Cihat Burak ve Fikret Ürgüp:
İki yazarın çoklu hikâyesi
“Cihat Burak ve Fikret Ürgüp’ün hikâyeden oyuna, şiirden denemeye kimi basılmış, kimi defterlerde kalmış yazıları Everest Yayınları aracılığıyla peş peşe raflara çıkıyor. Bir yıl arayla doğmuş mimar, ressam, yazar Burak ile psikiyatr, ressam, yazar Ürgüp böylece her yaştan okurla yeniden buluşuyor.”
Cihat Burak, Fantastik Şehir, 1962
Yayınevinin kapısından çıkar ayak, severim diye elime tutuşturulan Cardonlar ve Yakutiler ile başladı Cihat Burak. Onu okurken bir başka Rönesans insanının, Fikret Ürgüp’ün kütüphanenin en kıymetlileri arasında duran kitabı aklıma geldi; zamandaştılar ayrıca ne de olsa. Ürgüp’ün öyküleriyle tanıştığımdan beri zaten onu dünyaya haykırmak istiyordum! Zep doğum günümde hediye etmişti bana Okuyan Us’un 2007 basımı Bütün Hikâyeleri’ni, “Bizim Lale’nin babaannesi Nazan Ürgüp’ün abisi, Fikret Dayı’nın” diyerek... Böyle özgün, böyle şiir gibi, böyle inanılmaz hikâyelerin yazarından o güne dek nasıl haberim olmaz diye günlerce şaştım kaldım. Öykülerinden “Deniz Gözlü Kadın”, okuduğum en etkileyici metinlerden. Her seferinde tekrar, başka şekilde büyüleniyorum:
(…) Evlenmiştik. Karım olmak istiyor mu, istemiyor mu? Anlayamadım. Her şeyi benden gizli. Her gün bir sürpriz. Her dakika bir sürpriz. Suratı değişir. Kılık kıyafeti değişir. Bir gün o olur, bir gün bu.
Sokakta, uzaktan görüyorum. Bir gün tıpkı tıpkısına Marilyn Monroe; bir gün tıpkı tıpkısına Jeanette MacDonald. Onun gibi, kalçalarını kıvırarak yürüyor, o zamanki şatafatlı elbiseleri giymiş, sanki gözü değeni olduğu yerde mum gibi eritecek.
Bir gün bakıyorum; uzun iç donu giymiş pantolon diye. Saçları püskül püskül sapsarı. Dudakları şehvetten şişmiş; tastamam Brigitte Bardot.
(…)
Ablalarını çok beğeniyor. Bir gün bir ablasına, bir gün bir başka ablasına benzetiyor kendini. Sokakta rastlıyorum. O mu değil mi? Hangi ablası? Suratına bakıyorum yakından. Soruyorum, hangisisin? diye.
“Sana öyle geliyor” demiyor. Susuyor. (Fikret Ürgüp, Çivili Sandıklar, Everest Yayınları, Kasım 2018, s. 164-65)
Leyla Erbil’in, “kimselere benzemeyen kalemi”nden çıkan, “görkemli hikâyelerin hiç eskimeyeceğini ve bir daha yazılamaz olduğunu düşünüyorum. Tıpkı Sait Faik’in, tıpkı Franz Kafka’nınkiler gibi...” sözlerindeki Ürgüp… Öykücü, şair, denemeci, ressam, psikiyatr Ürgüp… Sait Faik’in dostu ve doktoru, Tanpınar’ın “Doktor Fikret”i, Orhan Veli, Cahit Sıtkı, Asaf Hâlet Çelebi, Mina Urgan, Cahit Irgat’ın yakın arkadaşı Ürgüp...
1914, İstanbul doğumlu Fikret Ürgüp, Galatasaray Lisesi’nden sonra İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirmiş. İç hastalıkları uzmanı olarak çalışmış, 1954-59 arasında Amerika’da psikiyatri eğitimi almış, Fransa’da çalışmış, İstanbul’da ruh hekimliği yapmış. 1964 tarihli bilimsel çalışması, Şizofreninin Monografisi ilk kitabı fakat o güne kadar zaten Yeditepe’de öykü, şiir ve yazılarıyla endam eden bir yazarmış Ürgüp... Ürgüp’ün hayattayken basılan kurmaca kitapları Van (İstanbul Matbaası, 1966) ve Kısa Lodos Hikâyeleri (İstanbul Matbaası, 1968). Bu arada boş durmamış; 1950, 1953 ve 1968’de de resim sergileri açmış. Şifa, sanat ve içsel zenginlikle dolu, yer yer hüzün ve alkolle cebelleştiği kıymetli hayatına 8 Mart 1977’de, 1976 Eylülü’nden beri yattığı Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde kapatmış gözlerini Ürgüp, çünkü belki de Yaz Yağmuru’nun kahramanının dediği gibi, “… korkulara kapılmaya çocukluktan alışık olanlara dert anlatmak güçtür…”
Behçet Necatigil, Çivili Sandıklar’ına önsözlük yapan “Bir Doktor Öldü, Hikâyeciydi” başlıklı yazısında şöyle diyor:
Fikret Ürgüp’ün iki kitabı var: Van (1966), Kısa Lodos Hikâyeleri (1968). Kendi bastırdı. Şimdi hangi kitapçılarda bulunur? Yoktur. Doğru dürüst piyasaya bile çıkaramadı, tezgâhlama nedir bilmiyor, hattâ tam adamını bulmuş, bana soruyordu o mektubunda: ‘Bir yol gösterebilir misin? (Çivili Sandıklar, s. 10)
Necatigil’e 17 Mayıs 1969 tarihli cevabında, “Ne kadar sevindim bilmezsin mektubuna. Yazıyorum, yapıyorum, kimse takmıyor. (…) Kimse bir şey yazmadı bu işler üzerinde şimdiye kadar. Ama ben yaşıyorum, seviyorum, dayanacağım” diye yakınan doktor ve hikâyeciye müjde! Everest Yayınları azmetmiş, tüm eserlerini basıyor! Keşke görebileydi…
Everest, Ürgüp’ün bütün eserlerini dört cilt halinde bir araya getiriyor. Van ve Kısa Lodos Hikâyeleri öykü seçkilerinin yanı sıra, kitaplaşmamış öykülerini ve şiirlerini de içeren Çivili Sandıklar (2018) ilk kitaptı. İkinci kitap Cevapsız Kalan Telgraf (2019), yazarın iki dostu, Sait Faik Abasıyanık ve Ahmet Hamdi Tanpınar üzerine yazdığı yazılardan oluşuyor. Üçüncü kitap, 1952-1970 yılları arasında, Yeditepe, Yeni İnsan, Yenilik, Varlık, Güney dergilerinde ve Cumhuriyet gazetesinde yayımladığı portreleri, edebiyat-sanat yazılarını, psikolog gözüyle yazdığı değerlendirmeleri ve “Amerika Mektupları”nı bir araya getiren Yaşamak Sevinci (2023). Fikret Ürgüp’ü bir deneme yazarı ve eleştirmen sıfatıyla da sahneye taşıyan kitabın bu anlamda özel bir yeri var. Son kitap da yayın programında.
Ürgüp’ün “Anlaşılmıyorum!” çığlığı sadece bir yıl sonra 1970’te Paris’ten, bir başka çok yönlü sanatçının “Zenci Kalınız!” isimli öyküsünden, başka türlü işitilecektir:
Hocasının ısrarı üzerine resimlerini göstermek için gittiği Mont-Parnasse’daki büyük galerinin sahibi, Cihat Burak’ın getirdiği iki yüze yakın gravüre, mono-typie’ye uzun uzun baktıktan sonra “Fena değil” der. Onun “fena değil”inin aslında “iyi” demek olduğunun altını çizerek. Sonra yağlıboyalarını görmek ister ve Burak’ın atölyesine gelir. Resimlere bakar. Onları koyu bulduğunu, daha çok pembe, sarı, kırmızı kullanırsa daha çok satabileceğini söyler. Bunun üzerine Burak, “içine kurum yağarken pembe, sarı resimler yapamayacağını” belirtip “kimse satın almazsa almasın” deyince aralarında şöyle bir konuşma geçer; biz öykünün yalancısıyız:
– Peki ne yapıyorsunuz, dedi, resim satamadığınıza göre?
– Satamıyor değilim ki, satıyorum; ama beni yaşatabilecek kadar değil!
– Peki ne yapıyorsunuz, nasıl para kazanıyorsunuz?
– Mesleğim mimarlıktır, icap ettiği zaman bir mimarın yanında “nègre” olarak çalışıyorum…
– Alors restez nègre! (Öyleyse zenci kalınız!) (Cihat Burak, Zenci Kalınız!, Everest Yayınları, Şubat 2024, s. 118)
Sayfadaki dipnota göre, Fransa’da kendi imzasını atamadan başkasının yanında, onun işini yapıp yardım edenlere “nègre”, yani “zenci” denirmiş; terim buradan.
Everest Yayınları, mimar, ressam, yazar Cihat Burak’ın (İstanbul, 1915-1994) külliyatını da günümüz okuruyla buluşturuyor; kimi yeniden basılan, kimi ilk kez matbaa görecek metinler bunlar. Şu âna dek beş kitap çıktı yayınevinden: 1940-1976 yılları arasında yayımladığı öyküleri bir araya getiren ve ilk olarak 1981’de yayımlanan Cardonlar; sağlığında yayımladığı ikinci ve son kitabı olan, 1960-1992 yılları arasında kaleme aldığı öyküleri barındıran Yakutiler (1992) ve çoğu ilk kez yayımlanan öykülerinden oluşan Zenci Kalınız isimlerinde üç öykü kitabı; sanatçının 1940’lı yıllara ait bir defterinde kalmış, çoğu Osmanlıca kaleme alınmış şiirlerini bir araya getiren Ne Rahat Olurdum; 1960’lı yıllarda Paris’te yazıldığı anlaşılan, 1990’ların başında bir yarışma vesilesiyle yeniden ele alınmış tek perdelik oyun Çingene Hocanın Rüyası… Yayın programında daha önce kitaplaşmamış öykülerinden bir derleme, mimarlık yazıları ve Cihat Burak’ın Kedileri başlığı altında kedi resimlerinin ve yazılarının derlendiği bir kitap daha var.
Galatasaray Lisesi’nden sonra İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Mimarlık Bölümü’nü bitiren Burak, Tekel Genel Müdürlüğü ve Bayındırlık Bakanlığı’nda mimar olarak görev yapmış; 1952’de Birleşmiş Milletler bursuyla Paris’e gitmiş. 1955’te Türkiye’ye dönmüş, ilk kişisel sergisini açmış; yıl 1957, mekân Beyoğlu Şehir Galerisi… 1991’deki son sergisine kadar yirmi üçü kişisel sergi olmak üzere, Fransa, Almanya gibi ülkelerdekiler dahil toplam yetmiş sekiz sergiye katılan Burak mimar şapkasıyla ise Gaziantep Hükümet Konağı, İzmit Adliyesi, Beşiktaş Şair Nedim İlkokulu gibi yapıların projelerini çizmiş. Deniz Muharebesi/Hayal Donanma adlı resmiyle Musée d’Art Moderne’deki uluslararası sergide aldığı bronz madalyadan 1973 Devlet Resim ve Heykel Sergisi Başarı Ödülü’ne, “zenci kalarak” ödülleri toplamayı da başarmış Burak, edebiyatta hız kesmeden hem de… Öyküleri resimleriyle zaten sıkı bir muhabbet içinde Burak’ın. Kimi eserlerinde öykülerin öncüllerini, devamını veya eşlikçisini bulacaktır meraklısı; mesela 1984 tarihli İnsanlar ve Hayvanlar yağlıboyasında bir kedinin patisinde dinlenen bir cardonun altındaki boğa güreşi gibi.
Cardonlar kitabındaki “Fil” öyküsünde İngiliz sömürgesi altındaki Mandalay’da ağaç kütüklerini taşımak için kullanılan “işçi fillerin” çektiği eziyetleri insanın canını acıtan bir hassasiyetle dillendirir, Greta Thunberg’e yaraşır bir çevrecilikle doğa ve canlı sevgisini satırlarından buram buram taşırır; Konsül Romanüs isimli müthiş karakteri Kâtip Bartleby’yi anımsatır; dişi çoban köpeği Cuma ve oğullarının köye dehşet salan panteri azmederek haklayışını, Taras Bulba’ya yakışır epik diliyle anlatır… Edgar Allan Poe havası da taşıyan öyküleriyle, şaşılası derecede zengin bir evren onunkisi…
Bir nevi yaratılış destanı olan, insan türünün “şehir kadar büyük laboratuvarlarda kadınların rahimlerinde bir süre geliştirilen tohumlardan yetiştirildiği” 1973 tarihli “Göz” öyküsünde kuarktan, kara delikten, damızlık erkekleri seçen elektronik beyinlerden (bugünün AI’sına denk gelse gerek) bahseden, gotikten bilimkurguya, toplumsal gerçeklikten sürreale, oradan siyasi hicve, türden türe atlayan Burak’ın karakterleri bununla birlikte yeri geliyor, henüz woke olmak için çabalamadığımız bir zamanın klişelerine, yargılarına da takılıveriyor: Homoseksüeller “o biçim”, kimi kadın “fingirdek”, kimi güzel olmasa da “taze”, “İmroz” öyküsünün kahramanı Rumların farfaralığının, Türklere düşmanlığının “farkında” mesela… Elbette kurmaca (düpedüz deneme, fikir yazısı olmadıkça) yazarını bunlar ne kadar bağlar, bağlamalı mıdır, değişen zamanın ruhunda kimi satırları Charlie’nin Çikolata Fabrikası’na yapıldığı gibi oturup –yazarının haberi, onayı olamadan– çıkaralım, kimini baştan mı yazalım… türünden çetrefilli sorular sorulabilir. Okur olarak her türlü soruyu sorma hakkımız var.
Burak
Bir mahallenin dönüşümünü, küstahlığa varan cüretlerine rağmen büyük bir sempatiyle iri sıçanların üzerinden ördüğü Cardonlar öyküsü Burak’ın diğer metinlerinde de sıklıkla yer vereceği politik, sosyal ve kültürel dönüşümü aktarır. Cardonlar’da önce bahçeli konaklarda hep beraber yaşayan üç kuşak aileler, köylerden getirilmiş evlatlıklar (bugünün telaffuzuyla, parasız hizmetçiler), Sudan’dan getirilmiş, “on beş yaşındayken bilmem ne kadar altına alınmış” Arap halayıklar (bugünün telaffuzuyla, aslında Arap olmayan Afrikalı köleler), iki eşli dedeler varken zamanla konakların yerini apartmanlar alır, mahalle değişir, yaşama kültürü değişir, devir iyisiyle kötüsüyle değişir. “Kurbağa” öyküsü Cardonlar’ın devamı gibidir, oradaki ihtiyar evin Poe’nun şatoları gibi canı vardır adeta; yavaş yavaş, acı çekerek dökülür geçmiş zamanları peşinden sürüklerken; hatta bir gün saçaktan kopan bir çinko oluk, karşısındaki apartmanın camına çarparak “hain rakibini tokatlar”.
Burak’ın pek çok hikâyesinde daha sonraki yıllarda bir devlet büyüğü tarafından bizzat, “benim memurum işini bilir” şeklinde özetlenecek değişime duyulan öfke, ironiyle yansıtılır. Burak’ın karakterleri devlet araçlarının keyfen kullanılmasından, kentin çehresinin, mimarisinin değiştirilmesinden, “Menderes’in her mahallede bir milyoner yaratma” ekonomisinden, “insan haysiyetinin ucuzlamasından”, Cumhuriyet devrimlerinin kesintiye uğramasından müthiş bir hayal kırıklığı yaşayan “aydın”ın sözcüsü gibidir yer yer:
(…) Geçenlerde her akşam gidip kitabımı dergimi okuduğum lokanta-meyhanede baktım hesaba, ekmek elliydi, şimdi bir lira mı oldu diye sordum garsona… ‘Yeseydin hoca, dedi, elli kuruşa ekmek nerde var şimdi; zaten herkesi rahatsız ediyorsun!’ ‘Ne yapıyorum,’ dedim, ‘rahatsız edip!’ ‘Kitap, gazete filan okuyorsun, herkes rahatsız oluyor, demin altı kişi gelmişti (masa dört kişilik halbuki) oturmadılar, çıktılar senin yüzünden! (Cihat Burak,Yakutiler, Everest Yayınları, Aralık 2023, s. 75)
Ürgüp
Neyse ki iki ileri bir geri düşe kalka ilerlediğimiz Cumhuriyetimizde lokantalarda halen kitap gazete filan okuyabiliyoruz… Bu bir yıl arayla İstanbul’da doğmuş, ikisi de Galatasaray Liseli, çok meslekli, aşağı yukarı aynı zamanlarda Paris’te bulunmuş ve dönemin aydın-sanatçı çevresini mesken tutmuş iki insanın aynı yazıya denk düşmesi biraz tesadüf, biraz külliyat arzı… Muhabbetlerinin olmadığını varsaysak bile aynı muhitte dolaşıp durmuş, Abidin Dino’dan Azra Erhat’a, Orhan Veli’den Leyla Erbil’e zamanının on parmağında on marifet sanatçılarıyla dost, en azından Ürgüp’ün, “Sanatın Formülü” öyküsünde dediği gibi “yaşarken kendi insanlığına erişmenin ne kadar zor” olduğunun bilincine varmakta ortaklık ve ruhdaşlık etmiş bu iki sanatçıyı yazıdan taşkın bir sevgiyle uğurlayalım:
“GİDECEKTİN! Gökyüzünün bir tanesi, gözyaşlarımın gölünde ne arıyorsun?” Avucumun derisinden yarattığım al çiçek, elveda! (Çivili Sandıklar, s. 65)
Ama bizimkisi bir veda değil, büyük bir buluşma.
Önceki Yazı
Paul Auster: “Benim dinim demokrasidir”
Paul Auster dün 77 yaşında öldü. 16 yıl önce, Yazı Odasında Yolculuklar yayımlandığı sırada Milliyet gazetesi için Yasemin Çongar'ın Auster ile yaptığı, iki bölüm halinde yayımlanan ve şu anda arşivlerden erişilemeyen ayrıntılı röportajı sunuyoruz.