• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

DjuDju mango?

60 yıllık bir tiyatro festivali: Theatertreffen 

“Bu yıl seyircileri ve sanatçıları hem fiziksel olarak hem de zihnî bağlantılar kurarak dilediği gibi bir araya getiremeyen festival, üç hafta boyunca kendi yarattığı hayaletle birlikte yaşar hale geldi...”

Theatertreffen kapanış toplantısı.

İLKER ÇALIŞKAN

@e-posta

DENEME

2 Ocak 2025

PAYLAŞ

Ja, sehr gerne. Masada 2 Aperol Spritz, 1 Peroni, 1 bardak su ve şimdi de 1 DjuDju Mangobizleri bekliyor. Bizler, Theatertreffen blogger’larının bir kısmı ise İtalyan yemeklerimizi... İki oyun arasında DjuDju’mun tadını çıkarıyorum. Berlin… Multikulti, ne? İki gün sonra gittiğimiz bir Etiyopya restoranında bu biranın kültürlerine ait olup olmadığını soruyorum. Nerden çıktı şimdi bu İlkerciğim? DjuDju’yu egzotik bulan kulakların ve tüm Afrika’yı tek bir ülke olarak gören gözlerin aslen nereliler? Bu arada sen Theatertreffen’deki performanslar üzerine izlenimlerini yazıyordun değil mi? Lovely… Garson Gana birası olduğunu söylüyor. Das ist aber –Not Found– toll! I’ll have another one, please.

Theatertreffen-Blog’un yabancı üyelerinden biri olarak sık sık şu soruyla karşılaşıyordum: How dju dju do with the festival? Ben mi yanlış duyuyordum yoksa kulaklarım kolonyal misafirperverlikle mi yıkanıyordu? Hayır İlkerciğim, bu bir rüya değil ve evet, kolonyanın anavatanındasın! Cevabım üç hafta boyunca pek değişmedi: Like my DjuDju… Just sparkling… Cuz you know… Berliner Theatertreffen tıpkı şehir gibi rengârenk… Özellikle 10 Treffen’e davet edilen Ukraynalı, Belaruslu ve İranlı sanatçılarla ve International Forum’la ve hadi kendine haksızlık etme, seninle sevgili İlker… Geçen seneki ayrıcalıklı konumumu hatırlamak bile başımı döndürüyor olacak ki, iki paragraf geçti sevgili okur, hâlâ festivalden bahsetmedim. Eleştiri desen zaten Hak getire! Affedin canım okur, insan her zaman Avrupalı ilgisine mazhar olmuyor ve çaktırmayın n’olur, editör bu yazının tiyatroyla bir ilgisi olduğunu sanıyor.

Okuduğunuz metin 61 yıl önce dünyaya (arzu ederseniz “Batı” diye de okuyabilirsiniz) gözlerini açan bir festivalin geçen seneki doğum günü (dilerseniz “ölüm yıldönümü” olarak da anabilirsiniz) için bir hayli geç yazılmış kutlama (hazır eller havadayken…) mesajı. Vakitsiz öten horozdan, yeniden köklerine dönmeyi arzulayan festival mi yoksa benim gecikmeli yazım mı ibret almalı, bilmiyorum. Bildiğim, geçen seneden sonra bu yıl festivalin ne kadar güzel yaş aldığının hatırlatılmasına her zamankinden çok ihtiyaç duyduğu. Yoksa bu rötarın benim tembelliğimle alakası yok!

Dikkat ettiyseniz muhterem okur, yazıya başlarken merakınız artsın diye in medias res yaptım. Siz ne âlemdesiniz bilmem ama benim yerim dar. Dağılsın artık toz ve gaz bulutları; işte size 1964 yılı! Berlin Duvarı inşa edildikten üç yıl sonra ilk kez Berliner Theaterwettbewerb ismiyle bir tiyatro yarışması olarak başlayan festival hemen ertesi yıl “Berlin Tiyatro Buluşmaları” ya da “Karşılaşmaları” anlamına gelecek Berliner Theatertreffen adını alıyor. Kuruluş kodlarındaki Batı Almanya tiyatrosuna açılan bir pencere olma niteliğini Soğuk Savaş sonrası kaybetmek bir kenara, Doğu Almanya’nın Batı’ya katılmasıyla bu “Tiyatro Buluşmaları” bir araya gelmenin siyasi özgüvenini artık daha güçlü taşıyor. 1989’dan sonra Doğu Almanya coğrafyasından yapımlara yönelik ilginin arttığı söylenebilir ama Theatertreffen’in sınırları Almanya’da değil, görünürde Almancada ve esasında Batı tiyatrosunda son bulur. Yedi tiyatro eleştirmeninden oluşan festival jürisi her yıl Almanya, Avusturya ve İsviçre’den “10 dikkat çekici prodüksiyon”u Berlin’e davet eder. Bu da bizi Batı tiyatrosuyla ete kemiğe bürünen festivalin ruhuna getiriyor: bemerkenswert.

İngilizceye remarkable olarak çevrilebilecek bemerkenswert sözcüğü “dikkati çekecek/hak edecek kadar sıradışı” anlamına gelir. Her sene bazı üyeleri değişen jüri, Almanca konuşulan ülkelerin farklı bölgelerine dağılır ve yıl boyu izledikleri yapımları bu kriter çerçevesinde değerlendirir. Nihayetinde uzlaşılan seçkiden ait olduğu ülkelerin güncel tiyatrosu hakkında fikir vermesi de beklenir. Programın açıklanmasıyla birlikte sahne alan tartışmalar ise festivalin arzu edilen diğer yönüdür, kimliğinin ta kendisidir. Zira “en iyiler”i seçmek gibi bir iddia taşımayan festival, böylelikle bakışın ev sahipliğini gizlemeden estetik ve politik gündemler oluşturur. Dolayısıyla söylem üretme kapasitesinin kritik katalizörü ve özgünlüğünün biricik dayanağı olan sübjektif çehresi, onu içinde bulunduğu kültür politikaları bağlamının tam ortasına yerleştirir.

Berliner Festspiele'nin intendantı ve Theatertreffen'in 2023 yönetimi. Henüz festival başlamadan yönetici ekipten bir kişi ayrılıyor (Kaynak: bnn.de Fotoğraf: Annette Riedl).

Berliner Theatertreffen de dahil olmak üzere Berlinale, Jazzfest Berlin, Musikfest Berlin,Treffen junge Szene gibi birçok festivali vücuda getiren Berliner Festspiele’nin doğumu tam da Soğuk Savaş dönemi kültür politikaları sonucunda gerçekleşir. İlk kez 1951 yılında Berliner Festwochen ismiyle kendini gösteren ve çeşitli sanatsal, sportif ve eğlence etkinliklerini içeren organizasyon, aynı yıl Doğu Berlin’de düzenlenen ve dünyanın pek çok yerinden gençlerin bir araya geldiği Weltfestspiele’nin karşısına “özgür dünyanın vitrini” olma söylemiyle çıkar. İlk iki yılını müttefik devletlerin, sonrasını ise federal ve Berlin eyalet hükûmetlerinin finansmanıyla sürdürür. Yıllar içinde Berliner Festspiele GmbH isminde bir şirkete dönüşerek Federal Almanya’nın Berlin’deki başka kültürel faaliyetlerini de örgütleyen çatı kuruluşun bir parçası haline gelir. Bu kurum Berliner Festpiele’nin genel sanat yönetmeni ve müdürü olan intendantı doğrudan, onun seçtiği Theatertreffen yönetimini ise dolaylı olarak belirler.

Akşamüzeri Haus der Berliner Festspiele (Kaynak: nachtkritik.de).

Doğu ile Batı Avrupa’yı birbirinden ayıran duvarın tamamlandığı sene, 2001’den itibaren “Tiyatro Buluşmaları”nın ana mekânı olup Haus der Berliner Festspiele adını alacak Theater der Freien Volksbühne inşa edilir. Bu yeni tiyatro binasının ilk intendantı Erwin Piscator, sahnesinin “sınırların kalktığı özgür dünya”ya tanıklık edeceğini tahmin eder miydi, emin değilim ama uluslararası üsluba sahip yapının “demokratik mimari” idealini taşımasından memnun olsa gerek. Dışarısıyla kolayca diyalog kurma imkânı veren, geniş, camdan yapılmış cephesi, içinde serbestçe hareket edilmesini önceleyen az yapılandırılmış fuayesi ve seyirci koltukları arasında hiyerarşi kurmayan salon düzeniyle bu yapı bize seslenir. İlki Marksist, diğeri liberal iki anlayış arasında el değiştirse de, sahneyle sahne dışının kavşağındaki buluşmalara çağırmayı sürdürür.

