• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Haftanın vitrini – 1

Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: At, Tekerlek ve Dil / Bu Bir Roman Değildir  / Derimizin Olağanüstü Yaşamı / Geri Dönüp Bakmak / Hiçbir Yere Gitmiyorum / Kız / Tasarımın Peşinde / Türkiye’nin Gizli Ermenileri / Wittgenstein ve Mimarlık / Yeryüzü ve İradenin Düşleri

K24

@e-posta

VİTRİNDEKİLER

1 Ocak 2025

PAYLAŞ

David W. Anthony
At, Tekerlek ve Dil:
Bugünü Doğuran Uzak Geçmişin Hikâyesi
çev. Cemal Can Tarımcıoğlu
Fol Kitap
Aralık 2024
688 s.

Bugün yeryüzünde insanların yarıya yakını tarihöncesinde var olmuş ortak bir dilden türemiş dilleri konuşmalarına rağmen Proto-Hint-Avrupa dili adı verilen bu atanın kimliği ve kimlerce konuşulduğu uzun bir süre boyunca gizemini korudu. Peki, kimdi bu insanlar ve yaptıkları toplumsal ve kültürel yenilikler insanlığın rotasını nasıl belirledi? Bu soru son iki yüzyılda akademik çalışmalardan çiğ propagandalara kadar uzanan bir çizgide sayısız yanıtın verilmesine neden oldu. Proto-Hint-Avrupa dilini ve o dili konuşanları keşfetme ve sahiplenme yarışı zaman zaman bilim insanlarından devrimcilere ve ırkçılara kadar birçok zümrenin uğrunda mücadele ettiği bir siyaset ve savaş alanına bile dönüştü.

Tarihöncesi antropoloji ve arkeolojinin yaşayan en önemli isimlerinde David W. Anthony, her mitte olduğu gibi Babil Kulesi mitinde de bir gerçeklik payı bulunduğunu gösterircesine bu soruya çığır açıcı bir yanıt veriyor: Demir Perde’nin yıkılışının ardından Batılı arkeologların Avrasya’da daha kolay erişir hâle geldikleri antropolojik ve arkeolojik bulgulardan hareketle Proto-Hint-Avrupa dilini ve halklarını Avrasya’nın bozkırlarına yerleştiriyor. Ortak bir dili kullanan, ata binen, araba kullanan bu halkların ve kültürlerin nasıl kıta boyunca var olan kültür adalarını Avrasya’yı saran bir uygarlık koridoruna dönüştürerek yeni diller, yeni siyasi sistemler ve bir tarihöncesi kültür devrimi ortamı yarattıklarını ortaya koyuyor. Bir bulmacanın parçalarını birleştiren dedektif hassasiyetiyle en küçük arkeolojik ve dilbilimsel kalıntılardan hareketle adım adım ilerleyerek bize bugünü doğuran uzak geçmişin hikâyesini anlatıyor.

David Markson
Bu Bir Roman Değildir ve Diğer Romanlar
çev. Suat Kemal Angı
Jaguar Kitap
Kasım 2024
536 s.

Daha önce Wittgenstein’ın Metresi adlı romanını yayımladığımız David Markson’ın, onu benzersiz kılan tarzının toplandığı üç romanı  Suat Kemal Angı’nın çevirisiyle şimdi bir arada: Bu Bir Roman Değildir,  Ufuk Noktası,  Son Roman.

David Markson yazarlık yaşamına her romancı gibi “geleneksel” romanlar yazarak başlamıştır. Ama muhtemelen, daha önce yayımladığımız Wittgenstein’ın Metresi romanını yazdığı sırada –ister istemez– ilginç bir anlatım tekniğine ulaştığını fark etmiş olmalı ki, bu tekniği çok daha ileri bir noktaya taşıması gerektiğini düşünerek bambaşka bir yola girer ve  bulduğu bu yeni tarzda art arda romanlar yazar.

