İki hatıra defteri
Hatırlayan, hatırlatan, bu nedenle yaşayan ve yaşatan iki kitap: Ümit Metin Yıldız’ın Soyunma Odası ile Rahşan İnal’ın derlediği, sunuşunu ve boğa güreşlerini yazdığı Dağlardan Denize Artvin'i...
Yeni kuşaklarda pek rastlamadım ama ilkokulda birçok öğrencinin neredeyse mütemmim cüzüydü hatıra defteri. Teğmen Kalmaz İlkokulu’ndan arkadaşım Aylin’le kırk yıl sonra buluştuğumuzda “Sana bir sürprizim var” demişti elini çantasına atarken. Benim neden olmamıştı acaba? Daha önce hiç düşünmedim.
Bu hafta bana iki arkadaşımdan hatıra defteri geldi. İletişim Yayınları’ndan iki kitap. Hatırlayan, hatırlatan, bu nedenle yaşayan ve yaşatan iki kitap.
Ümit Metin Yıldız’ın Soyunma Odası’nı ve Rahşan İnal’ın derlediği, sunuşunu ve boğa güreşlerini yazdığı Artvin’i okur okumaz o çok eski duygum depreşti. Bu iki hatıra defterine yazmadan rahat edemeyeceğimi anladım.
Soyunma Odası
Ümit Metin dünyanın en basit oyunu futbolla yaptığı yolculuğa bizi davet ediyor. Yolculuk ne zaman mı başlıyor? 12 Eylül 1980’in burnunun dibinde. Metin Hoca’nın deyişiyle “Darbe(nin) çocukları asabilmek için küçük yaşları büyütürken, genç takımda daha fazla oynayalım diye bizim yaşımızı küçük gösterdikleri” bir zamanda.
Hemen söyleyeyim, futbolla kurulan ortalama ilişkinin tarafları bu davete icap etmeyecektir. Futbolu “onlar gibi” ve “öyle” seven birisi değil kitabın yazarı. Hâkim futbol algısına göre futbol oyun değil, savaştır. Seyircisi, futbolcusu, yorumcusu ve hele yöneticileri ne için olduğunu unuttukları bir kavganın öznesi bile değil, nesnesidirler.
Metin Hoca ise anlatısının her cümlesinde “Başka türlü bir şey benim istediğim” diyor ve –mahalle arasındaki arsayı da sayarsanız– bu uğurda geçen neredeyse elli yıllık macerasını paylaşıyor.
Başka türlü bir şey dediği ne peki?
Bitmek bilmeyen bir merak ve bunun yanı sıra gelen soru sorma gözü pekliği.
Bu sadece futbolla başlayan bir merak değil. Daha kitabın en başında, “Futbol ve Güvercinler” bahsinde anlatıyor. 1950’de Bulgaristan’dan göçen bir ailenin 1965 doğumlu çocuğu, Taşlıtarla’daki evlerinin çatısında “göğe bakmaya” güvercinlerle başlıyor. (Göğe bakarken, çok sonra Turgut Uyar’ın “âşığı olacak kadar” sıkı bir okuru olacağını nereden bilsin?) Futbol üzerine yazılan kitaplardan sadece biri ancak şu cümlelerle açılabilir: “Henüz hiçbir şey bilmeyen ama her şeyi öğrenmek üzere olan ve hem bilmenin hem de bilmemenin karşısında aynı korkuyu duyan bir çocuktum.” (s. 15) Ümit Metin, varlığına inanmadığım ama daha iyi bir sözcük de bulamayacağım için kullanacağım “kader”i bu yaşlarda çizilmiş bir çocuktur: “İki tutkunun egemenliği altındaydım o zamanlar” diyor. “Beni çok seven güvercinlerim ve benden daha fazla ilgi bekleyen futbol. (Hayvanlar ve futbolla) aramdaki bağlılığın nedenleri hakkında pek düşünmez, sadece tadını çıkarırdım bu ilişkinin.”
Bazı dil tercihleri ve hayat tarzları açısından hedonizm hanesine yazılacak bu cümle Ümit Metin’in “değişmez mevkii” olmuş. Hayatta ve futbolda belli ki hep bu pozisyonda oynamış. Sadece oynarken değil, ilerleyen yıllarda takımın başındayken de savunma çizgisini hep buraya çekmiş: Tadını çıkar!
Teslimiyet değil bu. Tam tersine, madem çizgi dedik, düpedüz direniş çizgisi Metin Hoca’nın çektiği. Oyunla kurulan ilişkinin varlık nedeni aynı zamanda.
Kendi lehlerine şike yaptığını anladığı iki rakip oyuncuyu sahada bu nedenle aşağılıyor. İzninizle devam edeyim.
Soyunma Odası
Sunuş: Tanıl Bora
İletişim Yayınları
Ağustos 2024
205 s.
Ortada sıçan mahalle aralarının toz toprağından dünyanın en büyük kulüplerinin yeşil çimlerine kadar her satıhta ve her düzeyde beceri geliştirme antrenmanıdır. Eğlencelidir de. Sarakası bol, dalgası birkaç boydur. Ama kendi içinde bir hiyerarşisi vardır. Yeteneğine bakılmaksızın genç topçuların toyluğunu acımasızca yüzlerine vuran bir hizaya getirme girişimidir. Bunu görebilmek için topla kurduğunuz ilişkinin tadını çıkarabilmeniz gerekir. Metin Hoca gibi.
Topçu takımının batıl inançları vardır. Türkiye gibidir topçular da, kısım kısımdır. Ama çoğu seyircinin totemi gibi kendince küçük hilelere başvururlar. Tozluğunun içine Ayet-el Kürsi yazdırıp koyanından ayakkabısının altına sevgilisi veya platonik aşkının ismini yazanına, soyunma odasından çıkarken daha önce provasını yaptığı için saymaya başlayıp tam otuz birinci adımda saha çizgisine ayağına basanına kadar sayısız numaraları vardır topçuların.
Metin Hoca bunlara itibar etmeyen bir oyuncu olarak kimsenin lanetli diye giymek istemediği 11 numaralı formayı hiçbir beis görmeden sırtına geçirdiği günü bize anlatıyor. Hocası da biliyor böyle inançlarının olmadığını. Bir Fenerbahçe maçı. Mükemmel bir vuruşla golü buluyor; önce şaşırıp kafası kesilmiş horoz gibi sağa sola koşmalar, sonra ani bir fren ve U dönüşüyle bulduğu bir kameradan Çanakkale Cezaevi’nin devrimcilerine incelikli bir selam… Sonrası mı? İronik bir üslupla 11 numara, inançsız Metin’den de intikamını alıyor. Devamı kitapta.
Sayısız kulüplerde teknik direktörlük yapmış ve yapmakta olan Ümit Metin’in hocalık anıları da aslında başka bir tür öğrencilik.
Madida’yı tanıştırıyor okurla Hoca. Hayır, duayı fazla kaçıran müezzinden söz etmeyeceğim. Onu kitapta okursunuz. Madida, Trakya Romanlarından. Ten rengi bir tık da koyu olunca, topçu lakabıyla anılır, adı unutulur lakabı kalır. Yenenin 3. Lig’e çıkacağı final maçında takım beş farka ulaşınca oyuncusuna bir armağan verecek. Takımın tarihinde kolayca sökülüp atılamayacak bir yeri olsun istiyor. “Hazırlan” işareti yapıyor uzakta ısınan Madida’ya. Ancak Madida’nın bir isteği var. “Tamam,” diyor Hoca, “gir, istediğin yerde oyna.” Hayatı boyunca unutamayacağı bir ders geliyor Madida’dan: “Hocam, izin verirsen oyuna girdikten sonra başka gol atmamalarını söyleyeceğim arkadaşlara. Çok üzüldüm rakip oyunculara. Bundan sonra bir şey olmaz nasılsa.”
İşte bunu “ders” diye bir kenara yazmak için oyunun tadını çıkarabilmen gerekir.
Başka hiçbir yerde okuyamayacağınız Sergen Yalçın portresi aktarıyor Metin Hoca. Onun dilinde satır aralarına gizlenmiş karakter analizi, bir efsane oyuncunun iç dünyasına soğukkanlı bir bakış ve sahiplenme…
Şair Arif Damar’ın ölüm haberini Giresun’da aldığında düştüğü dipsiz kuyu, Orduspor’la anlaşmaya giderken Fatsa’dan Terzi Fikri’ye çakılan selam, açık-kapalı Karadeniz pidesinden açık-kapalı faşizm tartışmalarına zıplayan belleğin hınzırlığı ve bunlar gibi bir yığın sürprizle karşılaşıyorsunuz Soyunma Odası’nda.
Metin Hoca’nın kitabının bence en önemli yanı, anlattıklarıyla beraber, nasıl anlattığı. Onu birçok benzerinden ayıran şey, nasıl anlattığı ayırıyor zaten. Hayata ilişkin sorularının onu getirip bıraktığı edebiyattan beslendiği çok açık. Çünkü iyi bir edebiyat okuru. Yazısına süs olsun diye eklenen şiirler, alıntılar yok onun yazısında. Takım otobüsünde Kafka okuyan fotoğrafını servis ederek Radikal futbol yazarlarını tavlamaya çalışan kolpacı futbolcu gibi değil.
Özetle… Pek özetlenecek gibi de değil ama kitaptan ayrıldığınızda yakıcı bir soruyla baş başa kalıyorsunuz: Futbolu “antrenmanlardan sonra malzemelerimizi annelerimizin yıkadığı günlerdeki gibi” sevmek mümkün mü?
O zaman cevabımı bu hatıra defterine Metin Hoca’nın çok sevdiği Turgut Uyar’dan bir cümleyle bırakayım: Mümkün! Çünkü “bütün mümkünlerin kıyısında”yız.
Dağlardan Denize Artvin
Kundera, Gülüşün ve Unutuşun Kitabı’nda hatırladığım kadarıyla, “İnsanın iktidarla mücadelesi, hafızanın nisyanla mücadelesidir” demişti.
Kitabı derleyen Rahşan İnal da Türkiye tarihi özeti sayılabilecek şu özdeyişle bizi karşılıyor: “Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür.” Derlemenin amacını da buradan kuruyor: “Biz de hafızayı kaybetmeden kaydedelim istedik.”
Derleyen: Rahşan İnal
Katkılar: Erdoğan Altun, Fatih Artvinli, Taner Artvinli, Şükrü Aslan, Şenay Aydemir, Yeliz Kendir Gök, Rahşan İnal, İdris Ersan Küçük, Fatih Orhan, Selda Polat Hüsrevşahi, Ayşem Sezer Şanlı, Emre Solmaz, Özlem Şendeniz, Öznur Yılmaz Altun.
İletişim Yayınları
Temmuz 2024
271 s.
Kolayca yazılmış bir cümle değil bu. “Çok dilli, çok dinli, çok etnili” bir şehirden söz ediyoruz. “Kalkınma büyülü sözcüğü altında (…) adeta tarihleriyle ezilen” bir coğrafya üzerine konuşuyoruz. Yıkıma, talana, tek kültürlülüğe hapsetme inşasına karşı o cümleyi çok aşan bir mücadele geleneğine tutunma çabası var. O geleneği görünür kılmak, günümüze aktarmak istiyor ve yeniden mücadelenin bir parçası olmaya davet ediyor. Aslında Dağlardan Denize Artvin, elinde avcunda kalan ne varsa onu artık kaybetmek istemeyen insanların inadını anlatıyor.
Anlatıyor dedim. Yazarların çok büyük bölümü Artvinli akademisyenler. Ancak her biri “tez” olacak bu makaleler bilim dilinin iç jargonuna teslim olmamış. Yöntemden taviz vermese de, hemen her biri anlatısını büyük bir rahatlıkla kuruyor. Hopa’da kahvede, doğa yürüyüşünde molada, kaynak suyunun dibinde kurulmuş çilingir sofrasında dinliyorsunuz anlatılanları. Kitabın bütününe yayılan bu anlatılar, okurunu birden içine alıyor. Bunun için Artvinli ya da benim gibi komşu Karadenizli (Çamlıhemşinli) olmanıza gerek yok.
Artvin ve “sokakta siyaset”
Üzerine çok yazıldı ve konuşuldu ama “1980 öncesi Artvini’nde Sokakta Siyaset” makalesinin beni iyiden iyiye sarstığını itiraf etmeliyim. Bunda ilkokul öncesi çocukluğumun Murgul’da geçmesinin, ilerleyen yıllarda takip ettiğim “küçüklük” arkadaşlarımın birçoğunun Devrimci Yol’cu olmasının, mahpusluk ve iltica yıllarında bağı koparmamış olmamın da bunda payı büyük kuşkusuz.
Ayşem Sezer Şanlı genç bir akademisyen. Kendi ifadesiyle “Uzun süredir toplumsal hareketler, bir başka deyişle ‘sokakta siyaset’ üzerine çalışmalarda bulunan” bir araştırmacı. Yirmi sayfalık çalışmasında yazılı belgelere dayanmasının yanı sıra, sözlü tarih çalışmasının gereği olarak dönemin militanlarının, “meselenin içinde” olanların tanıklıklarına da başvurmuş.
Yazar aslında Artvin’de Devrimci Yol’u bulmaya gitmemiş. Artvin’de kamusal ve politik bir alan olarak sokağa sokağın içinden baktığında en aktif dönemin (çalışmaya başladığı süreçte sandığı gibi ‘60’lı yıllar değil) 1975-1980 aralığı olduğunu ve bu aralığın yaygın, derin ve aktif bir şekilde Devrimci Yol tarafından doldurulduğunu görmüş.
Şavşat katliamı, Devrimci Yol dergisi,
3 Eylül 1979, Sayı: 30.
Bunun dinamiklerine inmiş, örgütün tarz-ı siyasetine bakmış, nerede ve nasıl bir fark yarattığını anlamaya çalışmış.
Faili meçhul cinayetler ve katliamlar kataloğunun (o yıllar bakımından söylüyorum tabii ki) 1 Mayıs 1977 katliamıyla birlikte ilk sayfalarında yer alan Şavşat mitingini 45 yılın tozlu raflarından indirmesini çok önemli buldum. Askerin kitleyi taramasıyla beş kişinin ölümüyle sonuçlanan 23 Temmuz 1979 günündeki mitingin halkta bir geri çekilme yaratmaya başladığını gösteriyor yazar.
Yazıda –eksik olarak nitelendirmem haksızlık olur– 12 Eylül sonrası Sovyet Gürcistanı topraklarına geçip iade edilerek cuntanın önüne atılan Devrimci Yol savaşçılarına ait tanıklığın izlerini aradım. Bunun sadece Devrimci Yol’da değil, benim gibi başka örgüt militanlarında da ağır bir travma yarattığını belirtmeliyim.
Sonuçta genç bir bilim kadını, aslında yıllarca topraklarından uzakta yaşamış bir devrimciyi alegorik olarak Artvin’in sokaklarında, dağlarında belgesel tadında gezdirmiş. Çok mutlu oldum.
Artvin’de seçimler: 1977-2024
Erdoğan Altun mikro siyasetin ana damarlarına götürüyor bizi.
Kendi adıma çok şey öğrendim Altun’dan. 12 Eylül’den önce devrimci siyasetin onca gücüne rağmen belediye seçimlerinde bir, belki de iki istisnası dışında etkili olamamasının/olmamasının nedenleri üzerine bazı fikirlerim vardı kuşkusuz. Ancak “güçlü” ailelerin etkisinin bu denli diri olduğu, herhalde üzerinde epey bir durulacak bir konu gibi görünüyor.
Hopa’da 2004 belediye seçimlerinde ÖDP adayının kazanmasında Lazlık-Hemşinlilik kimliği üzerinden bölünmenin –bazen bu örnekte olduğu gibi– bizim mahalleye yaradığını da hatırlatıyor bize yazar. Bu seçimde hiç belediye kazanamayan AKP’nin on yıl sonraki “tarihî zaferi” üzerinde duruyor. 2014 sonrası ilk seçimde AKP’nin Murgul dışındaki kazandığı tüm belediyeleri kaybetmesi üzerine yaptığı değerlendirme seçmen profili ve tercihlerini anlamamamız açısından çok önemli: “(…) Hizmet talibinin belirleyici olduğu iddiasının boşa çıkması anlamına geliyor. Bu durumu anlamaya çalışırken, insanların ‘devlet gibi davranan seçilmişlerden’ nefretinin ne kadar büyük olduğunu fark ettim.” Seçmen refleksini bu kadar güzel tarif eden bir tanımla karşılaşmamıştım.
Kitaptaki her yazı “Artvin’i okuma kılavuzu” aslında. Her biri ayrı ayrı ele alınmayı fazlasıyla hak ediyor.
Öğretmenlerin bu coğrafyada aydınlanmadaki hâkim rolünü, bunun arkasındaki maddi olguları, Cılavuz Köy Enstitüsü ve devamında Artvin Öğretmen Okulu’nu, özellikle bu okulun ‘70’li yıllardaki mücadeleye etkisini Selda Polat Hüsrevşahi’den öğreniyoruz.
Arkadaşım Şenay Aydemir’in yazısı son kırk yıl içinde Artvin’e baba evine ancak yazın gelebilen gurbetçi profilini mercek altına alıyor. Üç ay tarlada, bağ bahçede çalışmakla başlayan, Şenay’ın deyimiyle “mevsimlik işçiliği” artık yazlıkçılığa dönüşmüştür. Dolayısıyla mekânlar ve yaşama tarzı da çok farklıdır artık. Benim de birebir tanık olduğum, Doğu Karadeniz’deki değişimin dinamiklerini anlayabilmek açısından çok önemli bu yazı için özel bir teşekkür borçluyum Şenay’a.
“Artvin Kültürü” bölümü bir yanıyla içinde olduğumuz ama tarif edemediğimiz bir dünyayı dibimize kadar getiriyor.
Bakmayı bilmek önemli, demek ki. Fatih Orhan’ın Artvin Evleri böyle çalışmanın ürünü. Evlerin doğa, üretim ilişkileri, ihtiyaçlar üzerinden nasıl şekillendiğini gösteriyor. Neden korunmaları gerektiğine ilişkin farkındalık yaratıyor.
“Halk Oyunları ve Artvin’de Müzik Kültürü” de aynı şekilde bildiklerimizi, duyduklarımızı, hatta söylediklerimizi bir daha gözden geçirmemize imkân sağlıyor. Tabii yanlış bildiklerimizi ya da doğru diye bildiklerimizin arkasındaki tarihi de bize anlatıyor. İdris Ersan Küçük ve Emre Solmaz zor bir iş başarmışlar aslında.
Taner Artvinli dik vadilerin arasından kıvrılıp gelen Çoruh üzerinde “üretim aracı”ndan turistik nesneye dönüşen Çoruh kayıklarının hikâyesini anlatıyor.
Arkadaşım Rahşan İnal boğa güreşlerinin kültürel tarihi üzerine çok güzel bir çalışmaya imza atmış. Bu etkinliklerin bu kadar içinde, hatta parçası olan birçok insanın bilmediği bir noktaya işaret ediyor. Çobanların denetiminde yapılan bu güreşler yaylada sürüyü yönetecek “baş boğa” seçimi için yapılıyor aslında. Rahşan bu geleneğin peşine düşüyor, yine üretim ilişkilerinin bir parçası olan “iş”in hangi süreçlerden geçerek günümüz hayatının kültürel etkinliğine dönüştüğünü anlamaya çalışıyor. Güzel sorular soruyor. Eleştirel gözüyle hiçbir ayrıntıyı kaçırmamaya çalışıyor. Huizinga’nın “oyun” kuramından yola çıkıp, bu güreşlerin “azalan yaylacılık geleneğinden esinlenilerek modern zamanların ‘oyun’u olarak yeniden üretildiğine (ya da gelenek olarak icat edildiğine)” yakından bakıyor. Boğa güreşlerini şimdiye kadar hiç izlememiş olanların bile kayıtsız kalamayacağı bir yazı.
Fenni sünnetçi Hüseyin Güven’i Fatih Artvinli’nin kaleminden tanıyoruz. Güven hepimizin Anadolu’nun dört bir yanında çocukluğumuza aldığımız ya da çocukluğumuzu alıp sarmalayan bir “ahir zaman bilgesi”. Her şeyi bilen ve her şeyi büyük bir incelikle ve gösterişten uzak yapan, artık örneği kalmamış insanlardan biri.
Yeliz Kendir Gök, Hopa özelinde ‘90’lı yıllarda başlayan Nataşa’yla karşılaşmanın günümüz toplumsal ilişkilerindeki karşılığını inceliyor. Teksas adıyla anılan Dumlupınar Caddesi’nin tarihini anlatıyor bize. “Belki ‘90’ların Nataşası yok” diyor ama hikâye bitmemiştir aslında. “Çünkü her an bir yerlerden çıkacak ‘Ben hâlâ buradayım güzelim!’ diyecek gibi geliyor, gözlerden uzak bir köşede gizlenmiş hissi uyandırıyor.”
Murgul’da küçük bir çocukken annemin beni “Seni onlara veririm” diye tehdit ettiği Poşalarla karşılaşmak kitabın sürprizi oldu benim için. Okuyunca anladım ki, Artvin’in aslında tek “yabancı”sı Poşalar. Öznur Yılmaz Ataman’a çok teşekkür ediyorum.
Bir de Özlem Şendeniz’e tabii... Çocukluğumun o büyüleyici deniz fenerini bana yine hatırlattığı için.
Kitabın yeni baskısı için de birkaç önerim olacak.
Her ne kadar bu kurumla bir-iki yazıda karşılaşıyorsak da, Murgul Bakır İşletmeleri bağımsız bir yazıyı hak ediyor bence. Bölgenin modern anlamda ilk işçi sınıfı yatağı olması, yanı sıra toplumsal ilişkilere etkisi, lojmanları, mühendislerinin ilçe okullarında öğretmenlikleri benzeri birçok alt başlık ele alınmayı bekliyor.
Bir diğeri de kar güreşleri. Anadolu’nun karakucak ve yağlı güreş geleneğinin bir halkası olan, ancak farklı olarak kar altında yapılan bu “spor” ilgi çekecektir şüphesiz.
Son olarak, Rahşan İnal’ın hatıra defterine de yazmış oldum. Biraz uzun oldu ama artık yapacak bir şey yoktu…
Önceki Yazı
Atılmasa ne olurdu?
“Britanyalı tarihçi ve yazar Peter Watson, Atom Bombasının Gizli Tarihi adlı kitabında, değişik arşivlerden bulup günışığına çıkardığı çok yeni belgelere dayanarak nükleer silahların bugüne kadar anlatılan hikâyesini altüst ediyor.”
Sonraki Yazı
Ingeborg Bachmann ve Henry Kissinger
“Ingeborg Bachmann ile yeryüzü tarihine ‘Vietnam ve Ortadoğu kasabı’ dahil muhtelif şık şıkırdım sıfatlarla nakışlanacak olan Henry Kissinger, en az on yıl boyunca, aşk mektuplarının da tanıklığında, yabana atılması asla mümkün görünmeyen bir beraberlik yaşamıştı.”