane bir biçimde doğru dürüst vedalaşamadıklarını hatırlatıyor önce. Kendi ifadesiyle, “yaşanabilen ama ifade edilemeyen birtakım duyguları iletmek için sıradan kelimelerle yetinmek zarureti” de bazı şeylerin dile getirilmesini zorlaştırmış besbelli ki. Arkasından, Amerikan entelektüel hayatının akademik önemsizlikleri arasında neredeyse unuttuğu birtakım duyguları tekrar yaşayabileceğini gösterdiği için yaz okuluna yönelik minnettarlığından söz etmeye çabalayan Kissinger, ilan-ı aşk gibi yorumlanabilecek duygu kırıntılarını belli bir disiplin ya da çekingenlik içinde sıralamaya uğraşıyor: “Dost, yanında susmanın mümkün olduğu kişidir” belirlemesi de dahil buna, “aşk bizi aşan bir şeydir” kesinlemesi de. Mektubun sonunda, daha iyi bir kâğıt bulması lazım geldiğini bildiğini ama böyle bir çabanın daha da saçma olacağını düşündüğünü de ekliyor sözlerine.

Bachmann, Avrupa’ya döndükten sonra eline ulaşan ilk Kissinger mektubu ise 27 Ekim 1955 tarihinde yazılmış. Edebiyata ilgisinin kesilmediğini ortaya koyacak bir biçimde, “radyo oyununun taslağını” göndermeyi vaat ettiğini hatırlatıyor mesela. Bachmann sözünde duruyor ve henüz yayımlanmadan oyun metnini gönderiyor Kissinger’a: “The Cicadas adlı eser elime ulaştı ve sabahımı onu okumaya adadım.[9] Bence bu harika ve beni şaşırtacak şekilde, bir zamanlar yapmak istediğim bir şeye çok benziyor. Hatırlarsın belki, bir akşam yemeğinde, bir ada üzerine kurulu bir hapishane kolonisi hakkında konuşmuştuk; mahkûmların gardiyanlardan daha büyük bir alanı işgal ettiği ve bu nedenle özgürlük ya da kısıtlanma sorununun tamamen psikolojik olduğu bir yer. Ama senin eserin çok daha incelikli.”[10]

Prof. Lensing’in arşivde bulduğu Kissinger’ın bir diğer mektubu ise 15 Kasım 1956 tarihini taşıyor. Bir başka ifadeyle, Cambridge’deki Harvard yaz okulunda birlikte geçirdikleri zamanın üzerinden neredeyse bir yıldan fazla geçmiş ve anlaşılan o ki, yazışmaları asla kesintiye uğramamış. Zira Bachmann, o ünlü, Büyük Ayı’nın Yakarışı isimli şiir kitabıyla birlikte ilk öykü toplamını teşkil eden Otuzuncu Yaş’ı da göndermiş Kissinger’a ve o da buna hayli ilginç bir biçimde teşekkür ediyor: “Geçen gün Cambridge’deyken, yazdığın şiir kitabı ulaştı elime. (Şiirlerin) olağanüstü derecede hassas ve şaşırtıcı derecede erkeksi olduklarını düşünüyorum. Bunu bir iltifat olarak mı algılarsın, orasını bilmiyorum.”[11]

“Bu satırlar,” diyor Prof. Lensing,

sadece Harvard’daki yaz okulu konuşmalarının muhtevasına ışık tutmakla kalmıyor, aynı zamanda edebiyatla da ilgilenen bir siyaset bilimcinin beklenmedik tutkularını ortaya koyuyor. Kimi mektuplarında Kafka karşılaştırmaları eşliğinde Amerikan bürokratizmine yönelik eleştiriler de dikkat çekiyor. Bachmann ile konuşmalarında Kafka’nın Ceza Kolonisi’nden söz etmesi bu yüzden şaşırtıcı olmayabilir. Öyle anlaşılıyor ki, Kissinger, Bachmann’ın sadece şiirlerini okumakla yetinmiyor ve onun bütün edebi çalışmalarını büyük bir ilgiyle takip ediyor. Öyle ki, 29 Nisan 1960’ta, Frankfurt’taki son şiir dersiyle ilgili olumsuz ve küçümseyici bir haber görür görmez şunları yazmaktan alamıyor kendini: “Az önce Der Spiegel’de hakkında yazılanları okudum ve senin Frankfurt’ta da, en az Harvard’daki kadar imkânsız olduğunu öğrendiğim için çok sevindim.” Bachmann’ın bu mektuba verdiği cevap kendinden beklenmeyecek ölçüde hayli esprilidir: “Frankfurt’ta Spiegel’in söylediği kadar kötü değildim ama seminer gerçekten bir sessizlik egzersiziydi ve dolayısıyla herkes için iyi oldu.” [12]

Henry Kissinger’ın Almanca bilmesi Bachmann’ın yazdıklarını takip etmesini kolaylaştırıyordu hiç kuşku yok ki. Buna rağmen mektuplaşmaları İngilizce üzerinden devam ediyordu. Sadece bir kez, 15 Nisan 1965’te, ifade yerindeyse eğer, bir çığlığı andıran satırlarını Almanca kaleme alacaktı Kissinger:

“Neredesin? Nasılsın? Tekrar yazışmayı ve eğer buluşma fırsatı çıkarsa birbirimizi haberdar etmeyi gerçekten çok isterim.”

Bugün Yale Üniversitesi Sterling Kütüphanesi’ndeki koleksiyonda yer alan bu mektupların 25 Mayıs 1965 tarihini taşıyan sonuncusunda da bir tür yakarış edasıyla seslenecekti Bachmann’a Kissinger:

“Köln’de bir toplantım var. Orada buluşmaya cesaret edebilir miyiz?”[13]

Prof. Lensing, Avusturya Ulusal Kütüphanesi’nde yer alan bir başka ‘son mektup’tan daha söz ediyor. 26 Aralık 1970 tarihli mektubun altındaki imza Ingeborg Bachmann’a ait ve ilk romanının yani Malina’nın yakında yayınlanacağını haber veriyor. Bu kadar da değil; Bachmann, “Son on yıl benim için son derece zor ve karmaşıktı. Ama bütün o tuhaf yıllardan sonra seni görmeyi çok isterim” demekten de çekinmiyor. Bu mektuptaki kimi bilgiler, Bachmann’ın da kendi ifadesiyle, Kissinger’ın “olağanüstü hayatını” ve o hayattaki gelişmeleri yakından takip ettiğini koyuyor ortaya. Prof. Lensing mektubun tanzim tarzından ve ifade bozukluklarından yola çıkarak bu satırların hiçbir zaman muhatabına gönderilmediğini söylüyor ve 1971 yılının Mart ayında yayımlanan Malina’nın bir şekilde Kissinger’ın eline geçip geçmediğini merak ediyor haklı olarak.

5.

Yeniden yüzümüzü Ina Hartwig’e dönmenin zamanı gelmiştir muhtemelen. 2016 yılında Berlin’deki Hotel Adlon’un lobisindeyiz şimdi. Hartwig’in karşısında uzun yazışmalardan sonra ikna ettiği insan oturuyor. Konunun bir numaralı muhatabı olan Henry Kissinger 93 yaşında bir ihtiyar artık ama muhtemelen mesele Ingeborg Bachmann olduğu için konuşmayı kabul ediyor.[14] Verdiği bilgilere bakılırsa, aylarca bu randevuyu alabilmek için uğraşıyor Hartwig. Nihayet Kissinger’ın ofisinden 8 Haziran’da Hotel Adlon’un lobisinde bulunmasını isteyen bir elektronik posta geliyor. Berlin’deki Amerikan Akademisi’ni ziyaret amacıyla Almanya’da bulunan Kissinger sabahın erken bir saatinde, korumalar eşliğinde iniyor Adlon Oteli’nin lobisine:

Ina Hartwig

Sabah saat onda randevumuz var. Lobiye ilk önce ben geliyorum ve çeşmenin yanındaki masayı seçiyorum. Bir süre sonra, 1955 yılında Ingeborg Bachmann’ı Harvard’a davet eden adam, bastonuna yaslanmış bir vaziyette, temkinli adımlarla bana doğru yürümeye başlıyor. Güvenlik görevlisi önümüzdeki bir saat boyunca iki masa öteye oturacak ve akıllı telefonuyla oynayacak. Kissinger öyle alçak sesle konuşuyor ki, çok geçmeden söylediklerini duymam iyice zorlaşıyor. Bu yüzden kafalarımızı birbirine yaklaştırıyoruz ve ben de konuşma boyunca not alıyorum. Kissinger’ın otelin konukları tarafından tanındığına dair bir izlenim edinmiyorum. İngilizce konuşuyoruz.[15]

Konuşma esnasında Kissinger, Bachmann’ı çok sevdiğini apaçık söylemekten çekinmiyor:

“Onun gibi biriyle bir daha hiç karşılaşmadım. Dünyaya karşı tepkileri bütünüyle farklıydı. Kısmen başka bir evrende yaşıyor gibiydi. Ondan son derece etkilenmiştim.”

Kissinger’ın Hartwig’e verdiği bilgilere göre, Harvard döneminde birbirlerini sık sık görüyorlardı ama daha sonra aradaki mesafe ilişkilerini sürdürmelerini zorlaştırmıştı. 1959’da Almanya’da, Ren bölgesinde bir yerde buluşmuşlardı ve programı çok yoğun olmasına rağmen bütün akşamını Ingeborg’a ayırmıştı. Bachmann’ın 1962 yılında Hannah Arendt’le görüşmek için New York’a gittiğini ise bilmiyordu Kissinger.[16] Hepsi bir yana, Bachmann’ın son günlerinde Roma’daki hastanede görüldüğüne dair rivayetler doğru muydu peki? Hayır, değildi, çünkü haberi yoktu…[17]

“Henry Kissinger ile vedalaşırken,” diyor Ina Hartwig,

İlk tanışmalarından altmış yıl sonra bile Ingeborg Bachmann’ın bu muhafazakâr ve acımasız iktidar politikacısı için hâlâ çok şey ifade ettiğinden emindim. Aksi takdirde Berlin sohbetine kesinlikle dahil olmazdı. Bu da onun duygusal dengesindeki varlığının hiçbir zaman kaybolmadığını gösteriyordu. Ancak Kissinger’ın biyografisini yazanlar bugüne kadar buna bir türlü inanmak istemediler…[18]

 

NOTLAR

[1] Columbia Üniversitesi öğretim üyesi, yazar ve tarihçi Adam Tooze mesela, bu beraberliği öğrendikten sonra Twitter’da şöyle bir şey yazabilmiş: “Did you know that in the mid 1950s poet Ingeborg Bachmann and Henry Kissinger were ‘a thing’? I didn’t! But apparently Henry is talking…” (“1950’lerin ortalarında şair Ingeborg Bachmann ve Henry Kissinger’ın ‘bir şey’ olduğunu biliyor muydunuz? Ben bilmiyordum! Ama görünüşe göre Henry konuşuyor…”) Bir ilişkiyi ‘a thing’ diye nitelemek, tarihçi bir yazara yakışan bir ifade gerçekten de!

[2] Merve Emre’nin yazısında yer alan cümle şöyle: “Paul Celan’ın ıstırap dolu şiirlerinde ‘yabancı kadın’, Henry Kissinger’ın beceriksizce yazılmış coşkulu mektuplarında ise (Kissinger’ın 1955 yılında Harvard Üniversitesi’nde düzenlediği bir konferansta tanışıyorlar) ‘tuhaf bir şâire’ olarak geçer.” (Emre’nin yazısının tamamı Görkem Mercan çevirisiyle 5harfliler sitesinde okunabilir...

[3] Ina Hartwig, Wer war Ingeborg Bachmann?/Eine Biographie in Bruchstücken, S. Fischer, Frankfurt, 2017.

[4] 1955 yılında Harvard yaz okuluna Avusturya’dan davet edilen tek kadın Bachmann’dı. Yanında, daha sonra yayın dünyasının önemli bir ismi haline gelecek olan Siegfried Unseld de bulunuyordu. Bachmann’ı Kissinger ile tanıştıran ve daha sonra aralarındaki ilişkinin sürmesine destek olan da Siegfried Unseld’den başkası değildi.

[5] Bernd Greiner, Henry Kissinger: Wächter des Imperiums, C.H. Beck, Munich, 2020, (“Henry Kissinger, İmparatorluğun Muhafızları.”) Bu biyografide Ingeborg Bachmann ile Henry Kissinger arasındaki ilişkiden kısaca söz ediliyor.

[6] CIA’nin Soğuk Savaş döneminde entelektüel camiayı en iyimser ifadeyle manipüle etme çabalarını ortaya koyan iki çalışma geliyor hemen akla. İlki, Frances Stonor Saunders, Parayı Verdi Düdüğü Çaldı, CIA ve Kültürel Soğuk Savaş,çev. Ülker İnce, Doğan Kitap, İstanbul, 2004. İkincisi ise daha yeni: Joel Whitney, CIA Dünya’nın En İyi Yazarlarını Nasıl Kandırdı?, çev. Doğan Eşkinat, İlkut Taha Taslı, Turkuvaz Kitap, İstanbul, 2024. Başta KGB ve Stasi olmak üzere Sovyet gizli servislerinin yürüttüğü benzer faaliyetlere ilişkin herhangi bir araştırma ise henüz yapılmış değil. Meselenin hassasiyeti dolayısıyla belki de yapılamıyor. (Nâzım Hikmet ve Barış Konferansları ile ilgili geniş bilgi edinmek isteyenler, Murat Belge’nin Şairaneden Şiirsel’e (İletişim, 2022), Memet Fuat’ın Nâzım Hikmet (Adam, 2000), Saime Göksu ve Edward Timms’in Romantik Komünist (Doğan, 2001, çev. Barış Gümüşbaş) ve bu satırların yazarının ‘Susanlara Hiçbir Şey Sormayınız…’ (Holden, 2021) içinde yer alan ve daha önce K24’te yayımlanan “Moskova Yılları Nâzım Hikmet şiirini nasıl etkiledi?” isimli çalışmalarına bakabilirler.)

[7] Prof. Leo A. Lensing’in ulaştığı iki ayrı mektuptan anlaşıldığı kadarıyla, Bachmann, Harvard’daki yaz okulunu pek fazla ciddiye almamıştı. Hem ailesine hem de bazı arkadaşlarına yazdığı mektuplarda Harvard’ı derin bir hayal kırıklığı olarak gördüğünü söylemesi bunun göstergesiydi. Aradan yıllar geçtikten sonra, 1959’da Wolfgang Hildesheimer’a seminere “zor dayandığını” yazması da öyle. Bunlar bir yana, Cambridge’e gelişinden sadece iki hafta sonra, Heinrich Böll’e gönderdiği 16 Temmuz tarihli bir mektup da genç yazarın ABD izlenimlerinin hiç de olumlu olmadığını koyuyor ortaya: “Neden bu kadar çok göçmen kendini öldürüyor, çünkü her şeyin ötesinde muhtemelen bu ülke onların işini bitiriyor...”

[8] Holthusen, Harvard yaz okulunun bitiminde Kissinger’a Bachmann hakkında şu mektubu gönderiyor: “Şimdi size söz verdiğim Bachmann raporunu yazıyorum. Kabul edersiniz ki o tuhaf bir insan; kararlılığını çaresizlik görünümüyle maskeliyor. Yaz boyunca bana ya da başkasına tek bir kayda değer şey söylediğini hatırlamıyorum, fakat seminerin sonunda, çok değer verdiğim katılımcılardan birkaçına onları en çok kimin etkilediğini sorduğumda, neredeyse söz birliği etmiş gibi Ingeborg Bachmann cevabını verdiler.” Eine interessante, tiefe Frau und ein völlig unbedeutender junger Professor, unveröffentlichte Korrespondenz zwischen Ingeborg Bachmann und Henry Kissinger. Ein Archivberich (“İlginç, Derin Bir Kadın ve Tamamen Önemsiz Genç Bir Profesör, Ingeborg Bachmann ve Henry Kissinger Arasındaki Yayınlanmamış Yazışmalar”). Leo A. Lensing, 

[9] Ingeborg Bachmann, Three Radio Plays: A Deal in Dreams; The Cicadas; The Good God of Manhattan, Ariadne Press, UK, 1999.

[10] Vietnam’daki savaşın Kissinger’ın hiç de küçümsenmeyecek çabasıyla yoğunlaştığı yıllar. Bir taraftan savaşa dair stratejiler geliştiren Kissinger bir taraftan da Bachmann’ın şiirleriyle meşgul. 18 Ocak 1957’de daktilo edilmiş bir önceki mektuptan daha uzun olan ve kalemle yazılan bir dipnotta Bachmann’ın şiirine geri dönüyor: “Buradaki hayatım tuhaflaşıyor: Müze yok, tiyatro yok, hayatı yaşanmaya değer kılan hiçbir şey yok; dış politika üzerine, başarılı olacağını bildiğim halde sevmediğim, aptalca bir kitap yazıyorum. [...] Oysa senin son şiir kitabın muhteşem: Sık sık okuyorum. Bana birkaç kopya daha gönder ve yaz lütfen.” Prof. Lensing’in verdiği bilgiye göre, Kissinger’ın “aptalca bir kitap” diye tanımladığı çalışma, Nükleer Silahlar ve Dış Politika ismini taşıyordu. Soğuk Savaş’ın muhtelif cephelerini ortaya koyan kitap hakikaten dünya çapında çok satmıştı ve Kissinger’a farklı bir şöhretin kapılarını aralamıştı. 

[11] 1959’un Aralık ayında yazdığı ve Ocak 1960’ta resmî bir ziyaret için Almanya’ya geleceğini haber verdiği bir mektupta buluşma önerisini yeniden dile getiriyor Kissinger. Şubat sonuna kadar Bachmann’ı meşgul eden Frankfurt’taki şiir dersleri ve Kissinger’ın kendi seyahat planları yüzünden randevu ayarlamak zor olmalı ki, Kissinger onunla “doğduğu yer olan Fürth’te” buluşmayı öneriyor: “Hatırladığım birkaç yeri ziyaret etmek ve normalde bunu tek başıma yapmak isterdim, ama eğer arzu edersen ve biraz yürümekten çekinmezsen bütün günü birlikte geçirebiliriz.” Ancak bu buluşma gerçekleşmiyor. İkilinin en azından telefonla konuştukları belli. Zira Kissinger, Bachmann’ın son şiir dersinde başarılı olmasını umduğunu yazıyor. 

[12] Bachmann’ın siyasi görüşlerinin keskinleşmesi ve 1965’te Vietnam Savaşı’nı protesto eden ortak bir bildiriyi imzalaması ya da Willy Brandt’ın seçim kampanyasını desteklemesi de Kissinger’ın hevesini kırmıyor. Grup 47’nin 1966’da Princeton’da buluşmayı planladığını öğrendiğinde, Siegfried Unseld’e bir mektup yazarak Bachmann’ın orada olup olmayacağını sorması bunun somut göstergesi. Anlaşılan o ki, bir sürpriz yapmayı planlıyordu. Kissinger, Unseld’e gönderdiği bir başka mektupta da Bachmann’a ulaşabilmek için yardımlarını rica ediyor. 

[13] Mektupları aktaran Prof. Lensing: Leo A. Lensing, Eine interessante, tiefe Frau und ein völlig unbedeutender junger Professor, Unveröffentlichte Korrespondenz zwischen Ingeborg Bachmann und Henry Kissinger. Ein Archivberich (“İlginç, Derin Bir Kadın ve Tamamen Önemsiz Bir Genç Profesör, Ingeborg Bachmann ve Henry Kissinger Arasındaki Yayınlanmamış Yazışmalar”) 

[14] Ina Hartwig, Henry Kissinger ile yaptığı söyleşiyi biyografiye dahil etmeden önce Frankfurter Allgemeine’de yayımlıyor.

[15] Prof. Lensing bu buluşmada Hartwig’in izlediği yöntemi pek çok yönden eleştiriyor: “93 yaşındaki Kissinger biyografi yazarının sorularına yalnızca seyrek ayrıntılarla cevap verdi. Bachmann ile birbirlerini sık görüyorlardı ama bu hiç de kolay olmuyordu, çünkü kendisi evliydi. Hafızasında pek çok şey silikleştiği için Bachmann’ın sadece Amerika’ya gönderdiği şiirleri okuduğunu hatırlıyordu. Ne yazık ki Ina Hartwig, Kissinger’ın Bachmann’ın çalışmalarına ve entelektüel çekiciliğinin boyutlarına ilişkin bilgisine dair herhangi bir araştırma yapmamıştı. Ayrıca konuşma İngilizceydi ve Hartwig söyleşiyi kaydetmek yerine not almakla yetinmişti. Bu da aktarılanların güvenilirliği hakkında şüpheler uyandırıyordu.” 

[16] Hannah Arendt ile Ingeborg Bachmann buluşmasına ilişkin detaylı bir bilgiye ulaşamadım maalesef. İkilinin bir süre yazıştıklarına dair kimi ifadeler ve bir mektuptan kısa bir alıntı dışında pek bir şey çıkmadı karşıma. Marie Luise Wandruszka’nın makalesinde yer alan, “İki kadın arasında gerçekten güçlü bir entelektüel ve politik yakınlık vardı” cümlesinden de anlaşılacağı üzere, Arendt ve Bachmann birbirini çok sevmişti: “1962 yılında, Ingeborg Bachmann, Hannah Arendt’e yazdığı bir mektupta, New York’ta haziran ayında gerçekleştirdikleri bir buluşmadan sonra, Arendt’in varlığının kendisi için ne kadar önemli olduğunu ifade ediyor ve onunla yeniden bir araya gelmeyi umduğunu belirtiyor (...) Sonraki satırlarda ise Arendt’in eşi Heinrich Blücher’in hastalığı nedeniyle tekrar buluşamadıklarını söylüyor. Ayrıca bu mektupta, Arendt’e, Eichmann in Jerusalem (“Eichmann Kudüs’te”) (Türkçede Kötülüğün Sıradanlığı) kitabı hakkında birtakım şeyler soruyor. Arendt, Ingeborg Bachmann’ı Piper Yayınevi’ne kitabının çevirmeni olarak öneriyor, ancak Bachmann yeterli İngilizce bilgisine sahip olmadığını düşündüğü için bu teklifi reddediyor.” Hayli ilginç bilgilerin yer aldığını tahayyül edebileceğimiz Arendt-Bachmann yazışmaları da umarım çok geçmeden nasibini alır gün ışığından. 

[17] Araştırma yaparken karşıma ilginç bir tiyatro metni çıktı. Piyese göre, Bachmann hastanede yatarken Paul Celan yanı başındaydı. Bu yetmezmiş gibi, o sırada ABD Dışişleri Bakanı sıfatıyla Beyaz Saray’da bulunan Henry Kissinger tarafından sürekli telefonla aranıyor, fakat gece hemşiresi İngilizce bilmediği için Bachmann’a ulaşma çabaları sonuçsuz kalıyordu. Pierre Joris’in yazdığı The Agony of Ingeborg Bachmann (“Ingeborg Bachmann’ın Istırabı”) isimli oyunda yer alan bu satırlar çok çarpıcıydı. Joris’in internet sitesinde oyunun bir bölümüyle birlikte şu bilgi yer alıyor: “Bugün elli yıl önce ölen büyük şair ve yazar Ingeborg Bachmann’ın anısına, koma günlerinde Paul Celan tarafından ziyaret edildiği The Agony of Ingeborg Bachmann adlı oyunumun son perdesinden bir alıntı sunuyorum. Oyun 2016 yılında Théatre National du Luxembourg tarafından sipariş edilmiş ve sahnelenmiştir.” 

[18] Hartwig, Kissinger görüşmesini şu satırlarla noktalıyor: “Ingeborg Bachmann ile ilgili biyografik yolculuğa başlarken bir gün yolumun Kissinger ile kesişebileceği hiç aklıma gelmemişti. Soldaki pek çok kişinin mahkûm edilmesini arzuladığı Harvard’lı siyaset bilimci, nükleer silah uzmanı, güvenlik danışmanı ve Nixon yönetiminin Amerikan Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ile azize mertebesinde görülen Avusturyalı bir şairin ilişkisi beni gerçekten şaşırttı.” 

MERAKLISI İÇİN ÖZEL NOT: Almanca bilgim anaokulu düzeyinde ne yazık ki. Almanca kaynaklardaki bilgileri ChatGPT başta olmak üzere muhtelif çeviri siteleri aracılığıyla Türkçeye aktarıp redakte ettim.

Yazarın Tüm Yazıları
  • Henry Kissinger
  • ingeborg bachmann

Önceki Yazı

ELEŞTİRİ

İki hatıra defteri

Hatırlayan, hatırlatan, bu nedenle yaşayan ve yaşatan iki kitap: Ümit Metin Yıldız’ın Soyunma Odası ile Rahşan İnal’ın derlediği, sunuşunu ve boğa güreşlerini yazdığı Dağlardan Denize Artvin'i...

AKİF KURTULUŞ

Sonraki Yazı

ELEŞTİRİ

İki cihan âresinde bir melez: Fuat Chausson

“Bu romana, İstanbul’un Müslümanlar tarafından elde edilmesine ve yine İstanbul’un gayrimüslim tarihine dair çok lezzetli mitik hikâyeler sunduğu için gönül rahatlığıyla bir 'İstanbul romanı' diyeceğim: Şeytan akıntısı, tavadan fırlayan balık, Fatih’in kanlı elini sürdüğü sütun, Boğaz’ın altında kayıklarla seyahat edilen yeraltı şehri...”

TUNCAY ÖZDEMİR
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist