Bir şair olarak Hannah Arendt
“1964’te bir mülakatta Arendt, 'Alman şiirinin büyük bölümünü ezbere biliyorum. Bu şiirleri her zaman zihnimin bir köşesinde ve yüreğimde taşıdım' diyor ve Almancayla olan ilişkisini esasen şiir üzerinden kurduğunu dile getiriyordu...”
Hannah Arendt
1.
Birkaç yıl önce, tuhaf bir tesadüf eseri, The New Yorker’da 1975 yılında yayımlanmış bir yazı ilişmişti gözüme. Yazının dikkatimi çekmesinin temel sebebi Hannah Arendt imzasını taşımasıydı. Zira Hannah Arendt, tıpkı Susan Sontag, Ingeborg Bachmann ya da Virginia Woolf gibi, yazdıkları hemen her şeye ve mücadele tarzlarına hayran olduğum isimlerden biridir öteden beri. Bu yüzden, Remembering W. H Auden başlığını okur okumaz zihnimin bambaşka sahillere doğru kanatlanmasında kaygı verici bir durum henüz yoktu. O güne kadar ölü bir şairi bu kadar şefkatli bir dille ve bu kadar içten anlatan bir yazı okumamıştım çünkü. Stefan Zweig dışında, hak eden hemen herkes Arendt’in şefkatinden payına düşeni aldığı için doğaldı aslında bu.[1] Benim açımdan şaşırtıcı olan, Hannah Arendt’in daha yazının başlangıcında, “Auden’la hayatlarımızın son dönemlerinde tanıştık. Bu yaşlarda gençliktekine benzer derin dostluklar kurmak çok da kolay değildir. Zira yaşanacak veya bir başkasıyla paylaşılacak fazla bir şey kalmamıştır geriye. Bu yüzden gayet iyi iki arkadaş olduk ama dost olabildiğimizi söyleyemem” diyebilmesiydi. İki yıl önce ölen şair arkadaşı için yazmıştı denemeyi Arendt; birkaç ay sonra da, Auden neredeyse artık, o da o tarafa doğru kısa ya da hayli uzun bir yolculuğa çıkacaktı.[2]
Yazıdan hareketle, “Ölen her şaire Hannah Arendt şefkati gerek” başlıklı bir deneme yazmak amacıyla birtakım kaynakların peşinde koşarken, İsrail’in liberal gazetelerinden Haaretz’te karşıma çıkan bir habere öfkelenip de başka bir ufka savrulmasaydım eğer, Arendt’in Auden ile ilgili yazısının satır aralarında şiirle bağlantısına dair birtakım ipuçları bulabilir miydim acaba? Hakikaten bilmiyorum. Fakat büyük ihtimalle, o çetrefilli ve çileli hayatı boyunca, en azından 1961 yılına kadar şiirler yazdığını öğrenince bu kadar şaşırmaz, şiiri ciddiye alma biçimindeki detayları okuyunca da bu kadar sevinmezdim.
Bu kez Arendt ile yolumun kesişmesine yol açan The New Yorker değil, Paris Review’da karşılaştığım bir yazıydı. Derginin şiir editörü Srikanth Reddy’nin incelikli satırları, aralık ayında yayımlanacak olan What Remains: The Collected Poems of Hannah Arendt isimli kitaptaki şiirlerden hareketle Arendt’in şairliğinden söz ediyordu. Dediğim gibi, o güne kadar yaptığım Arendt okumalarının hiçbirinde şairliğine dair en küçük bir bilgi yer almıyordu; alıyorduysa da kaçmıştı gözümden besbelli ki! Meğerse sevgili Arendt o çilekeş hayatını kasıp kavuran kaygılarını, kayıplarını ve kederlerini ortaya koyan tam 74 şiir yazmış ve özenle dosyalamıştı her birini. Amerikan Kongre Kütüphanesi’nin Hannah Arendt arşivinden derlenen son şiirin “Ocak 1961, Evanston” tarihini taşıması Reddy’ye de ilginç gelmiş anlaşılan. Sebebi de gayet açık tabii ki: O tarihte Adolf Eichmann davasını The New Yorker adına izlemek amacıyla Kudüs yollarına düşmüştü çünkü Arendt…[3]
Hani yakın arkadaşı Adorno, “Auschwitz’den sonra şiir yazılamaz” der ya; sanki Hannah Arendt de daha sonra Kötülüğün Sıradanlığı kitabında bir araya getireceği yargı rezaletleri yüzünden şiire küsmüş gibidir. Hatırlayan çıkacaktır mutlaka, o kitapta Arendt, Mossad ajanları tarafından Buenos Aires’te yakalanıp İsrail’e götürülen ve mahkeme karşısına çıkarılan Otto Adolf Eichmann’ın yargılanmasının bütün merhalelerini anlatır her zamanki titizliğiyle. Benzer sahneler, Margarethe von Trotta’nın Hannah Arendt filminde de mevcut zaten.[4]
Adolf Eichmann, Kudüs'te İsrail mahkemesinin kararını dinliyor, 1961.
Arendt’in The New Yorker’da yayımlanan yazılarının o zamanlar İsrail’de belirgin bir rahatsızlık yarattığına dair detaylar filme de yansıtılmıştı bütün çıplaklığıyla. Öyle ki, Almanya yıllarında ortak idealleri paylaştığı eski dostları Arendt ile bağlantılarını kesmiş, hatta Mossad, esasen bir Alman Yahudisi olan ünlü felsefeciyi tehdit etmekten bile çekinmemişti. Bütün bunların sebebi, Arendt’in Yahudi milliyetçiliğine kapsamlı bir biçimde karşı çıkarak Siyonizmin her gün biraz daha netleşen ürpertici totaliterliğine direnmesiydi. Eichmann davasının o zamanki İsrail Başbakanı David Ben-Gurion tarafından siyasi bir gösteriye dönüştürülmek istendiğini daha ilk günlerde algılaması ve ifade etmekten çekinmemesi de meselenin bir başka boyutuydu.[5] “Arendt bugün Ortadoğu’da yaşananları görebilse neler düşünürdü acaba?” sorusu da bu yüzden meşruiyet kazanıyor esasen. 1961’de şiirle münasebetini kesen Totalitarizmin Kaynakları yazarı, umutsuzluğunu zihnine perçinleyip yazı dünyasından bütünüyle uzaklaşırdı belki de…
2.
Gentle whispering melodies
Sound from the darkness.
We listen so we can let go.[6]
26 Eylül 1940’ta İspanya sınırında mavi bir bulut gibi kalan yakın dostu Walter Benjamin için 1942’de, yani intiharından iki yıl sonra kâğıda dökmüş bu dizeleri Arendt.[7] Samantha Rose Hill ve Genese Grill tarafından İngilizceye aktarılan ve Almanca orijinalleriyle birlikte yayıma hazırlanan 74 şiir, Arendt’in derin şiir bilgisiyle birlikte mülteci konumundan duyduğu rahatsızlığı dile getiren unsurlarla yüklü. Savaştan bir hayli sonra, 1964’te bir Alman televizyonunda gazeteci Günther Gaus’un sorularını cevaplandıran Arendt, “Alman şiirinin büyük bir bölümünü ezbere biliyorum. Bu şiirleri her zaman zihnimin bir köşesinde ve yüreğimde taşıdım” diyor ve yaşadığı onca şeye rağmen “anadil” sıfatını vermekten çekinmediği Almancayla olan ilişkisini esasen şiir üzerinden kurduğunu dile getiriyor apaçık bir biçimde.[8]
Arendt’in şiirle olan ilişkisini ortaya koyan bir başka metne ise The Hannah Arendt Center’ın internet sitesinde, Jana Mader imzalı bir yazıda rastladım:
Arendt yalnızca sıradan bir şiir hayranı değildi; 1960’lara kadar kendisi de şiir yazdı. Şu an elimizde 74 şiiri mevcut. Bunlardan 21’i, 1923’ten 1926’ya kadar Marburg’daki üniversite yıllarında kaleme alınmış; diğerleri ise 1942 ile 1961 arasına tarihleniyor. Şiirlerin çoğu yayınlanmış eserlerinin bazı bölümlerine, savaştan sonraki seyahatlerine ve arkadaşlarına atıfta bulunuyor. Arendt’in bu şiirlerini yayınlamayı düşünüp düşünmediğini bilmiyoruz ama daktilo edip klasörlerde topladığını biliyoruz. Arendt için, “Malzemesi dil olan şiir, belki de sanatların en insani ve fakat dünyaya en az ait olanıydı; ortaya çıkan eser, onu ilham eden düşünceye olabildiğince yakındı çünkü”. (Reflections on Literature and Culture) Arendt kendisini şair olarak tanımlamasa da, şiir kâinatının bir parçası haline gelmek amacıyla çabaladığı da ortadaydı. 1950’lerin ortalarında Denktagebuch’ta, ‘Sadece şairlerden gerçeği bekliyoruz, filozoflardan değil’ diye yazması da bunun göstergesiydi.[9]
Şairler Arendt’in safiyane bir şekilde dile getirdiği beklentiyi doğrulayabildi mi, ya da tersine, hayal kırıklığına mı uğrattı, kesin bir şey söylemek zor, ama uzunca bir süredir yeryüzünün ve gökyüzünün şiirden esirgenmesinin gerisinde, her ikisiyle de fuzuli geçirgenlikler yaşamayı marifet sanan ‘şair’lerin bulunduğunu görmek çok da imkânsız değil artık. Oysa Arendt, Gestapo’nun işkencelerini, sürgünde geçen yıllarını ve anadilinden kopartılmışlığının acısını hiç unutmadan, ısrarla ve inatla medet ummuştu şiirden.[10]
I love the earth
just like on the journey
the foreign place / and not otherwise.
Thus life spins me/ softly on its thread
into the never-known pattern.
Until suddenly,
like the departure on the journey,
the great silence breaks into the frame.[11]
Ve hakiki anlamını öncelikle siyasi bir mültecinin kavrayabileceği üç mısra:
This is the arrival:
Bread is no longer called bread
and wine in a foreign language changes the conversation.[12]
3.
Auden
Hâlâ öyle mi bilmiyorum ama bir zamanlar Türkiye’de, mesela Ermeni meselesini çalışmak istediğinizde arşivlere ulaşmanız hiç de kolay değildi. Birtakım makamlardan özel izinler almanız, araştırmacı kimliğinizi filan kanıtlamanız istenirdi. Oysa Amerikan Kongre Kütüphanesi’nde yer alan Hannah Arendt arşivinin dijital versiyonuna isteyen herkesin ulaşması mümkün. Arendt’in titrek elyazısını görmek kadar daktilo edilmiş metinlerden dikkatlerini izlemek de kolay. Fakat benim asıl ilgimi çeken, öncelikle Walter Benjamin imzalı elyazması mektuplar ve daktilo edilmiş metinler oldu. Doğru dürüst Almanca bilen arkadaşlarımız, memlekette siyaset sanılan rezilliklerle uğraşmak yerine, Benjamin metinlerini okuyup anlayabileceğimiz şekle büründürse keşke.
Arendt’in Auden ile mektuplaşmaları ise bir başka heyecan kaynağıydı benim açımdan. Samantha Rose Hill’in de söylediği gibi:
W.H. Auden ile yazışmaları olağanüstü güzel. Aralarında bağışlama üzerine karşılıklı bir görüş alışverişi var sanki. Auden şiirlerini mektuplarının arkasına yazıyor ve Arendt’e gönderiyor. Öyle ki, Arendt eşi Heinrich Blücher’i kaybedince, platonik anlamda evlenme bile teklif ediyor ona. Bunları öğrenince, Arendt’in Auden’ın ölümünden sonra The New Yorker’da yayınladığı deneme daha bir anlam kazanıyor. Birçok yönden ruh ikizi gibiydiler.
Hannah Arendt arşivinde Robert Lowell ismiyle karşılaşmak da hem tesadüf hem de tevafuk kavramlarıyla açıklanabilir belki. Şavkar Altınel’in Wisconsin, 1963 kitabının ana kahramanlarından biri olan şair Robert Lowell’ın Arendt koleksiyonunda yer alan mektupları içtenliğiyle dikkat çekiyor hemen. Arendt’in The New Yorker’da yayımlanan Eichmann yazılarını ilk tebrik edenlerden biri Lowell mesela:
İlk iki Eichmann parçanızın neredeyse mucizevi bir birikim, anlatım ve gerçeği eleme işi olduğunu düşünüyorum. Bu kadar çok şey toplayıp açıkça anlatmak yeterli olurdu, ancak ahlaki bakımdan gerçeğin ve yalanların çeşitli gölgelerini yaşadınız. “Sevinç fırtınası” hakkındaki cümlelerinizi ve ayrıca Hollandalı Yahudilerin direndiklerinde işkenceye uğramaları hakkında söylediklerinizi beğendim. Bu, asla kabul edemeyeceğim Bettelheim’ın argümanına cevap gibi görünüyor. Her noktada hem hikâyeyi anlatıyor hem de ötesine geçerek hepimize bir tür yol gösteriyorsunuz.[13]
İki şairin şiir üzerine düşüncelerini de ihtiva eden mektupların birinde, Lowell’ın Arendt’e ithaf ettiği Pigeons / Güvercinler şiiri de yer alıyor. Mektupların ve şiirlerin birer kopyasını, aidiyeti cihetiyle Şavkar’a da gönderdim. “Tercümesi, memleketin en iyi iki şiir çevirmeninden biri olan Altınel’e düşer artık” diye düşünmekteyim nedense! (Diğeri Kilyos sahillerinde uzun bir tatile çıkan Roni –Margulies– tabii ki.)
What Remains: The Collected Poems of Hannah Arendt’in editörü Samantha Rose Hill de değinmekten kendini alamıyor Arendt-Lowell yazışmalarına:
Robert Lowell, Hannah Arendt’i, New York’un ateşli entelektüel çölünde bulunmuş bir vaha olarak tanımlıyor. Anlattığına göre, ‘50’li yılların sonu veya ‘60’lı yılların başında ortak bir arkadaşlarının evinde tanışmışlar. Her ay bir veya iki kez telefonda görüşüyorlarmış. Lowell’ın Hannah Arendt’in çalışmalarına yönelip Totalitarizmin Kökenleri’ni okuması bu yıllara denk düşüyor. 370 Riverside Drive’daki dairesinde saatlerce oturuyorlar ve Arendt onu her zaman kapıda bir öpücükle karşılıyor. Lowell, 1961’de Hannah Arendt için ‘en iyi eserim’ diye tanımladığı bir şiir yazıp arkadaşına ithaf ediyor.[14]
Lowell’dan veya Auden’dan değil, Arendt’den bir şiirle bitirmek en iyisi olacak galiba:
This was the farewell:
Many friends came with us
And whoever did not come was no longer a friend.[15]
NOTLAR:
[1] Hannah Arendt’i rahatsız eden Stefan Zweig’ın apolitik tutumuyla birlikte Dünün Dünyası kitabında yürek burkan bir itinayla tanımladığı ve hakikaten övmelere doyamadığı Viyana Yahudi burjuvazisine ilişkin satırlardı. Zira başta Naziler, bütün Yahudi karşıtları dört elle sarılmıştı bu kitapta çizilen portrelere. Akşam yemeğinde Almancadan Fransızcaya, Fransızcadan İtalyancaya rahatça geçebilen ve tiyatro seyretmeyip opera izlemediği zaman kendisini eksik hisseden insanlardan müteşekkil bir aile muhiti, muhtemelen parmakla gösteriliyordu Viyana’da. Arendt’in Jewish Writing kitabında yer alan yazısına şu linkten ulaşmak mümkün.
[2] Yazıdan anlaşıldığına göre, Arendt, Auden’la ilk kez 1958 kışında buluşuyor. Aslında kırkların sonunda, Manhattan elitlerinin bir hayli rağbet ettiği yayıncı partilerinden birinde görüyorlar birbirlerini ama uzaktan bir merhabayla yetindikleri için onu saymıyor Arendt. Gene de hafızasına son derece şık bir İngiliz centilmeni olarak nakşediliyor ünlü şair. Ancak on yıl sonra buluştuklarında karşısında bambaşka birisi vardır artık. O anlamlı yüz bütünüyle derin çizgilerle dolmuştur mesela. Giyimine kuşamına özen gösteren İngiliz centilmen kayıplara karışmış, onun yerine lekelerle kaplı, buruşuk ve hayli yıpranmış bir kıyafetle odadan odaya sigara içerek gezinip duran biri gelip kurulmuştur sanki. Sigara konusunda hiç de Auden’dan aşağı kalmayan Arendt bu görünümün arkasında derin bir trajedinin yattığını fark edecektir çok geçmeden. Öyle ki, gecekonduya benzeyen ve kaloriferleri bile çalışmayan bir evde yaşayan Auden tuvalet ihtiyacı için köşedeki içki dükkânını kullanmaktadır. Hannah Arendt’e göre sadece konuşması eski halini andırmaktadır Auden’ın. O etkileyici ses tonuyla birlikte, bir büyük şairle yüz yüze olduğu gerçeği bir kez daha yerleşecektir zihnindeki soru işaretlerinin arasına. Gene de on yılda nelerin değiştiğini ve neden o pırıltılı insanın yerini en iyimser ifadeyle bir sokak serserisinin aldığını çözememektedir bir türlü. Anlaşıldığı kadarıyla Auden tepeden tırnağa bir mutsuzluk abidesinden ibarettir çoktandır ve hayata katlandığını gizleme gereği bile duymamaktadır. “Son derece ünlü bir şairdi,” diyecektir Arendt, “istese bu durumu hemen değiştirebilirdi.”
[3] Paris Review’ın eylül sayısı için tıklayınız.
[4] Hannah Arendt, yönetmen: Margarethe von Trotta, oyuncular: Barbara Sukowa, Axel Milberg, Klaus Pohl. müzik: Andre Mergenthaler. Yapım yılı: 2012. (Filmin bir sahnesinde, Arendt’in Eichman yargılanmalarına dair ilk makalesini gözden geçiren The New Yorker editörleri, kimi ifadeleri son derece “şairane” buluyor. Besbelli ki Arendt şair perspektifini yazdığı politik metinlere de yansıtabilme kabiliyetine sahip bir insan.
[5] Ancak bu tavrın kimi İsraillilerin hafızasına, “Hannah Arendt aslında The New Yorker makalelerinde eski sevgilisi Martin Heidegger’i savunuyordu” biçiminde kaydedilebileceği ve genç nesillerin de bu propagandaya inanacağı kimin aklına gelirdi ki? Yazar Savyon Liebrecht’in Aşkın Sıradanlığı oyununda bulunmamasına rağmen, Hannah Arendt’in doğrudan Adolf Eichmann’a dönüştürülüp o cam kafese kapatıldığını söyleyeyim de, ötesini bu yazıyı okuyanlar düşünsün! Bilhassa milliyetçi Yahudiler arasında yaygın olan Hannah Arendt nefretinin boyutlarını inceleyen Daniel Maier-Katkin ve Nathan Stoltzfus imzalı bir makale için buraya tıklayınız.
[6] Almancadan İngilizceye aktarılan mısraları bir de Türkçeye aktarmak hiç kuşkusuz esas anlamından çok şey yitirmesine yol açacaktır şiirin. Ama gene de deneyelim bakalım: “Usulca fısıldayan melodiler, ve karanlıktan gelen bir ses, dinliyoruz öylece, ki bırakmak mümkün olsun”
[7] Arendt’in şiir üzerine enine boyuna düşündüğünü ortaya koyan küçük bir örnek: “Düşünce ve şiiri [Dichtung] birbirine bağlayan şey metafordur. Felsefede kavram, şiirde [Dichtkunst] metafor olarak adlandırılır. Düşünce, görünmezi belirtmek için kendi kavramlarını görünenden yaratır. (Hannah Arendt, Denktagebuch 1950-1973, [“Düşünce Günlüğü, 1950-1973”], editörler: Ursula Ludz-Ingeborg Nordmann, Piper, Munchen 2002.
[8] Paris Review’da şöyle yazıyor Srikanth Reddy: “İlk şiirlerini gençken yazmıştır; bu erken dönem edebi çabalarından bazıları, Marburg Üniversitesi’nde hocası ve sevgilisi olan Prof. Martin Heidegger’e hitap ediyordu. Bu şiirleri bugün okuduğumuzda Arendt’in kişiliğini felsefe kadar şiirin de biçimlendirdiğini görebiliyoruz. Yine de yazdığı şiirler, felsefesinin aksine, sonuna kadar şahsi bir mesele olarak kaldı Arendt için. Şiirlerini New York’taki yakın arkadaşları Robert Lowell, Randall Jarrell ve W.H. Auden’a gösterip göstermediğini bilmiyoruz; yalnızca ikinci kocası, şair ve filozof Heinrich Blücher okudu Arendt’in dizelerini.”
[9] Jana Mader, "Arendt and Translation: Thought, Language, Poetry", Medium.
[10] Amerikan Kongre Kütüphanesi adına Anne Holmes’un Samantha Rose Hill ile yaptığı söyleşide şu bilgiler yer alıyor: “Arendt’in şiirlerini ilk olarak Kongre Kütüphanesi’ndeki Arendt koleksiyonunda keşfettim. Almanya’dan Amerika’ya sürgüne gelirken yanında getirdiği 21 şiirden oluşan bir koleksiyonla karşılaştığımda şaşırdım. Arendt 74 şiirinin tamamını Almanca yazmıştı. Hemen yazışmalarını ve not defterlerini tarayarak şiirlerini toplamaya ve bunları kronolojik sıraya koymaya başladım. Şiirleri ikincil bir biyografik metin olarak okudum. Şiirlerin çoğu yayınlanmış eserlerinin bölümlerini, arkadaşlarının ölümlerini ve savaştan sonraki seyahatlerini yansıtıyordu. Anlayabildiğim kadarıyla Arendt için şiir, düzyazının kristalleştirici etkisine direnen bir düşünme biçimiydi.”
[11] Şiirin orijinali: Ich lieb die Erde / so wie auf der Reise / den fremden Ort / und anders nicht. / So spinnt das Leben mich / an seinem Faden leise / ins nie gekannte Muster fort. / Bis plötzlich,/ wie der Abschied auf der Reise, / die große Stille in den Rahmen bricht. İngilizcesi Türkçeye şöyle aktarılabilir belki: Seviyorum yeryüzünü, / tıpkı bir yolculukta / yabancı bir yeri sevdiğim gibi / ve başka türlü değil./ Böylece hayat, beni / kendi ipliğinin üzerinde / bilinmeyen bir desene çeviriyor / Ta ki aniden, / bir yolculuktaki vedayı andıran / büyük sessizlik çerçeveye girene dek.
[12] Öyle bir yere geldik ki, ekmek artık ekmek değil, ve yabancı bir dilde, şarap bile değiştiriyor konuşmanın seyrini
[13] Lowell’ın mektubundaki satırlar: “I think your first two Eichmann pieces are an almost miraculous job of accumulation, narration and sifting of the truth. To have collected so much and to have told it plainly would have been enough, but you have morally lived through it all the varied shading of truth and lies. I liked your sentences about the ‘gust of elation’, and also what you say about the Dutch Jews being tortured when they resisted. This seems to answer Bettelheim’s argument which I never could take. At every point you both tell the story and push beyond into us all.”
[14] Şu satırlar da, Amerikan Kongre Kütüphanesi blogunda Hannah Arendt arşivi sorumlularından Anne Holmes’un sorularını cevaplandıran Samantha Rose Hill’e ait: “Hannah Arendt’i yaklaşık yirmi yıldır inceliyorum. Arendt’in arşivlenmiş materyallerine ilk kez 2010 yılında girdiğimde, yazıları benim için beklenmedik şekillerde derinlik kazandı. Yazışmalarına, taslak elyazmalarına ve öğretim materyallerine baktığımda, Arendt’in hayatı ve çalışmaları arasındaki ilişkiyi düşünmeye başladım. Arendt genellikle çok ciddi bir kamusal entelektüel figür olarak görülse de, arşivine erişim bu portreyi bütünüyle karmaşık bir hale getiriyor. İnsan arşiv malzemelerine daldığında siyasi eylem hayatının ciddiyetine karşılık inanılmaz derecede komik ve hayat dolu bir kadınla karşılaşıyor. Kütüphaneye adım attığımdan beri yazılarımı koleksiyon materyalleri yönlendirdi. Walter Benjamin’in Tarih Felsefesi Üzerine Tezler’inin savaştan nasıl yarasız beresiz kurtulduğunu ve İngilizce olarak nasıl yayınlandığını anlatma fırsatım oldu. Arendt’in Theodor Adorno ile yazışmalarını meslektaşım Susan Gillespie ile birlikte çevirdim. Ayrıca, arşiv belgelerini okuyucularla paylaşarak Arendt’i daha ulaşılabilir bir figür haline getirmeye çalıştım.”
[15] Hannah Arendt, Eylül 1947 tarihli bu şiiri ABD’ye yerleştikten altı yıl sonra yazıyor. Bir mültecinin dönüp geriye bakışındaki hüzün bütün yalınlığıyla yansıyor üç dizeye: Bu bir elvedaydı, Pek çok dost geldi bizimle, ve gelemeyenler dost değildi artık.
Önceki Yazı
Zaman-İmge’nin arasözleri (II):
Melez-imge nedir?
“Melez-imge küreselleşmenin zincirlerinden boşandığı ve somut ve soyut tüm süreçleri, dolayısıyla imgeleri de tanımlamaya başladığı, onları öngörülemez oluşlara sokan, bireştiren bir dönemin ürünüdür.”
Sonraki Yazı
Ankara Yazıları ileTersine Giden Yol romanı:
Nahid Sırrı ve Ankara
“'Şehir, kasaba bir dekor olabilir, ancak bazı eserlerde bunların kendileri birer kahraman olmaya başlar' diyerek Yakup Kadri’nin Ankara’sını örnek veren Örik, Tersine Giden Yol’da bunu çok daha ileri düzeyde başarmıştır denebilir.”