Theatertreffen bir taraftan içinde bulunduğu kültürel-tarihsel bağlamın sonucu olarak estetik ve politik alanlarda statükodan yana olma riski, diğer taraftan jürisinin değerlendirme ölçütleri sebebiyle yoğun eleştirilere maruz kalır. Politik angajmanını reddetmeyen organizasyon, özgün ve elitist değerlendirme süreciyle kendisini, yüksek sesle dile getirmese de, Almanca tiyatronun en “dikkate değer” festivali olarak görüyor gibidir. Gerçekten de tartışılıp dikkatleri üzerine çektikçe etkili bir eleştiri kanalı olarak insanları bir araya getirme potansiyelini artırır. Gelgelelim arzu etmeyeceği bir şekilde, “dikkate değer” olan, “en iyi-en kötü” ekseninde bir etikete dönüşüp tartışmaları fasit bir daireye de hapsedebilir. Festivalin elitist bakışı ise onu yalnızca bu tür polemiklerden değil, seçkilerinde genç sanatçılara ve avangard işlere yeterince yer vermemesi nedeniyle Almanca yapılan tiyatronun manzarasını sunma arzusundan da uzak tutar. Daha kapsayıcı olmak ve yapılan “buluşmalar”ın ufkunu genişletmek amacıyla, Theatertreffen ana seçkiyi destekleyen bir yan programa giderek daha çok önem vermeye başlar. Özellikle gençlerin katılımını teşvik eden uluslararası etkinliklere yönelir. Bunlardan bazıları arasında genç profesyonellerin çeşitli atölyeler ve tartışma toplantılarıyla bir araya geldiği International Forum, geçen yıl benim de bir parçası olduğum ve festivali eleştirel perspektifte takip eden Theatertreffen-Blog ve genç tiyatro yazarlarının metinlerinin tanıtıldığı Stückemarkt sayılabilir.

Transfeminist Treffen'den bir performans: “Dinner Party”. Bir sanat kurumunu nasıl pişirirsiniz? (Kaynak: berlinerfestspiele.de)

Geçtiğimiz yıl altmışıncı yaşını kutlayan Theatertreffen doğum gününü biraz kendisi üzerine düşünerek geçirmeye karar vermişti. Henüz dünyaya gelmeden bir kehanet gibi müjdelenen, sonrasında ise kof gürültülerle infilak eden, “kendini yüceltme”nin anıt mezarına dönüşmüş doğum günlerinde gösterişli kutlamaları seçen dünyalılar için anlaşılması biraz güç olabilir. Ne var ki, onun tefekkür hali köşesine çekilip yaptığı bir mazi değerlendirmesi olarak da düşünülmesin. Aksine, bu düşün uğraşı, kendisinin olduğu gibi gösteri sanatlarının da nirengi noktası olan bir araya gelme eylemini tartışarak geçmişe eleştirel bakma ve geleceği dönüştürme yönünde attığı bir adımdı. Tahmin edilebileceği gibi oldukça hareketli geçen şimdiki zamanını ise “Kim(ler) ...’yı bilmeme imtiyazına sahip?” anlamına gelen “Who has the privilege to not know …?” sorusu etrafında örgütledi. İlk defa 2023 yılında kolektif bir yönetim tarafından yürütülen festival, taşıdığı potansiyelden aldığı ilhamla ve geleceğe dair yeni perspektifler geliştirme umuduyla ana seçkiyi “çerçeveleyen, kuşatan ve kucaklayan” bir destekleyici program açıkladı. Polonya, Ukrayna ve Almanya kökenli üç kadın sanatçı ve yöneticiden oluşan ekip, 10 Treffen  ismini verdiği bir dizi etkinlikle katılımcıları “kimlerin bilmeme imtiyazı” olduğuna ilişkin çok boyutlu tartışmalara davet etti.

“10 dikkat çekici prodüksiyon”u “buluşmalar”dan biri olarak konumlandıran 10 Treffen, farklı başlıklarda gerçekleştirdiği diğer 9 “buluşma” ile “dikkate değer” olanın Avrupa düzeyinde nasıl yankılandığıyla ilgilendi. Savaş, göç, feminist mücadele, beden politikaları, iklim krizi gibi çeşitli konulara odaklanan “buluşmalar”, kapalı mekânlardan bahçeye, oyun aralarından gece geç saatlere dek festivalin tamamını karşılaşma olasılıklarıyla sarmalamayı istiyordu. Ayrıcalıklara dair sorduğu soruyla hem bir araya gelmeyi teşvik ediyor hem de bunun adil koşullarının en azından Avrupa düzeyinde nasıl sağlanabileceğini gündeme getiriyordu. Zira Ukrayna topraklarındaki savaş, dünyada Batının varsaydığı gibi bir değil, Avrupa da dahil olmak üzere birçok Doğu bulunduğunu acı bir şekilde hatırlattı. Ne var ki aynı Batı, özellikle de çarpıcı bir örnek olarak Almanya, istediğinde kendi Doğusunu seçebileceğini “tarihinden gelen sorumluluk”la gösterdi. Ukrayna’da karşı çıktığı savaş suçlarını görmezden gelmek bir yana, İsrail’in Filistinlilere uyguladığı soykırıma karşı çıkan en ufak bir soluğa dahi tahammül edemedi. “Bir daha asla!”nın yalnızca egemenlerin belirlediği devletler için değil, tüm halklar için geçerli olmasını haykıranların bir araya gelme özgürlüğü antisemitizmle yaftalanarak engellendi. Eğer 10 Treffen festivalin 2024 edisyonunda da devam etseydi, “Filistin’i Almanya’nın suçluluk duygusundan özgürleştirin!” çağrılarına kulaklarını tıkayan devletin bütçesiyle birbirini dinlemenin eşitlikçi koşulları nasıl tesis edilirdi ya da o “buluşmalar”da neler konuşulurdu, merak etmemek elde değil.

10 Treffen’in sunduğu canlı program, gazete ve dergilerde yazan birçok eleştirmenin söylediğinin aksine, bir araya gelmenin yollarında gezinerek, tiyatronun tam kalbinden bakarak çoğul bir estetiği odağa alma girişimiydi. Çoğul, çünkü theatronun tek bir yerde örgütlediği bakışı sahneden bahçeye, fuayeden eski bir fabrikaya sektirerek gerçekleştirdiği “buluşmalar”da seyir ilişkisinin körelttiği diğer duyulara da hitap ediyordu. Canlı, çünkü genç profesyonellerin bir araya geldiği toplantılarında veya her gün aynı saatte herkesi bir dakikalık çığlık atmaya çağırırken, bir sanat kurumunun pişirildiği yemek tarifini paylaştığında yahut bir bedeni boyamaya davet ederken, sanatçının ve seyircinin rap eşliğinde zıpladığı protesto ânında ya da festivalin hızlı başlamış hengâmesinden sıyrılıp bahçede el işi yapma fırsatı verirken katılımcıların üretime dahil olma ve onunla birlikte değişme potansiyellerine imkân tanıyordu. Böylelikle çoğu eleştirmenin görmek istemediği bir biçimde, onu tarif etmeden hatta kimi zaman onunla ilgilenmeden bile tiyatronun başkalaşma olasılıklarını araştırıyordu.

İnsanın şimdi bize çok uzak görünen bir geçmişte sahip olduğu dünyayla birlikte değişebilme yetisi başkaca dünyalar yaratabilmek uğruna budanmış ve yanına bundan yadigâr büyük bir boşluk kalmış. İşte tiyatronun kalbi yeni buluşmalara gebe olan o boşlukta atar, çünkü ritüellerin bu evcilleşmiş akrabası içten içe o ardında bıraktığı dünyanın kaybını duyar. Ancak bir araya gelmede teselli bulur, nefes alır. Anlama çabası kendiyle dünya arasında giderek açılan bu mesafeyi katederken insanın mevcut olan karşısına bina ettiği alternatif dünyalara “sanat” diyoruz. Boşuna hayret etmemek lazım Aristoteles’in üzerinde gezinerek, üzerinde bakışını gezdirerek kavramaya çalıştığı dünyadan hareketle kurmaca dünyalara varışına. Yine çok şaşmamak lazım ele avuca sığmayacak kâinatın bakışa hizalanmasına. Gelin görün ki tiyatronun başı dumanlıdır; sahnede durduğu gibi durmaz, olası evrenlere taşar. Theoriadan sızıp theatronda demlenen bu delişmen yol elbet polisten, yaşamı birlikte kurmaktan geçer. Bu yüzden tiyatro egemenlerin olduğu kadar gördüğünü hakikat bellemeyenlerin, gönlü gördüğüne katlanmayanların, ezcümle, o polisi, çocuğu olduğu yeryüzünün bir parçası olarak görenlerindir. Buradan uç veren çoğul estetik başka başka karşılaşmalara açılır ama karşılaşma işteştir; bilgisi etkileme ve etkilenme imecesinde tezahür eder. 10 Treffen’i “artivism”den ibaret bulup festivalin sanatsal değerini öldürdüğünü düşünen eleştirmenler, muhtemelen onun salonda duyulan alkışla deşifre edilebileceğini zannediyorlardı. Sahi kim(ler) … bilmemenin ıstırabına sahipti?

Jana Shostak festival boyunca her gün aynı saatte ve aynı yerde gerçekleştirdiği “Bir Dakikalık Çığlık” isimli performansıyla insanları Belarus'taki rejime karşı çığlık atmaya çağırıyordu. Onun performansı aynı zamanda hakim sanat anlayışına da bir hançer gibi saplanıyordu (Fotoğraf: Fabian Schellhorn).

60 yıllık festivalin özü sözü bir olma yönündeki değişme gayretini, “woke” yani güzel Türkçemizle söylersek “duyar kasma” çağrışımlı laflarla küçümseyen eleştirmenlere tiyatronun bizzat kentlerin duyargası olduğunu hatırlatmak isterim. Biçare teşbihler dışında bir araya gelme dramaturjisi ve yaşam direnci hakkında da böceklerden çok şey öğrenebileceğimizi ise hem kendime hem malum cenaha ayrıca not düşerim. Yeri gelmişken, tercih ettiği laf cambazlıklarından dermanının sonuna vardığı anlaşılan bu satırların yazarının kanaatlerine ve belleğine pek de itibar edilmemesini tavsiye ederim. Bununla beraber yine de yara alan bohem (çulsuz) eleştirmen karizmamı (karikatürümü), ne kendi beklentilerime ne de festivale gereğinden fazla anlam yüklediğimi göstererek toparlamak isterim: Elbette bu denli köklü ve birçok dinamiğin iç içe geçtiği festivalin 2023 programı tek başına bir devrim değildi. Yönetici ekip kurum kültürünü ve festival dramaturjisini güç dinamikleri bakımından eleştirip daha çoğulcu bir yapılanmaya gitmeyi hedefliyordu. Tam da festivalin dilinden konuşarak “buluşmalar” yoluyla yapılmak istenen bu yenilenme yine o dilin zaaflarının kurbanı oldu. Nasıl ki Theatertreffen ana seçkisinde yalnız ödenekli tiyatrolara yer vererek “tiyatrolar buluşması”nın anlamını tahrif ediyorsa, 10 Treffen de “buluşmalar”ından biri saydığı ana seçkiyle diğerlerini bir araya getirmekte zorluk çekiyordu. Birçok koldan bağlar geliştirmek yerine iki paralel doğruya dönüşerek “1’e karşı 9 buluşma” halini alan Berliner Theatertreffen, jüriyle festival yönetimi arasındaki buluşmaların nasıl geçtiği hakkında az çok fikir veriyordu. Evet, “dikkate değer” olanın Doğu Avrupa ikliminde nasıl anlamlar kazanabileceği tartışılıyordu ama bundan “dikkat çekici prodüksiyonlar”ın haberi var mıydı, emin değilim. Her ne kadar “dikkate değer” olmanın estetik bir payeye dönüştüğü festival, yapımlara kimi alternatif sanat işlerinden dikkatini çekme imtiyazı tanısa da, birbirinden bihaber “buluşmalar”ın esas sorumluluğunu intendant, jüri ve festival yönetimi beraberce almalıydı. En azından böylelikle festival değerlendirmesinin yapıldığı kapanış toplantısı gerçek bir birlikteliğe dönüşebilirdi.

Seyircileri ve sanatçıları hem fiziksel olarak hem de zihnî bağlantılar kurarak dilediği gibi bir araya getiremeyen festival, üç hafta boyunca kendi yarattığı hayaletle birlikte yaşar olmuştu. Online ve matbu medyada çıkan eleştiri yazıları bu aleni boşluk üzerinde köprüler kurabilirdi, ancak kapanış tartışmasına International Forum ve TT-Blog’dan ikişer kişinin katılmasından bile duyulan hoşnutsuzluk ne yazık ki eleştirmenler arasında ağırlığı olan bir görüşün temsilcisiydi. Önceleri yalnızca jürinin festival değerlendirmesi yaptığı ve soruları cevaplandırdığı bu herkese açık toplantıda geçen sene jürinin yanında dört kişi daha yer aldı. Jüriyle eşit pozisyondan konuşarak ana seçkiyi kapsayıcılık bakımından sorguladılar ve “dikkate değer” olma kriterlerini tartışmaya açtılar. Tartışmanın diğer muhatabı olan festival yönetiminin konuşmacı olarak katılmaması büyük bir eksiklik olsa da, söz konusu eleştirilerin festival içinden dillendirilmesi önemliydi. Jüriden bağımsız olarak salonda esen soğuk hava rüzgârları, 10 Treffen etkinliklerindeki boş sandalyelerin kime ait olduğunu veya bazı eleştiri yazılarının indirgemeci üslubunu açıklıyor gibiydi. Politik doğrucu hassasiyetler olarak görülen eleştirilerin festivalin sanatsal değerini göz ardı ettiği düşünülüyordu. Halbuki Almanya’da siyah bir oyuncu ve International Forum’un da bir katılımcısı olan Mercy’nin de bildiği gibi, kapsayıcılık ve çoğulculuk kavramları iddia edildiğinin aksine popüler ezberler değil, bilakis sanatsal üretimin ve alımlamanın her aşamasında somutlaşan gerekliliklerdir. Diyelim tüm bunlar sanat dışı kaygılar olsun; sırf çok-kültürlü toplumun ihtiyaç duyması bile onları yaşamla diyalog kuran ve ayakları yere daha sağlam basan bir sanatın ilgi alanına dahil etmez mi?

Cultural Works Studio.

Festival programının açıklandığı basın toplantısı dışında tüm jüri üyelerinin birlikte kamusal bir tartışmaya dahil olduğu tek platform olan kapanış oturumunda dile getirilen eleştiriler jürinin şahsına yönelik değildi, yapısal bir soruna işaret ediyordu. Festivalin kurumsal işleyişini dönüştürme isteğinin bir parçasıydı ve ilk günden son güne kadar, insanların buluşmalara iştirakinden doğan yaşam neşesi gibi yerleşik düzen eleştirmenlerinin melankolisiyle de karşılaştı. Nihayetinde 2024 yılına geldiğimizde, uzaktan takip ettiğim kadarıyla, Berliner Theatertreffen geçen seneki doğum gününde aldığı kararları rafa kaldırmış görünüyor. Berliner Festspiele o melankolinin körüklediği köklere dönüş arzusuna cevap verdi: Artık festivalin şahsiyeti küratoryal tehditten kurtulmuş, tüm sanatsal sorumluluğu jürinin üstlendiği zamanlarına kavuşmuştu. Geriye dönüşü tamamlayacak şekilde festival yönetimi değiştirilmiş ve aynı devlet şirketi tarafından finanse edilen Berlinale’de olduğu gibi çok sesli yönetim ekibinden vazgeçilmişti. Aslında eleştirmenlerden oluşan jüriye yapılan vurguda festivali sayısız benzerinden ayıran özelliği bulunur. Küratoryal bir programa bağlı kalmadan araştırıp seçimlerini yapan eleştirmenler tiyatronun üretim değil alımlama tarafında yer alırlar. Dolayısıyla eserlere seyircinin pozisyonundan bakabilirler. Diğer yandan işleri gereği görüşlerini gerekçelendirirler ve bir bağlam içinde sunarlar. Böylece “profesyonel seyirci”ler olarak sanatsal niteliği belirlerken en isabetli kararları alacakları varsayılır. İşte, 10 Treffen’in hem başlı başına varlığı hem de içeriği itibariyle bu kristalize mükemmelliği dağıttığı düşünüldü. Öyle ki, çok önemsedikleri bemerkenswert seçkisini bir kenara bırakan eleştirmenler daha çok destekleyici programla ilgili yazılar hazırladılar. Onlara göre bu vasatlaştıran yapılanma estetik değil, politik ve ahlaki seçimlere dayanıyordu. Dahası, festivali “uluslarasılaştırma” doğrultusunda davet edilen ekiplerin dilini bilmeyen jüri, onların işlerini değerlendiremiyor ve devre dışı kalıyordu.

Sanatı ve politikayı birbirinden ayıranların atladığı ya da görmezden geldiği kritik bir şey var: O da estetik dahil tüm seçimlerin bir bağlam içerisinde şekillendiği ve dolayısıyla polisi muhatap almaktan kaçamayacağı. Bu nedenle geçmişte festivaldeki yeniliklerin, 10 Treffen’in aksine, sanatsal tartışmalar sonucunda gerçekleştiğini ve festivalin acilen kendi normaline geri dönmesi gerektiğini söylemek de ideolojiden bağımsız değil. Brecht’in de dikkat çektiği üzere, burjuva zihniyeti esasında politik seçimlerden ibaret olanı verili durum olarak görür, yani doğası gereği değişmez kabul eder. Yoksa hemşerilerinin bildiğini eleştirmenlerin bilmemesi mümkün mü? Alışılageldiği üzere, kültür-sanat faaliyetlerini eyaletlerin yönetmesinden farklı olarak Berliner Festspiele’nin doğrudan doğruya federal hükûmete bağlı olduğunu, çünkü bütün Almanya’yı temsil ettiğini fark etmemiş olması? Öyleyse niçin 10 Treffen’in sanatsal değerinin politik angajmanından ayrılamayacağını görmek yerine onu oluşturan küratoryal ekibin tiyatro bilgisini küçümsüyorlar ama estetik değerlendirmenin nasıl olabileceği hakkında bir tartışma yürütmüyorlardı? Peki ya neden “buluşmalar”da yer alan işlerin niteliğini sadece içeriğe indirgiyor fakat savaş gibi zor şartlar altında ne gibi üretim formları bulunabileceğini sormuyorlardı? Nasıl oluyor da uzmanlarla kıyaslandığında sanatın toplumsal tartışmalara olan katkısını hafife alıyorlardı? Oysa sanat tam da konuşulması zor ve doğası gereği karmaşık şeylerle ilgili değil midir? Onlara eğilmek için öncelikle bir araya gelmek gerekmez mi? Madem öyle, birbirine benzemeyenleri buluşturan tiyatroların karşılaşması niye tek bir dilde gerçekleşsin? Eğer festivali daha kapsayıcı bir buluşma haline getirecekse, belki başkaca aktörlerin de katılımıyla, eleştirmenler jürisiyle kürasyon birlikteliğini denemekte ne gibi bir engel olabilir ki? Sanırım bu konuda da Brecht’in bazı teorileri olabilir ama eleştirmenler kaybedilecek vakit olmadığının altını çiziyordu: Mevcut finansman koşulları 2024’te geçerliliğini yitirecekti. Yörüngesinden sapmış festivale ise federal desteğin azalabileceğinden endişe ediliyordu. Bu yüzden tekrar soruyorlardı: İşbaşındaki yönetimin çizdiği rota Theatertreffen’i nereye götürüyor?

Cultural Works Studio'dan “Living Canvas.” Herstory Treffen'in parçası olan performans icracıları boyamaya çağırırken seyirciye birini değiştirmenin mümkün olup olmadığını soruyordu... (Kaynak: berlinerfestspiele.de Fotoğraf: Ksenia Y anko).

Almancada eleştirinin sevgiden kaynaklandığını ve ihtimam taşıdığını ifade eden güzel bir söz var: Kritik ist Liebe. Dolayısıyla eleştirmenlerin bir kısmının 10 Treffen ile gerçekleşen değişim hamlesine salt çıkar çatışması nedeniyle karşı çıkmadıklarını görebiliyorum ama yine de bu, sevginin de mülkiyetçi biçimleri olmadığı anlamına gelmiyor. Ne var ki, Theatertreffen’in dönüşümüyle kastedilen festivalin canı değil, bilakis uzun bir ömür sürebilsin diye kimliğini oluşturan unsurların yeniden ele alınması. Onun özünde bulunan “karşılaşmalar”a atıfla yapılmak istenen de buydu. Berliner Theatertreffen nasıl prestijli bir semtteki kapalı buluşma formatından çıkıp çok-kültürlü Berlin’e yayılabilirdi? Ophelia’s Got Talent dışında eski bir perspektif ve heyecan vermeyen bir estetiğe sahip ana program kendi seyircisini koruyordu fakat birkaç büyükşehir yapımının ağırlığı, seçkinin kendi standartları için bile epey sınırlı bulunuyordu. Elitizmin taşıdığı riskler işte burada boy gösteriyor: İşin uzmanları tarafından yapılan değerlendirmeler değil, onların aynı veya ilgili alandaki başka görüşlerle karşılaşmaması, günün sonunda birkaç şehrin ödenekli tiyatrosundan oluşan dar bir programı doğuruyordu. Festivalin ufkunu genişletmek isteyen 10 Treffen ise kurum dışına çıkarak bir uzak görüş yakalamak istiyordu. Mimari yapısının umduğunun tersine, günümüzde Haus der Berliner Festspiele çoğunlukla burjuva değerlerini paylaşanlar için bir buluşma merkezi haline gelmişti. Bu nedenle, belki binanın bir zamanlar ev sahipliği yaptığı politik tiyatro geleneğinden alınan ilhamla da şehrin periferinde kalmış kültür üreticileriyle buluşuldu. Onların kültürel üretim yoluyla oluşturduğu topluluklar sanatın ve kültür politikalarının burjuva değerleri dışında nasıl anlamlar kazanabileceğinin canlı örnekleriydi. Mesela Cultural Works Studio’da bir araya gelen Ukraynalı göçmenler, yaptıkları işlerle hem kendi grup dinamiklerini güçlendiriyor hem de diğer insanlarla bağlar kurmanın yollarını arıyordu. Festival ancak buna benzer örneklerle karşılaştıkça yalnız finansmanından dolayı değil, kapsayıcı olması sebebiyle de gerçek bir kamusal etkinlik halini alabilir.

DjuDju biralarının web sitesinde DjuDju rahip ve rahibelerinin şifacılar olduğu, tıbbi olmayan DjuDju meyve içeceklerinin ise kutlamalarda tüketildiği yazıyor. Şifası belki de kalabalıkları bir araya getirmesinde saklı olan bu içecek Dionysos’un şarabıyla arkadaş olsa gerek. Hoş, Dionysos dostluğunu beraberliğin tüm jestleriyle paylaşır. Gazabı ise yaşamın bir aradalığını bozan herkesi bulur. Onun öfkesi kopardığı fırtınalardan ziyade yavaş yavaş geri çektiği canlılığın ardından hissedilir. Theatertreffen’in Batı Avrupalı olmayan konukları da böyle bir can havliyle davet edilmiş gibi görünüyor. Aksi takdirde maruz kaldıkları ayrımcılıkları tekrar tekrar anlatmak zorunda kalmaları nasıl açıklanabilir? Hem hangi kulaklara? Ukraynalı sanatçılar örneğin, savaştan söz etmeyen bir performans icra edebilirler mi? Peki hangi gözlere? Avrupalı olsun veya olmasın, insanlar Alman tiyatrosunu daha renkli ve alçakgönüllü gösterme amacı gütmeden buluşabilir mi? İyi de nasıl bir toplumda? Unutmayalım ki karşılaşmalar işteştir ve eşit sorumluluk almayı gerektirir. Bilmemek ise kimseyi bundan azade kılmaz. Öyleyse neden çatırdamakta olan bir yapıya kendimizi kabul ettirmekte ısrar edelim, niçin egzotizmle indirgemecilik arasında sıkışalım? Hatırlayalım; bizi tiyatroda bir araya getiren, yeni dünyalar kurabilme potansiyelimizdir. Bu yüzdendir salonları hülyalı bakışlarla terk edişimiz, sokakları birbirine bağlayan cesaretimiz. Bırakalım ölecekse ölsün tiyatro biz onu terk ederken. Haus der Berliner Festspiele’yi dolduran beyaz, orta yaş üzeri ve üst orta sınıf kalabalığa bakacak olursak geri kalan pek çok Berlinli de Theatertreffen’e benzer bir muameleyi layık görüyor olsa gerek veya festival umurlarında dahi değil, bilmiyorum. Görünüşe göre Berliner Theatertreffen, kapsayıcılığın bir trend değil, yaşamsal bir gerçek olduğunu yakında acı bir şekilde tecrübe edecek ya da belki halklar kültür politikalarını eline alacak, bilemiyorum. Ama eğer buraya kadar geldiyseniz sevgili okur, tüm bunları okurken kendinize bir kıssa çıkarmak için nasıl yanıp tutuştuğunuzu, işte bunu adım gibi biliyorum. Ee, alimallah ben de Türküm güzel okur ve kaçak çayımın tadını çıkarıyorum.

 

YAZAR HAKKINDA

İlker Çalışkan, lisans eğitimini Ege Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde tamamladı. İstanbul Üniversitesi Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji Bölümü’nde yüksek lisans yapıyor. Çalışma alanları arasında komediyle çocuk ve gençlik tiyatrosu yer alıyor. Oyun yazarı ve dramaturg olarak çalışmalarını sürdürmeyi umuyor.

Yazarın Tüm Yazıları
  • Berliner Theatertreffen
  • tiyatro
  • tiyatro festivali

Önceki Yazı

DENEME

Cinsler arasında ayrım yapmayan halis Osmanlı erotizmine dair

“Kitap, günümüzde kuir olarak tanımlanan kitlenin Osmanlı toplumundaki konumu hakkında ilginç detayları içeriyor.”

NECMİ SÖNMEZ

Sonraki Yazı

HER ŞEY

Kurmacanın imkânsızı

“Yaratılan dizisi kendini iki ateş içinde (yaşam-ölüm) bırakan Ziya’nın mücadelesidir. Ölüme, tıbba, kanonik yapıya, kader ve mukadderata kafa tutar Ziya.”

FİGEN ALKAÇ
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist