Don Quijote'den Oblomov'a bir ölüm
“Başkarakterlerinin birbirleriyle madalyonun iki yüzü gibi olduklarını düşündüğüm klasikler arasında başı Don Quijote ile Oblomov çeker. Aralarında sadece 250 yıl değil koca bir Sanayi Devrimi olduğunu bilmeme rağmen...”
Gustave Doré, Don Quijote'nin iyileşmesi, 1863.
Calvino, “Klasikleri Niçin Okumalı?” adlı yazısında, “Büyük bir kitabı olgun yaşta okumanın olağanüstü bir zevk olduğunu söylemek istiyorum: Gençken okuduğumuzda aldığımızdan çok daha farklı bir zevk” der. Sanıyorum gençlikte bilmek için okuyoruz, öğrenmek, yetişmek, eksik kalmamak için. Olgun yaşta ise anlamak isteği ağır basıyor, neden, o zaman, orada, bu kitap? Ve arkası geliyor: Hiç ummadığınız edebiyat tarihinin de başka bir eleştirel bakışın da pek birbiriyle anmadığı kitapların neden sizin zihninizde bir bağları olduğunu anlamaya çalışıyorsunuz. Bu kimselerin göremediği şahane bir uyanıklık, parlak bir buluşun gönenmesi değil. Sadece anlamak isteği. Kurduğunuz o bağlar üstünden aslında tarihe, zamana ve dünyaya bakışınızı sadeleştirmeye çalışıyorsunuz. Ayrıca klasikleri yeniden –elbette bazılarını da ilk kez– okumanın zamanı genişleten bir etkisi var. Her şeyin üst üste yığıldığı alabildiğine hızlı –genellikle de tatsız– yaşamın içinde öfkelerimize, yılgınlıklarımıza feda etmeye hazır olduğumuz, hani şairin dediği gibi o kimselerin vaktinin olmadığı inceliğe bir fırsat tanımak ve aslında yitirdiğimiz için bu derece mutsuz olduğumuz insana ve yaşama inancı hatırlamak. Bu inanç kimileyin yüz kızartacak kadar çocukça gelse de, o olmadan da bir şey yapılamıyor.
Her ikisini de birbirinden farklı yaşlarda, okunması gerektiği için okuduğum zamanlarda hiç aklıma takılmayan ama sonraları başkarakterlerinin birbirleriyle madalyonun iki yüzü gibi olduklarını düşündüğüm klasikler arasında başı Don Quijote ve Oblomov çeker. Aralarında sadece 250 yıl değil koca bir Sanayi Devrimi olduğunu bilmeme, birinin İspanya’nın güneşli göğünün altında diğerinin Rusya’da, üstelik Rusya’nın da kuzeyinde St. Petersburg ve çevresinde geçmesine, bir karakterin yerinde duramazlığına diğerinin yataktan çıkmazlığına karşın.
Don Quijote XVII. yüzyılın hemen başında 1605 ve 1615 yıllarında iki cilt olarak sahneye çıktığında öncesinde bütün o olup bitenler olmasaydı büyük olasılıkla başına uyduruk miğferini geçirip yanına Sancho Pancho’yu katıp uyuz atına binip yollara düşmeyecek, yel değirmenleriyle savaşmayacaktı. Onun yerine ırgatlarıyla birlikte toprağını eşeleyecek, mahsulünün doğa koşullarından kurtarabildiği kadarıyla kendini ve bakması gereken çiftlik çalışanlarını doyurmaya çalışacak, kış gecelerinde hepsiyle birlikte mutfakta ocağın yakınında yemek, yağ ve ıslak giysi kokularının arasında geceyi tamamlayacak, zamanı gelince de çalışanlarının bir kısmı da dahil olmak üzere hane halkıyla aynı yatakta ayak bacak uyuyacak ve büyük olasılıkla da evinden, köyünden ayrılmasını gerektirecek bir başka savaşın çıkmaması, ortalığın bir kez daha karışmaması için Tanrı’ya yakaracaktı. Yine de yollara düşmesi gerekseydi, Tanrı’nın kılıcını salladığına inanarak sözgelimi, Haçlı Seferlerine katılmak zorunda kalsaydı, bu kez de onu yazacak bir Cervantes bulamayacak, yığınların içinde sessizce yok olup gidecekti.
Avrupa’nın karanlık çağı olarak anılan bin yıllık Ortaçağdan sonra yeniçağın başında gezer tozar, daha doğrusu ortalığı toza boğar Manchalı. O bin yılda Roma İmparatorluğu çökmüş, barbar istilalarıyla yıkılmış, 6. yüzyılda ortaya çıkıp sonrasında Emeviler, Abbasiler, Osmanlılar derken en parlak çağlarını yaşayan İslam devletlerine Akdeniz’deki tüm üstünlüğünü yitirmiş, içine kapanmış bir tarım toplumuna dönüşmüştür Avrupa. Bu topraklara yeni gelen barbarlar gibi yerli halklarının da birçoğu henüz paganlıktan uzaklaşmamıştır. Dil birliğinin de olmadığı bu insan kalabalığına çekidüzen vermek Kutsal Roma İmparatorluğu hayalinden hiç vazgeçmeyen kiliseye düşer. Gerektiğinde büyük ödünler de vererek bunu başarır.
Sözgelimi Roma döneminden kalan ve yerel halklarda karşılığı olan bayramları Hıristiyanlaştırır, bazı bayram ve kutlamaları yasaklamaya kalkışırsa da bunda da geri adımlar atar; Tanrı’yı, İsa’yı, kiliseyi ve ruhbanı alay konusu eden oyunların belli günlerde kilise bahçesinde hatta içinde oynanmasını görmezden gelir, hatta çoğu zaman papazlar bile bu oyunlara katılır. Barbarların getirdikleri masalları ve farklı kültürleri de zamanla Hıristiyanlaştırarak bünyesinde eritir, böylece Ege’de yaşamış olan Aziz Nikola karlar içinde ren geyikleri sürer olur. Öte yandan birlik ve dirlik arayışındaki Avrupa’da en örgütlü yapı olduğu için elindeki geniş toprakları halktan daha iyi işletir ve yönetir, hem kendi zenginleşir hem de gerektiğinde halka yardım eder, kıtlık yıllarında kilerlerini açar. Karşılığında da uzun yüzyıllar boyunca Avrupa’nın düşünce dünyasını hem oluşturur hem de tekeline alır.
Bununla da yetinmez, göklerin krallığının temsilcisi olarak yeryüzünü de yönetmeye çalışır. İlk başlarda Augustinus’un Platon ve Yeni Platonculuğun idealarından esinlenen mistisizme yakın anlayışı baskın gelirken, zamanla Aristoteles’in kategoriler sistemiyle daha yapılandırmacı görüşlere çevirir gözlerini. Bu evrilmeyle de daha katı bir inanç sistemi kurarken ayinlerin şekli de değişir.
Ancak İncil’in ve kilisede süren felsefe tartışmalarının Latince olduğu, ilkel koşullarda tarım yapan, kıtlıklar, salgın hastalıklarla boğuşan, değil Latince, okuma yazma bile bilmeyen yoksul halkın dini, kendileri de pek bir şey bilmeyen köy papazlarının, gezgin keşişlerin anlattıklarından, dehşet verici bir ahiret ve şeytan korkusundan, hurafelerin, hâlâ kaybolmamış pagan inanışların izlerinden oluşan bir karmaşaydı. Okuma yazma bilmedikleri için, hatta Marc Bloch’un dediği gibi “hiçbir şeyi doğru dürüst ölçemedikleri gibi zamanı da yakalayamadıkları” için görsel olanla belirlenen bir dünyada yaşıyorlardı. Kiliselerin duvar ve tavan resimleri, heykeller, ikonalar, vitraylar kitaptı. Ve elbette yoksul köy kiliselerinin görsel malzemeleri de bir o kadar beceriksizceydi, bizim bugün gezip gördüğümüz başyapıtlara benzemiyorlardı. Ancak kilise gittikçe güçlenip mimari olarak sivrilip yükselerek göklerin krallığını işaret ettikçe en çok kullanılan figürlerden biri olan çarkıfelek de inatla varlığını sürdürüyordu. Tek tanrılı dinlerin dizgesel zamanıyla tarım toplumunun döngüsel zamanı çelişerek de olsa bir aradaydı. Tıpkı korkular salan Hıristiyan ahireti ve her türlü yeniliği tehdit olarak algılayan geri kalmış tarım toplumu bağnazlığı ile çok canlı bir halk kültürünün içiçe yaşadığı gibi.
Don Kişot ve Sancho Panza, Wilhelm Marstrand, 1847, Nivaagaard Müzesi, Danimarka.
Annales Okulu’nun kurucularından tarihçi Lucien Febvre kendi tarihçilik anlayışını dile getirirken “Tarihçi için insan yoktur, insanlar vardır” der, “(…) Bizim gibi yaşamayan, hissetmeyen, hareket etmeyen insanlar.” Tarihçi bize o insanları anlamamıza yardımcı olacak bilgileri toparlar ama o insanlar adına dile gelemez. Bir çağı ancak zamanının sanatı, özellikle de edebiyatı dile getirebilir. Ancak o çağda geniş halk kitleleri içinden birinin, hele hele bir kadının adına rastlamak için Le Goff’un dediği gibi, engizisyonun eline düşmüş bir zavallı olması gerekiyordu. İster engizisyonun eline düşmüş bir zavallı ister yığınlar içinde isimsiz bir “o” diyerek bile işaret edilmeden kaybolmuş olsunlar, aslında hep onların öyküsünü merak ederiz.
Bin yıl uzun bir süredir. 8. ve 9. yüzyıllarda Karolenj İmparatorluğu Avrupa’nın birliğini sağladı, şato sahibi yerel prens ve soyluları da vasallık olarak kendine bağladı, böylece hem gücünü tahkim etti hem de yerele ulaşma imkânı buldu. Ancak yıkılmasının ardından vasallık sistemi önceleri karşılıklı rızayla sonraları zor kullanarak senyörlerin hâkimiyetini yani feodaliteyi oluşturdu. Köylüler serfleştirildi.
Ama şimdi bizim Don Quijote’miz güneşli bir yeniçağda hır çıkartıp durmaktadır işte! Aklı fikri bir tür asrı saadet gibi bellediği şövalyelerin dünyasındadır. Yeniçağa ulaşmak kolay olmadı ama ulaşınca da zaman adeta hızlandı. Tarımda ve madencilikte yeni tekniklerin kullanılmaya başlanması, antikite ve Roma İmparatorluğu’nda bilinen ama Ortaçağda unutulan yel değirmenlerinin Avrupa’ya dönmesi ve yaygınlaşması, ticaretin ve bankacılığın gelişmesi, Aquinas’lı Thomas’ın Tanrı’nın akılla kavranamayacağı tezini savunan felsefesinin bilgi ile inancın birbirinden ayrılmasının yolunu açması, matbaanın icadı, üniversitelerin kurulması, okuryazarlığın eskiye göre artması ve daha birçok etmen yeni bir çağı aydınlatmaya başlamıştı. Bu arada Protestanlığın etkisiyle İncil anadillere çevrilmiş, dillerin farklılığını ilk günaha bağlayan Katolik kilisesinin Latince takıntısı da darbe yemekle kalmamış, bu ulus fikrinin de gelişmesini tetikleyen etkilerden biri olmuştu. Bu arada kilisenin yine şeytani bulduğu bir yeni toplum katmanı, ruhbanlar, askerler ve köylüler arasında kendine yer açmaktadır: Tüccarlar. Bu yeni sınıfın da etkisiyle feodalite yıkılmış yerini aristokrasi almıştır.
Rönesanstan başlayarak merak dolu, eskiye tepkili, yeniyi kurmaya kararlı bir rüzgâr esmektedir. Bunun en önemli sonuçları da denizcilikteki başarılarla alınır, Ümit Burnu geçilir, Afrika’nın etrafından dolaşılıp Hindistan’a ulaşılır ama en önemlisi Amerika keşfedilir. Üstelik Amerika’nın altınlarına da ilk ulaşanlar İspanyollardır. Amerika’nın keşfinden yirmi yıl kadar sonra Akdeniz’de İnebahtı Deniz Savaşı’nda Osmanlı donanmasının yakılmasıyla birlikte Avrupa artık kendine güvenini iyice kazanmıştır.
15. yüzyılda Emevileri ve Yahudileri topraklarından sürüp Katolik birliğini sağlayan, Amerika’yı keşfeden İspanya, 16. yüzyılda I. Charles’ın (V. Charles’tır aynı zamanda) Protestanlığa karşı tüm Avrupa’yı Katolik yapma hayalleriyle giriştiği savaşlar sonunda borç içindedir. Ardılları on yıllarca bu don kişotluğun borçlarını ödeyeceklerdir.
Ama ne gam! Bizim Don Quijote, bir sabah uyanıp donanır ve yollara düşer. Okuduğu şövalye romanlarına sonuna dek iman etmiştir. Şek ve şüphe duymaz! Sorgulamaz, her yenilgisini yine o romanlardan bildiği büyüler, efsunlarla açıklar. Tam çağının adamıdır aslında. Peter Burke, Yeniçağ Başında Avrupa Halk Kültürü adlı kitabında yeniçağ insanının nasıl canlı bir halk kültürünü sürdürdüğünü ve bunun elbette doğaüstüne ilişkin anlatıları da kapsadığını anlatır. Şövalye romanları da bu tür halk efsanelerinden türemiştir. Hatta efsanelerde o çağlarda İngiltere’ye hiç ayak basmamış Arapları İngiltere’de yenen şövalyeler bile vardır. Halk bu masalları severek dinler ve eğlenir. Her türden masal kitabı tüm yeniçağ boyunca okunur, daha doğrusu okuma bilenler onları yüksek sesle okurlar. Yine yeniçağ Avrupa’sı da Ortaçağdaki gibi sürekli hareket halindedir. Haclar, panayırlar, pazarlar… Bir de tabii yaşamı gezgin olanlar, çalgıcılar, tiyatrocular, satıcılar… Bunların hemen hepsine Don Quijote’de rastlarız zaten. Bir yeniçağ halk resmigeçidi gibidir roman. Don Quijote’nin iki kez yolunun düştüğü hanın işlekliği ve kalabalıklığı, ayrıca yolcularının çeşitliliği de dönem hakkında çok bilgi verir. Romanda karşımıza çıkan hemen herkesin şövalye romanlarına düşkünlüğü de gözden kaçacak gibi değildir. Zaten bizim Manchalının sık sık oyuna getirilmesinde de herkesin bu romanları gayet iyi biliyor olmasının büyük payı vardır. Bir roman karakteri olarak Don Quijote’yi biricik yapan bunlara inanıyor olmasıdır. Bir roman olarak Don Quijote’yi biricik yapan ise başkadır.
Jale Parla, “Cervantes Don Quijote’de yeniyi ararken eskiyi tüketen bir iş yapmıştı, dedim. İşte ilk roman, bu tüketicilikten çıktı. Türleri tükettiğinde başkişisini de tüketmişti. Don Kişot ölüm döşeğine, yaşamadığı serüven, irdelemediği fikir kalmamış bir adam olarak yatar.” diye yazar. Gerçekten de her bir satır ve bölümünde öyle ayrıntılar, öyle göndermeler gizlidir ki ve bunlar öylesine engin bir çalışma alanı oluşturur ki, ister üstüne yapılmış araştırmalar, ister değinmeler olsun Don Quijote ve Cervantes sonu gelmeyecek bir okuma serüvenine dönüşür. Öyle ki bu okumalar artık sanki her ikisi hakkında da söylenecek her sözü elinizden alır, tüketir. Cervantes bir üvey evlat olarak ellerimize bıraktığı romanından ve kahramanından hiçbir eleştiriyi sakınmamamızı öğütlerken bunu teşvik ediyordur zaten.
Calvino yukarıda sözünü ettiğim yazısında yine şöyle der: “Klasikler aralıksız olarak bir eleştirel söylemler bulutu yaratan ve sürekli bu buluttan kurtulan yapıtlardır.” Elbette o eleştirel söylemler bulutu bize yeniden bakmayı da öğretir ama ancak klasiğimizden kendi bakışımızı da sakınmamamız gerekiyor.
Biz kahramanımıza dönelim yine… Don Quijote roman olarak çağının güçlü bir hicvidir her şeyden önce. Aslında küçük bir toprak sahibi olan kahramanımız yüzyıllar öncesinden kalan şövalye geleneklerine yeniden dönmek çabasındadır. Üstelik bu geri dönmeye çalıştığı geçmiş yoktur. Elbette şövalyeler olmuştur ama masallardaki gibi değil. Burke şöyle yazar: “Askeri bir bakış açısıyla 1500’de zırhı içinde bir şövalyeden söz etmek, zaten bir tarih hatasıydı. Savaşların daha organize bir hal almasıyla şövalyeler, halkın imgeleminde olduğu gibi gerçekte de ‘Avusturyalı kahraman’ Savoylu Prens Eugene gibi profesyonel subaylara dönüşmüşlerdi.” Ancak tarihsel gerçekliğin halk kültüründe her zaman bir sürekliliğin içinde şekil değiştirmeye ne kadar açık olduğunu da bir sonraki cümleden anlıyoruz. “Prens Eugene, gene de bir Roland veya Ermiş George kalıbı içindeydi ve afişlerde ‘cesur kahraman’, ‘soylu prens’ olarak geçiyor, Türklere karşı ‘aslanlar gibi’ döğüştüğü için övülüyordu.”
Bu açıdan baktığımızda yaratıcı şövalyemiz Don Quijote’nin yaratıcılığı başka bir anlam kazanıyor. Belki kahramanı bir yarı cahildi ama Cervantes’in bir entelektüel olduğundan kuşkumuz olamaz. Cervantes’in Don Quijote’ye baktığında gördüğü buydu. Okuma yazma oranının yükseldiği bir çağda kitaba elindeki servetin önemli bir bölümünü çekinmeden harcayacak kadar meraklı, öğrenmeye açık, neredeyse “modern” bir okur ama çağının bir köylüsü olarak da bir o kadar da gerçek “bilgi”den uzak. Protestanlar hiç hazzetmeseler de –Deliliğe Övgü ile hümanizmin babası olarak kabul edilen Erasmus halk kültürünü aşağıladığı gibi okuma yazmanın yayılmasını da gereksiz bulur– halk kültürünün toplumun her kesiminin ilgi gördüğü ve sevildiği bir çağda, mutlaka ki Rabelais’den haberdar olan Cervantes halk kültürünün bu dönüştürme yeteneğini yaratıcı buluyor, bunun için Manchalıyı yaratıcı şövalye olarak betimliyordu. Aslında bir karakter olarak Don Quijote’yi bu kadar tartışmaların odağına oturtan da bu. Canlı ve yaratıcı halk kültürünün bir taşıyıcısı olduğu gibi yeni yeni belirmeye başlayan bireyin, kendi iradesinden ödün vermeyen bireyin de temsilcisidir. Bu iki yönlülüğü özellikle yel değirmenleriyle kavgası üzerinden tartışmaların odağına oturur. Onda bildiğini sonuna dek savunan kararlı bir insanı mı görmeliyiz yoksa hayalperest cahilin tekini mi? Ya da Cervantes hangisini görüyordu? Bence salt olumlu bir karakter gördüğü söylenemez. Hiçbir macerasında zaferle taçlandırmadığı ve sonunda yaptıklarından bir tür nedamet getirttiği karakterinin kof hayalperestliğinin farkındaydı. Üstelik hayallerini hiç olmamış öyküleri bilgi olarak yedekleyerek kurmasıyla da açıkça alay ettiği gibi, bu uğurda yarattığı hasarların da farkındaydı. Sevimli maceraları sırasında sayısız kişiye zarar verir Manchalı. Yaralayıp bereledikleri de epey fazladır. Bu karakterin tümden olumlu bulunması –yazarı tarafından– bile mümkün gelmiyor bana. Eğlenceli ama tehlikeli biridir Don Quijote. Bildiğinden şaşmaması kararlılığı değil, gözü kara dayatmacılığıdır. Bu açıdan aslında yüzünü şehirleşmeye ve ayak sesleri henüz pek hafif duyulan Aydınlanma’ya dönmüş bir çağda alttan alta direnen bağnazlıkla yapılan bir hesaplaşmadır. Yüzyıllar önce yıkılıp gitmiş feodaliteye atfedilen tamamen kurgusal, uydurma değerlerle kendi dünyasına savaş açmış bir küçük toprak sahibidir Cervantes’in şövalyesi. Ancak şahane bir roman olması ve yeniçağla İspanya’nın iyimser güneşi onun yüzyıllar içinde karşımıza tekrar tekrar çıktığında yarattığı felaketlerdeki gölgesini görmemizi engeller.
Kitapta da hüzünlü şövalye olarak anılmasının etkisiyle belki, ölüme yattığında hüzünleniriz. Bizi terk edip gitmekte olan insanca bir şeyler vardır ölümünde. Masallara inanan yanımız da onunla birlikte ölmektedir çünkü. Akılcı olduğuna aynı bağnazlıkla inandığımız ülküler için saldıracağımız çağların kapısı aralanmaktadır.
Yüzyıllar sonra Petersburg’da Oblomov “Zahar” diye seslenir yattığı yerden, sanki Don Quijote’nin boşalttığı yataktan o güne dek hiç çıkmamış gibidir.
Petersburg, insanların azar azar yerleşip zamanla şehirleştirdiği bir yer değildir, delilikle dahilik arasında bir yerde duran Rus Çarı I. Petro’nun hayali, icadı ve icraatidir. Aydınlanma’yı yaşamış, sanayi devrimini gerçekleştirmiş Avrupa’nın yanı başında hâlâ merkantalist ticaretle yetinen, yarı feodal bir tarım toplumu olarak yaşamını sürdüren Rusya’nın modernleşmesi gerektiğine inanan Petro gençliğinde Avrupa’nın çeşitli yerlerinde eğitim aldıktan sonra tahta geçtiğinde zaman yitirmeden işe koyulur. Ama alışılmadık bir yol izler, var olanı modernleştirmeye değil, doğrudan modern olanı sıfırdan kurmaya girişir. Bataklığın üstünde, üstelik iklim koşullarının da epey elverişsiz olduğu, aylarca gecede, aylarca gündüzde yaşanan bir yerde yepyeni bir şehir kurar. Modern Avrupa’nın aklından bile geçirmeyeceği bir hamledir bu – Paris’in yeni baştan planlı bir şehir olarak kurulmasına ancak yüz yıl sonra cesaret edilebilecektir. Bu büyük işi, son derece acımasız davranarak on yıl kadar bir zamanda tamamlar Petro. Başkenti Moskova’dan buraya taşır, nüfuzlu aileleri buraya yerleşmeye zorlar, elbette lafını da geçirir ve yüz yıl kadar sonra o şehir –kuruluşunda yaşamını yitirmiş yüz binden fazla işçiye minnet borcunu ödemek istercesine– insanlık tarihinin en güzel ve en mutluluk verici mucizelerinden birini gerçekleştirir. Rus klasikleri o şehirde yüz yıldan kısa bir sürede peş peşe yazılır.
Modernleşmeye geç kalmış toplumlarda modernleşme, kendi seyrini izleyen toplumlarda olduğundan daha farklı yaşanır. Hep Gogol’ün Palto’sundan çıktığı söylenen Rus edebiyatında küçük memurun sıkıntıları çağdaşı Batı edebiyatından daha fazla işlenmiştir. Hızla kalabalıklaşan devlet bürokrasisi, zenginliği yaymak konusunda çok cimri olan Çarlık Rusya’sında hem şehir yoksulluğunun görünür yüzüdür, hem de modern hayatın insanı yabancılaştıran etkileri hızla devlet eliyle dönüştürülen toplumun bu kesiminde daha belirgindir. Ne Palto, ne de İnsancıklar başka bir şehirde yazılamazdı.
Ancak Gogol’ün paltosundan dökülenler sadece şehrin küçük insanları değildir. Ölü Canlar ile kırsal bölgelerin yoksulluğu, geri kalmışlığı, toplumsal çelişkinin derinliği de girer Rus edebiyatına. Petersburg’da modernleşmenin yolunu tutmuş olan Rusya, bu şehrin dışında hâlâ feodal bir yaşam sürmektedir. 1859’da yayınlanan kitapta Oblomov’un köylülerinin kaçmasına pek bozulduğunu okumak, Gogol’ü doğrular.
Oblomov da Don Quijote gibi küçük toprak sahibi bir köylüdür. Ufarak yurtluğunda el bebek gül bebek büyütülmüş, hayata bir “efendi” olduğu bilinciyle bırakılmıştır. Oblomov’un kendini içinde bulduğu hayata bırakıldığından başka ne denebilir ki? Hiçbir şeyi seçmediği gibi bunu da seçmemiştir. Ailesi onu yurtluğun işleriyle yormamış, Petersburg’a yollayıp okutmuş, yine fazla üstüne varmamış, Oblomov da girdiği memuriyete fazla dayanamayıp evine çekilmiştir. O gün bugün burada çoğunlukla yatar vaziyette durmakta, yurtluktan –büyük ihtimalle de epey bir kısmı kâhya tarafından çalındıktan sonra– gelen parayla geçinip gitmektedir. Kendini çocukluktan beri büyütmüş olan Zahar da hâlâ hizmetindedir.
Gonçarov
(1812-1891)
Çok geç kalmış olduğu, ancak çöküşüne yetişebildiği bir yaşamın, tıpkı çocukluğundaki gibi bir yaşamın son bir kez kendisine sunulmasından başka bir dileği yoktur. Tüm hayali, köylülerinin kaçmadığı, geniş feodal ailenin birer ferdi gibi mutlulukla hizmet ettiği, efendi-köylü ilişkisinin sorgulanmadan en doğal yaşam biçimi olarak kabul edilip zamanın tam bir çarkıfelek anlayışıyla, mevsimlerin değişiminden başka bir devingenliği olmadan akıp gittiği, kırsal bir dünyada sevdiği bir kadınla kurulacak bir yuvadır.
Ama bu kırsal düşlerin renkleri, neşesi kurulurken bile solgundur. Coşkulu hiçbir şey yoktur. Yalnızca dinginlik. Don Quijote’nin enerjisini düşününce Oblomov’un yüzlerce yılın yorgunluğunun altında ezildiğini düşünürüm hep. O da aslında Mancha’lı gibi bambaşka ve gerçek dışı bir hayalin özlemiyle doludur. Çünkü aslında çocukluğunda da yurtluktaki evin orası burası çökmekte ve onarılması hep ertelenerek olduğu gibi kalmaktadır. Yani aslında onun da hayal ettiği geçmiş yıkıla yıkıla elden gitmiştir. Artık bambaşka bir yere evrilmiş bu dünyada direnmek için geç kaldığı gibi masalsız bir gerçeklikle de baş etmek zorundadır, ama arkadaşı Ştoltz’un önerdiği gibi bir yatırımcıya dönüşecek gücü yoktur.
Don Quijote ne kadar olumlanmaya alışıksa Oblomov da o denli olumsuzlanan bir karakterdir. Gecikmiş modernitenin yarattığı bir diğer önemli mesele olan kimlik sorununa da bir öneridir Ştoltz. Alman babasından disiplini, yatırımcılığı, çalışkanlığı, Rus annesinden de inceliği, güzel sanatlara duyarlılığı almıştır. Bir tür Rakım Efendi gibi Doğu-Batı sentezi arayışıdır ve aslında Oblomov’a önerilen çözüm de budur. Bu reçete tutmaz, en azından Oblomov için. Sevdiği kadını, dostu Ştolz’u ve yurtluğunu yitirir. Sessizce ölüp gömüldüğünü okuduğumuzda kaçımız göz yaşlarımızı tutabildik? Don Quijote ölürken bizi gerisinde bıraktı, biz ise Oblomov’u çoktan gerimizde bırakmıştık. Yıkılması yüzyıllar süren feodal zihnin modern çağlara arta kalmış bir taşıyıcısıdır o. Don Quijote’de Yeniçağın coşkusu ve halk kültürünün neşesiyle hiciv yoluyla eleştirilen ve eğlenilen kalıntı, modern çağda trajik bir yıkılıştır.
Yine de Lenin endişelidir. Rusya’nın üç devrim geçirdiğini ama toplumda, sosyalistler arasında bile Oblomov’ların varlığını sürdürdüğünü söyler. Bilir ki, hatıralara güvenilmez. Belki bu çağda artık masallarla değil ama, yalan yanlış bir tarih yazımıyla yeniden karşımıza dikilebilirler.
Önceki Yazı
Haftanın vitrini – 36
Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Abide / “Akşam İstanbul’da Çok Fena Şeyler Oldu” / Altın Uygarlığın Mirası / Antik Çağda Müzik / Bahçıvan ve Ölüm / Bir Okul Duvarından Mevsimler Tablosu / Depresyon Fenomenolojisi / Dünya Öykücülüğünün Serüveni / Kentsel Beyin / Yeniden Doğuş