Yüzlerce bir veya birkaç cümlelik “not”tan oluşur bu romanlar. Ancak bu notlar yazarın hayal dünyasından çıkan ya da bir olaya dair tutulmuş notlar değildir. Yazarların, şairlerin, ressamların, filozofların, tarihi kişiliklerin yaşamlarına; bu kişilerin eserlerine dair ansiklopedik olmanın ötesinde ilginç notlar, anekdotlar, kaynağı belirtilmeyen –ama hayali de olmayan– alıntılardır bunlar. Yazarın akıl almaz birikiminin ürünleridir. Bir anlamda insanlığın entelektüel bir sergisini kurar yazar. Bu notların, yazdıklarının gerçeklikleri, yani yalan dolan, uydurma, kurgu vb. olmaması; bilgisayar bile kullanmadan bunları yapması insana çılgınca geliyor. (Kitabı okuyan Kurt Vonnegut “David, akli durumundan endişe ediyorum,” der.)

Yazar notlarını düzenlerken belli bir ilişki gözetir. Sıralamanın bir mantığı, düzeni, matematiği hatta simetrisi vardır; notların aralarına da kendine ve denediği şeye dair notlar iliştirir -ki bunlar da romanların öyküsünü oluşturur. Her bir romanın yapısı benzer ama içeriği farklıdır ve Son Roman’la birlikte her şey bir sona ulaşır – aklımıza Don Delillo’nun düsturu, her kurgu ölüme doğru akar‘ı getirecek şekilde.  (2007 yılında yayımladığı Son Roman gerçekten de son romanıdır. 2010 yılında ölene kadar sözünü tutmuş ve bir daha da yazmamıştır.)

Bulduğu ve geliştirdiği teknik öyle özgündür ki, bu tarzda yazmak isteyen ister istemez artık Markson’ı taklit etmiş olacaktır. (Belki de bu yüzden zaten yazan da neredeyse çıkmadı). Cemil Meriç’ten ödünç ifadeyle söylersek: Markson, kendi semasındaki tek  yıldız.

Yazar şeytana uyup yazmayı bırakmaya dünden razıdır.
Yazar hikâyeler uydurmaktan ölesiye yorulmuştur.
Bu sabah çöpçülerin çöp boşalttığı yere yürüdüm.
Tanrım, çok güzeldi.
Diye yazıyor, bir van Gogh mektubunda.
Yazar karakterler icat etmekten de aynı ölçüde yorulmuştur.
Yazar, hiçbir şekilde hikâye anlatmayan bir roman kurmak istiyor.
Ve kahramanı olmayan. Bir tane bile.
Konusu olmasın. Kahramanı olmasın.
Yine de okuru ayartıp sayfaları çevirmeye ikna etsin.
Ama ben Mösyö Stendhal’i yakından tanıyordum, onun gibi ciddiyetsiz birinin başyapıtlar yazabileceğine beni asla ikna edemezsiniz.
Dedi Sainte-Beuve.
Durağan olsun, Yazar’ın istediği bu.
Yani olaylar dizisi olmasın.
Yani, belli bir zaman akışı olmasın.
Ama yine de bir yere varsın.
Aslında bir başlangıcı, ortası ve sonu olsun.
Hüzünlü bir notla bitse bile.
Als ick kan.

Monty Lyman
Derimizin Olağanüstü Yaşamı:
Dış Yüzeyimize Yakından Bir Bakış
çev. Sevkan Uzel
Metis Yayınları
Aralık 2024
296 s.

En sıradışı organımızı baştan aşağı inceleyen bu çalışma, deriye yazılmış bir aşk mektubu. Kitapta deriyi bir prizma olarak kullanarak farklı zaman ve mekânlara bir bakış atacağız; antik tarihten bilimin geleceğine, Papua Yeni Gine’de timsaha tapan insanların zarif dövmelerinden Miami Plajı’ndaki güneşperestlerin derilerindeki değişimlere uzanacağız.

Önce deriyi fiziksel açıdan katman katman inceleyeceğiz. Ardından beslenmemizin cildimizi etkileyip etkilemediği, cildimizi nelerin yaşlandırdığı ve güneş ışığının ne kadarının fazla olduğu gibi soruları, gerçek ile efsaneyi birbirinden ayırarak ele alacağız. Bu sorulardan yola çıkarak, dokunma kaynaklı acı ve keyiften, stresin cilt üzerindeki etkilerine kadar, deriyle zihni birbirine bağlayan merak uyandırıcı konuları inceleyeceğiz.

Deri ile zihin yakın arkadaştır ve başka hiçbir organ psikolojik açıdan bu denli önem taşımaz. Derimizin başkaları tarafından nasıl algılandığı –veya buna ilişkin kendi fikrimiz– zihinsel sağlığımızı etkileyebilir. Dış yüzeyimize yaptığımız yolculuğun son kısmında, deriyi toplumsal bağlamda ele alacağız. Deri bizi birleştirir: İnsan, başkalarıyla iletişim kurmak için deriyi kalıcı olarak işaretleyen ve dövme yapan tek canlıdır. Öte yandan, deri bizi ayırır: Deri rengi ve “kirletici” cilt hastalıkları toplumları bölerek, insanlık tarihinin gidişatını değiştirmiştir. Sonuç olarak, insan derisi fiziksel varlığının çok ötesindeki etkileriyle felsefe, din ve dil üzerinde iz bırakmıştır.

— Monty Lyman

Juan Gabriel Vẚsquez
Geri Dönüp Bakmak
çev. Saliha Nilüfer
Everest Yayınları
Kasım 2024
496 s.

Çağdaş edebiyatın en önde gelen yazarlarından Juan Gabriel Vásquez, Kolombiyalı yönetmen Sergio Cabrera’yla birlikte geri dönüp bakmaya çağırıyor okuru: Babasının ölüm haberini alan ve cenazesine gitmeyi reddeden Sergio Cabrera, kendi filmlerinin retrospektif gösterimine katılmak, söyleşiler yapmak için Barselona’ya gider; ülkesindeki referandumdan beklemediği bir sonuç çıkmış, Kolombiya hükümetiyle gerillalar arasındaki barış görüşmeleri olumsuz sonuçlanmıştır. Üstelik evliliği dağılmak üzeredir. Barselona’da iki yıldır görmediği oğluyla buluşacak, her şeyin başladığı sokaklarda yürüyüp kendi filmlerini izleyecektir.

Sıradışı bir hayatın dökümü Geri Dönüp Bakmak. İspanyol İç Savaşı’ndan Latin Amerika sürgünlerine; Çin Kültür Devrimi’nden, Kolombiya’nın 1960’lardaki gerilla hareketlerine uzanan; Sergio’nun iç savaş sırasında İspanya’dan kaçıp Latin Amerika’ya göç eden dedesi Domingo’yu, Felipe Dayı’yı, Brecht şiirleri okuyan bir aktör olmak için hayallerinin peşinden koşan babası Fausto’yu, Sergio’yla birlikte Kızıl Muhafızlar’a ve gerillaya katılmış kız kardeşi Marianella’yı tanıdığımız bir yolculuk.

Yaşadıkları hayatı başkalarının anlayamayacağından emin olanların, mutlu olabilmenin tek yolunun isyan etmeden yaşananlara teslim olmaktan geçtiğini bilenlerin paylaştığı vefa duygusuydu bu.

Rumena Bužarovska 
Hiçbir Yere Gitmiyorum
çev. İsmail Ferhat Çekem
Livera Yayınevi
Aralık 2024
256 s.

Türkçeye ilk kez çevrilen Rumena Bužarovska’nın Hiçbir Yere Gitmiyorum adlı öykü kitabı, içsel gerilimlerle dolu, sıradan gibi görünen hayatların incelikle dokunmuş portrelerini sunarak okuru, kendi yaşamının gölgelerinde dolaşmaya davet ediyor. Bužarovska’nın bizlere tuttuğu birer ayna olarak düşünülebilecek öyküleri, yüzeyde görünen her sahnenin altında gizli bir yoğunluk, görünmez yaralar ve bastırılmış çığlıklar taşıyor. Günlük hayatın alışılmış ritmi içinde, evliliklerin sessiz çöküşleri, ebeveynlik rolünün toplumsal ağırlığı ve dostlukların bıçak sırtında dengede durma çabaları gözler önüne seriliyor.

Bužarovska, modern toplumun bireyler üzerindeki beklentilerini, kişisel tatminsizliklerin ve hayal kırıklıklarının ağır yükü altında ezilen kadın ve erkeklerin gözünden ele alıyor. Toplumun görünmez yasalarıyla bireysel arzu ve korkuların çatıştığı anlarda ortaya çıkan ince çatlakları, dokunaklı bir ironiyle işliyor. Öykülerin ana karakterleri; sadece sıradan insanlar değil, aynı zamanda kendi küçük dünyalarında hapsolmuş, varoluşsal bir boşluğun sınırlarında gezinen figürler olarak resmediliyor.

Çocukluk travmalarının yetişkinlikteki yankılarını, sıradan bir ev ziyareti ya da basit bir hediye alışverişi gibi görünen anlarda bile derin anlamlarla buluşturmayı başaran Bužarovska, her karakterin dünyasına farklı bir pencereden bakarken, onların içsel sıkıntılarını, toplumsal beklentilerle olan hesaplaşmalarını ve kendi değerleriyle çatışmalarını ustalıkla yansıtıyor.

Doğu Avrupa kültürünün sosyo-politik arka planını modern insanın varoluşsal sorgulamalarıyla ustaca birleştiren Bužarovska, huzursuzluk, mizah ve derin bir melankoliyi harmanlayarak bizleri sıradan olanın altında yatan gerçekliğe tanıklık etmeye davet ediyor.

Camille Laurens
Kız
çev. Giray Başbuğ
Alfa Yayınları
Aralık 2024
184 s.

“Kadın düşmanlığının ne kadar gizli, incelikli ve yıpratıcı olduğunu açıklamak çoğu zaman zordur. Laurens delici nüanslar, dokunaklı hikâye anlatımı ve keskin gözlemlerle kadın düşmanlığının tam olarak nasıl işlediğini ortaya koyuyor: Hayatlarımızı, benlik duygumuzu, potansiyelimizi, hırslarımızı ve ilişkilerimizi şekillendiriyor. Bizi şekillendiriyor.” –Soraya Chemaly

“Gelecek nesillere aktardığımız derslerle ilgili biyografik bir roman.” –Book Riot

“Kadınların hayatlarını şekillendiren toplumsal baskıları başarıyla gösteren güçlü bir çalışma.” –Library Journal

“Kadınları her fırsatta küçümseyen bir toplumda, kahramanın genç kızlıktan kadınlığa ve anneliğe geçişini anlatan sürükleyici bir roman.” –Newyork Times

Firuzan Baytop
Tasarımın Peşinde:
1960'lar Avrupası'nda Bir Mimarın Gezileri
YEM Yayın
Aralık 2024
144 s.

Y. Müh. Mimar Firuzan Baytop’un, genç ve başarılı bir mimar olarak çıktığı yolculuklar sırasında günlüklerine aldığı notları derleyerek kitabı yayına hazırlayan, Baytop’un kızı Binnaz Baytop Dinçer, önsözde şunları söylüyor: 

“Akıllı telefonların, internetin, sosyal medyanın olmadığı zamanlarda turist olmak, seyahat etmek nasıl bir şeydi acaba? Gördüklerini Instagram’da paylaşmak yerine sadece hafızana kazımak, belki bir anı defteri tutmak…
İkinci Dünya Savaşı sonrasında hızla toparlanan, kültürel ve sanatsal olarak yeni keşiflerin peşine düşen bir Avrupa ve bu keşfe çıkan insanların yarattığı turizm patlamasının ortasında Avrupa şehirlerinde yaşam nasıldı?

Bu kitap babam Firuzan Baytop’un ilk defa 1959’da çıktığı Avrupa gezilerinde tuttuğu günlüklerden hareketle hazırlanmıştır. Bu gezilerde aldıkları notlar, Avrupa’nın 1960’ların başında bir fotoğrafını çekerken, o günlerin Türkiyesi ile bir kıyas ve o zamanla günümüzün bakış açısını bir arada değerlendirme fırsatı sunuyor.

İlk seferinde mimar arkadaşı Prof. Muhteşem Giray ile bir kültür ve mimarlık keşfi olarak gerçekleşen seyahat, sonraki yıllarda başka gezilerin yolunu açmış, babam 1959’dan itibaren hemen her yaz tatilinde Avrupa şehirlerine doğru bir maceraya çıkmıştı...

Babamın 100. yaş günü için yayına hazırladığım bu kitaptan ve bu yolculuklardan umarım sizler de onun kadar keyif alırsınız…”

Firuzan Baytop, seyahatlerinin başlangıç noktası olan Viyana’yı ve Viyanalıları kendine has diliyle şöyle tasvir ediyor: 

“Viyana bizim Avrupa ile birebir ilk temas ettiğimiz, yani bizler için doğrudan doğruya Avrupa idi. Viyana’da ancak iki gün kalabilen, şehir halkı ve insanlar ile yakın dostluklar, ilişkiler kuramayan kişiler elbette o şehri tam tanıdım diyemez. Biz de Viyana’yı o ölçüde tanıyabildik. Avusturyalılar temiz insanlar. Şehirleri de kendileri gibi tertemiz. Biz Almanları sarışın bilirdik, esas sarışın Avusturyalılar imiş! Sadece uzaktan görmemize göre özellikle genç kızları çok güzeller. Kılık kıyafetleri, bakımlı saçları ve de türlü çeşitli parfümleri ile şehirlerini çiçek bahçelerine çevirmişler...

Güzel, taş konutları bir yana bırakırsak, Viyana’yı Viyana yapan şey sarayları ve bunları çevreleyen park ve bahçeler, heykeller, kiliseler diyebiliriz. Her biri muhteşem ve fevkalade bakımlılar. Akın akın da turist çekiyorlar. Çoğu Hofburg’un çevresinde toplanmış olan bu yapıların çevreleri, her an ellerinde fotoğraf makineleri, turist dolu...”

1959-1964 arasında, Viyana’nın ardından Münih, Frankfurt, Berlin, Stockholm, Kopenhag, Amsterdam, Rotterdam, Londra, Paris, Milano, Venedik, Roma, San Marino, Cannes, Nice, Barselona, Zürih, Lozan gibi çok sayıda kente ilişkin izlenimini bir mimar gözüyle anlatan Baytop, tuttuğu günlüklerde İkinci Dünya Savaşı’nın ardından hızla toparlanmaya çalışan Avrupa kentlerini mimari özellikleri, öne çıkan tarihi ve modern yapıları, meydanları, insan öyküleriyle harmanlayarak adeta okuyucuyu da kendisinin yanında keyifli bir yolculuğa çıkarıyor.

Avedis Hadjian
Türkiye'nin Gizli Ermenileri
çev. Akın Emre Pilgir
İletişim Yayınları
Aralık 2024
624 s.

Türkiye’nin Gizli Ermenileri, ülkenin “görünürde” geçmişiyle yüzleşmeye başlıyor gibi gözüktüğü bir dönemde , 1915’ten hayatta kalabilmiş Anadolulu Ermenilerin izini sürme çabasını anlatıyor. “Gizli” veya “saklanmış” Ermeniler olarak tanımlanan bu insanlara ulaşma çabası Hadjiyan’ı Sivas’tan Van’a, Bitlis’ten Antep’e dek uzanan uzun ve meşakkatli bir yolculuğa çıkarıyor. Soykırımdan önce ya da sonra Müslümanlaşmış Ermenilerin yanı sıra Hıristiyanlıklarını sürdürmeye çalışan; Ermeni olduklarını açıkça söyleyen ve Ermeni olduklarını kesin bir dille inkâr eden çeşitli gruplarla karşılaşıyor. Ermeni “tanımını” da genişleten bu yolculukta Avedis Hadjian, bizzat yaşadığı acı bir deneyimle “görünür”deki özgürlüklerin, yeni bir çağ müjdesinin kısa süre içinde –tekrar– suya düşeceğini seziyor. Yine de bu kitapta, hem halkının hem de insanlığa olan umudunun peşinde olan bir hikâyeye tanıklık ediyoruz…

Belki de diasporalılar arasında gizli Ermeniler için duyulan bu yeni hevesin arkasındaki gerçek motivasyonlar, uzun zaman önce yok olup gittiklerini sandıkları topraklarda, kayıp akrabalarını ve hemşerilerini bulmanın sevinci veya merakının ötesine uzanır. Büyük resme bakıldığında yüz yıl bir yıldızın göz kırpışı kadardır. Ancak insanların ölçeğiyle dört nesli kapsar. Nitekim 1915 soykırımından sonraki beşinci nesil yirmi-otuz yıl içinde, yaşlanmış ve birden fazla cephede tükenmeye başlamış bir Ermeni diasporasının dizginlerini ellerine almaya başlayacaktır […] Bu gerileme ve yitip gitme senaryosu içinde, 1915’teki imhadan bir şekilde kurtulmuş ve tarihî topraklarda kalmış Ermenilerin aniden keşfedilmesi beklenmedik bir sarsıntı yaratmıştır. Muş’ta, Sason’da ve Van’da hâlâ Ermeniler vardı: Bütün umutlar henüz tükenmemişti.

Wittgenstein ve Mimarlık
–Düşünmek Tasarlamak İnşa Etmek
Editör: Céline Poisson
çev. Burcu Bilgiç
Arketon Yayınları
Aralık 2024
213 s.

Wittgenstein'ın mimarlıkla ilişkisi üzerine 13 kuramsal metnini yer aldığı Wittgenstein ve Mimarlık, bugüne dek bu kapsamda yapılmış tek çalışma özelliğini taşıyor. Metinleri Türkçeye Burcu Bilgiç aktardı, Türkçe basımın editörlüğünü Aykut Köksal yaptı.

Ludwig Wittgenstein, 1926’dan 1928’e kadar, Viyana’da, kız kardeşi Margaret için o günden bugüne 'Wittgenstein Evi' olarak anılan bir ev tasarlar ve inşa eder. Bu projenin ardından, 1929’da Cambridge’e, birkaç yıl nadasa bıraktığı öteki 'şantiye'sine döner ve 'Wittgenstein Düşüncesi'nin inşasını sürdürür. Peki, Kundmanngasse yapısı, 20. yüzyılın en etkileyici felsefi düşüncelerinden birinin inşasıyla ne ölçüde ilişkilendirilebilir? Wittgenstein muamması, en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş, kimi kez temel konfor kurallarının ihmali pahasına tasarlanmış, inşa edilmiş bu konut sayesinde açıklığa kavuşuyor mu? İşte, Montréal’deki Québec Üniversitesi Tasarım Okulu’nda, Céline Poisson’un bir araya getirdiği filozoflar, tarihçiler, mimarlar ve görsel sanatçılar bu sorulara yanıt arıyorlar. 

2005 yılında gerçekleşmiş bu kolokyumun programında, 13 katılımcının, Wittgenstein-mimarlık ilişkisini farklı yönleriyle ele alan metinleri yer alıyor. Katılımcılar, sundukları çalışmalarda, Wittgenstein'ın tüm kitaplarını ele alıyorlar, ünlü felsefecinin mimarlık üzerine yazdıklarını derliyorlar ve değerlendiriyorlar. Toplantıyı örgütleyen Céline Poisson, editörlüğünü de yüklenerek bu metinlerin kitaplaşmasını sağlamış. Poisson, kitaba yazdığı giriş yazısında toplamda yer alan metinleri ayrı ayrı değerlendiriyor. 

Wittgenstein ve Mimarlık başlıklı bu toplamla birlikte Arketon'un mimarlık-felsefe ilişkisini ele alan yayınlarına bir yenisi eklenmiş oluyor. Bu yayınlar, Türkiye'de, temel felsefe metinlerinden bağımsız olarak yürütülen mimarlık-felsefe ilişkisi tartışmalarının daha doğru bir bağlama oturmasına önemli bir katkı sağlayacaktır. 

Gaston Bachelard
Yeryüzü ve İradenin Düşleri
çev. Mehmet yazgan
Ketebe Yayınları
Aralık 2024
428 s.

Maddenin, insanın hayal gücü üzerindeki etkisini, irade ve imgelemin zengin dünyasında arayan Gaston Bachelard, bu eserinde okuru doğayla kurduğu ilişkiyi yeniden düşünmeye davet ediyor. Bachelard’a göre, dört temel unsur (ateş, su, hava ve toprak) yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda bilinçaltının derinliklerinde yankı bulan güçlü imgeler barındırır. Bu imgeler, bireyin hayal gücünü şekillendirir; onları maddi dünyada anlam arayışı içine çeker.

Yaratıcılık, zanaatkârın maddeye dokunuşunda, işçinin emeğinde somutlaşır. Maddenin dirençli yapısı, insanda iradeyi tetikler ve hayal gücünü çalışmaya yöneltir. Bachelard, insanın, maddeyi şekillendirirken kendi içsel derinliğini de şekillendirdiğini savunarak, madde ve insan arasındaki bu karşılıklı etkileşimi bir felsefi keşif yolculuğu olarak ele alıyor.

Maddenin özüne inerken, hayal gücünün en gizli sınırlarını keşfe çıkan Bachelard, insan ruhunun derinlerinde yankı bulan imgelerle dolu bu benzersiz eseriyle Ketebe’de okurlarını selamlıyor.

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • At, Tekerlek ve Dil
  • Bu Bir Roman Değildir ve Diğer Romanlar
  • Derimizin Olağanüstü Yaşamı
  • Geri Dönüp Bakmak
  • Hiçbir Yere Gitmiyorum
  • Kız
  • Tasarımın Peşinde
  • Türkiye’nin Gizli Ermenileri
  • Wittgenstein ve Mimarlık
  • Yeryüzü ve İradenin Düşleri

Önceki Yazı

DENEME

Kırk yılın hikâyesi…

“Bir Adalı’nın bir Dünyalı’ya dönüşmesinin kırk yıllık serencamı: Yerel, ulusal, uluslararası ortamlarda karşılık bulan, on bir şiir kitabı, dört roman, altı deneme, şiir antolojileri, söyleşiler kitabı…” 

HAKKI YÜCEL

Sonraki Yazı

ELEŞTİRİ

Yeni bir Doğu Roma tarihi

“Kaldellis Doğu Roma’nın 1.123 yıl boyunca hayatta kalabilmesini, kurumlaşmış bir devlet geleneğinin olması, imparatorların halkın onayını alabildiği sürece yönetimde kalabilmeleri gibi nedenlerle açıklıyor.”

ARMAĞAN EKİCİ
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist