Bazı yerinde yergiler ve belki bazı eski ısrarlar
“Orhan Koçak’ın Sadakat Güzergâhı’na yönelttiği eleştirilerde ve yergilerinde bir haklılık payı var, fakat bu payın kendisinde bazı eski ısrarların dile geldiği de açık. Burada bu ısrarlara ilişkin kimi fikirlerimi tekrar etmek istiyorum.”
Ahmet Hamdi Tanpınar, Peyami Safa, Cemil Meriç
Sadakat Güzergâhı, benim kabaca 1978-83 yılları arasında okuduğum insanlara ve onların bazı kitaplarına dair bir metin.[1] Bugünden geçmişe baktığımda, bu isimlerin beni çok etkilediklerini düşünüyorum. Bunların bir kısmı bu etkiyi hâlâ sürdürüyor, bir kısmı içinse aynı şeyi söyleyemem. Ben bir dönemi ve o dönemin içerisinde şekillenen bir kişinin hikâyesini anlatmaya çalıştım. Bahsettiğim kişilerin entelektüel veya edebi genel ve tüketici bir portresini sunmak gibi bir amacım yoktu. Bugünlerine dair gözlemlerimi, sadece bu kişilerin geçmişteki tesirlerini daha iyi belirlemek üzere ifade etmeyi tercih ettim. Ancak, kitapta da söylediğim üzere, ben bu insanlara ilişkin olarak, belki özellikle benim açımdan doğru ve yerinde olabilecek düşüncelerimi dile getirdiğim kanaatindeyim. Bu açıdan, sözgelimi Cemil Meriç veya Peyami Safa hakkında yapılmış çalışmalara, yazılanların bir kısmına elbette baktım ama ben kendi hikâyemi anlatmayı öncelediğimden metnin başka referanslarla boğulmamasına dikkat ettim. Ben kendi hikâyemi anlatmak istedim. Bu hikâyenin tematizasyonunda ve sunumunda eksiklikler ve çelişkiler olabilir ama ben zaten bu eksiklik ve çelişkilerin ortasında büyüdüm (Koçak’ın açıklayıcı ancak itici bulduğu “kavrukluk” biraz da böyle bir şey). Onlarla mücadele etmeyi, karşılık vermeyi ve sonuçta birlikte yaşamayı doğru bir tutum olarak gördüm ve görmeye devam ediyorum.
Orhan Koçak’ın kitabım hakkında “kızgın şefkatiyle” yazdığı iki yazı,[2] kavrukluk ve Çorum ve Çankırı’dan (Yozgat, Boyabat, Kayseri, Ordu, Trabzon ve Rize de dahil edilebilir) adam çık(a)mama hakkındaki mutlak verilere dayalı bölgesel diskriminasyon dışarıda tutulursa, daha çok Cemil Meriç ve Peyami Safa üzerinde duruyor; Meriç’e koymaya çalıştığım mesafeyi, Safa’yla büsbütün kaldırma teşebbüsüm, eş dost arasındaki lakabıyla söylersek, ki bunu belli bir ironi ve yaşasın kötülük! nidası eşliğinde yapmadığımızı bilhassa belirteyim, üstadı rahatsız etmiş görünüyor. Bu rahatsızlığını korkunç bir baş ağrısına dönüştürmemek için, muhtemelen kitaptaki diğer bölümlere bakmaktan imtina etmiş.[3]
Peyami Safa hakkında ve hatta aleyhinde birçok şey söylenebilir; ama bunu 1960 darbesinden sonra soluğu Ankara’da alan, idamları onaylamaktan çekinmeyen, sükût suikastı bahtsızlığında rakip tanımayan bir adam için bir hayli şaşırtıcı karakter suikastlarından vazgeçmemiş Tanpınar’dan kalkarak yapmak ne kadar doğru, bilemiyorum. Kendisine mesela hayatı boyunca saygı ve sevgi beslemiş Mehmet Kaplan için yazdıkları pek “pahalı” şeyler sayılamasa gerektir. Cesaretsizliği, kararsızlığı ve basiretsizliği yüzünden arkasından konuştuğu tek insan da Kaplan değildir.[4] Peyami Safa hayatının en kötü döneminde bile Tanpınar’ın çekinerek, sakınarak ve saklanarak dile getirdiği meseleleri, mesela Batı ve Batıcılık meselelerini açıklıkla ifade etmiş, üstelik bunu kendisi için pek de elverişli olmayan zeminlerde yapmıştır. Belki Tanpınar derinliği yoktur ama daha keskindir. Evet, ithalatçılığın tarihi Safa’dan önce başlar ama açıkça kendisine ithalatçılığı yakıştıran başka bir insan var mı? Bir özgünlük, bir özgüllük türküsü dillerde ve gönüllerdedir. Benzeri şekilde, kavramın alıcılarına bakarak, “tanımıyorum” diyerek kenara çekilmek ilk tepkimiz olsa da, hepimiz az ya da çok bir sentezi yedeğimizde taşımıyor muyuz? Bir sentez tasavvurundan hareket ederek düşünmüyor muyuz? Bir sentezin “somutlaşmasını” beklemek başka bir şey, bir düşünce üslubu olarak sentezi işlevselleştirmek başka. Bunun hangi düzeyde ve nasıl olacağı başka bir tartışma konusu. Marx’ın eserleri biraz böyle bir sentez üzerinde yükselmemiş miydi? Sentez ikilemi ortadan kaldırmaz; ikilemdeki çelişkinin başka bir bağlama, belki üst bir düzeye taşınması zorunluluğunu gösterir. Üstat, “otodidakt olmasından başka ne vardı” diye sorduğu için söylüyorum (kitapta da belirttim): Peyami Safa’nın Objektif[5] başlıklı serisi, o yıllarda benim için hemen her konuda büyük bir ansiklopedik zenginlik sunmaktaydı. Dil, edebiyat, eleştiri, kadın, aile, yazarlar, sanatçılar, 20. yüzyıl, Avrupa gibi bir yığın konuda fikir serdediyordu; üstelik şimdi bakıldığında, bu serdetme işini bir hayli eleştirel bir yerden yaptığı bile söylenebilir. O dönemde benim okuduğum literatürün hayli ilerisinde olduğu açıktı aslında.
“Kamusal entelektüel” mevzuuna gelince. Kavramın tarihi, aslına bakılırsa bir çöküş tarihinin parçası olarak yazılmakta. Russell Jacoby’nin kitapları[6] buna bir örnek teşkil eder kanımca. Kampüse, özel bir disiplin söylemine ve ihtisaslaşma (specialisation) adasına mahkûm olan bir cognitif varlığın kamuya seslenme ve kamuyla konuşma konusundaki yetersizliğine ve basiretsizliğine yönelik bir eleştiri bu. Mumford, Bell, Chomsky, Berman öyle değildiler (üstadın çok sevdiği Jameson, maalesef bu çöküşten payını alan parlak bir örnek). En radikal görüş, en rahatsız edici kanaat şimdi herhangi bir yerde kendisini ifade edebiliyor ama kamuya, oraya ulaşamıyor. Kendiliğinden evcilleşen, belki pazarın dayatmasıyla evcilleşmek zorunda kalmış bir iddiadan, politik bir azalmadan, dilsel bir vasatlaşmadan söz ediyoruz yani. Dolayısıyla mesele rahatsız edip etmemekle ilgili değil, “rahatsız etme kapasitesini” kaybetmekle ilgili. Ben Peyami Safa’dan ve Murat Belge’den “kamusal entelektüel” olarak söz ettiğimde, bu konuşabilme becerisine vurgu yapmak istedim. Sokağa, topluma, kamuya seslenebilme vuzuhu. Adorno herhalde vulgus’dan Koçak’tan daha fazla nefret ediyordur. Yine de istediğinde kendisini dinletebileceği bir açıklığı yedeğinde bulundurmuştur. Tamam, Rabelais’den karabuduna saldırmanın rahatlatıcı fakat yanıltıcı işlevselliğine geçmeyelim.[7]
Cemil Meriç konusunda düşüncelerimi tekrar etmek isterim. Meriç ‘70’lerin başından itibaren milliyetçi ve muhafazakâr ayrıcalık ve öncelik iddialarını karşısına almaktan imtina etmiştir. Bu bakımdan ben bir tür bizdenciliği (Osmanlı, İslâm, Türkiye, vs.) kutsadığını söyledim; bunun bana o vakitler iyi geldiğini de ifade ettim. Bir yığın insana iyi gelmiş olacak ki, hayatının sonuna kadar “büyük mütefekkir” sıfatıyla karşılandı ve dinlendi. Jurnaller yayınlandıktan sonra, biraz daha belirginleşen bir tablo var. Meriç, cemiyetin “duyarlılıkları ve öncülleri” konusunda gösterdiğinden farklı bir yüze sahiptir. Zaman zaman eleştirel olabilmektedir. Sağcılık ve sağcılar konusunda tıpkı Tanpınar gibi, zavallılık ve aptallıktan başka sıfatlar bulamamakta, iki taraftan da şikâyet ediyor görünse de, sağcılara solculardan daha haşin davranmaktadır. Gelgelelim, “huzuruna” gelenlere bambaşka şeyler söylemekte ve Koçak’ın varlıklarına burnunu kapattığı her şeyin başını okşamakta, iltifatlara boğmaktadır. Cemil Meriç’in bütün entelektüel varlığını bu tutuma indirgeyebilir miyiz? Hayır, kesinlikle. Bu tutumdan kalkarak Meriç’i iptal edebilir miyiz? Hayır, kat’iyetle.
Homeros, yorgunluktan zaman zaman esner, bu nedenle söylediklerini tekrar eder, yahut yanlış hatırlar ancak hikâyeyi anlatmayı sürdürürmüş. Bu karşılığı, üstadın yorgunluk anlarında ortaya çıkan bir iki hususu düzeltmek kabilinden sayabiliriz. Belirtmek isterim ki Başvekilin değil, Reisicumhurun yemeğine iştirak ettim. Çete dergisinde hiç bulunmadım, yazmadım. Üstat, heyhat, Ütopya’yı değil, Çete’yi hatırlıyor. Ben sağcılığın bana kalmasından şikâyetçiyim elbette ama buna değil, sağcılığı bana bırakanlara bakıyorum. Kendime bir pozisyon arama derdinde değilim, gençken belki vardı ama şimdi “trende karşımda oturan bol yüzüklü ve varlıklı bir adamın konuştuklarına kulak vermemek, esprilerine gülmemek ve bir suç ortağına dönüşmemek direncini korumak” dışında bir derdim yok. Aslına bakılırsa memlekette bütün pozisyonların sahibi var ve anlaşılıyor ki beni kabul edecek herhangi bir pozisyon yok; benim kabulleneceğim bir konumun ise maalesef sahibi mevcut değil. Bu ve başka konuları konuşmak üzere üstadı Ankara’ya, Kent Kıraathanesi’ne bekliyor olacağız. Çayımız, çorbamız, king ya da briç için ekibimiz hazır.
NOTLAR:
[1] Sadakat Güzergâhı, Vulgus, Ankara: 2023. Kitapta yer alan isimler şunlar: Sadettin Elibol, Cahit Zarifoğlu, Sezai Karakoç, Peyami Safa, Cemil Meriç, Ali Bulaç, İsmet Özel, Erol Güngör, Murat Belge, Fazlur Rahman, Süleyman Uludağ, Şerif Mardin ve Sabri F. Ülgener.
[2] “Tıkanan Güzergâh”, Birikim ve “Küskünün Safa’sı”, K24.
[3] Şöyle yazıyor üstat: Küskün’ün Safası başlık yazısında: “Bir faytona binmiş, çeşitli sadakat (vefa bile denebilir) noktalarına uğrayarak geçiyor Divanyolu ve Fındıkzade’den Sincan’a veya Çorum’a doğru. Ama o adreslerde fazla kalacak zamanı yok, biraz mecburi bayram ziyaretleri yapar gibi geçiyor Erol Güngör, İsmet Özel, Ali Bulaç veya Peyami Safa’nın evlerinden, bir tabak cevizli baklava, belki bir kadeh kuşburnu likörü, pestil veya gülsuyu – kalkmalıyım.” Çok “zorunlu” ziyaretler değildi, fayton bir lüks; yürümekten başka çaremiz yoktu. Ayrıca kavurma, pide ve pastırma da olabilirdi karışımda. Fakat zamanla kalkmak mecburiyet haline geldi; bu mecburiyeti onlar yarattı, kendi zeminlerinde bile duramadılar, durmadılar. Erol Güngör hariç; ölmüştü fakat yaşadığı dönemde yazdıklarına bakılırsa, üstadın düşündüğünün aksine, İbn Haldun ve Ali Şeriati’den daha fazlasını hazmettiği söylenebilir. Üstelik ne kavrukluğa gömülmüştür ne de Cemil Meriç üstenciliğine. Burada biraz soluklanmak lazım. Üstat yine muhtemelen burnunu tutarak yanından geçip gittiği yerin seviyesine (“seviyesizliğine”) yönelik kayıtsızlığın bireysel sonuçlarını üstlenebilecek durumda, orayı geçmiş ama bu kayıtsızlığın başkalarında yarattığı cehalet, Türkiye’ye olduğu gibi, Koçak’ın durduğu yere de zarar veriyor. Ruşen Çakır’la yaptığımız mülakatta da söyledim. Ben kendisinden bir şeyler öğrendiğim insanları kesip bir tarafa atamıyorum. İptal etmenin ve yoksaymanın sağlayacağı bir aydınlanma yok.
[4] Tanpınar’ın mektupları ve günlükleri bu tutumun sayısız örnekleriyle dolu. Mektuplarındaki nezaket, günlüklerinde bir iğrenmeye dönüşüyor. Üstat haklı, Tanpınar bir nev’i “kavruk” ama kavruk kalmamak için çok kavrulmuş olanlardan, hatta biraz beyazlık da var.
[5] 8 ciltlik bu seride hâlâ okunabilecek bir sürü yazı vardır. Tamam, komünizm obsesyonu ve başka mahcubiyet anları yaratan örnekleri de bulmak mümkün. Safa’nın yazdıklarından “sorumlu” tutulamam; şahsiyetiyle ilgili de karar mercii ben değilim. Ben okuduklarıma ve öğrendiklerime bakıyorum.
[6] The Last Intellectuals, Basic Books: New York, 2000 (ikinci basım) ve Intellectuals in Politics and Acadamia, Palgrave Macmillan, 2022.
[7] Üstat, kavramları kendisine doğru yontmakta haklı olabilir mi? Vulgus’u veya Homo Sententiosus’u Koçak’ın kastettiği anlamlarla mı anlamalıyız? Karabudun’un kavramlara ekleme çıkarma şansı olabilir mi? Siyaseten, yani… Vulgus, iktisaden ve sosyal olarak avantajsız en alt katmanı ifade eder, üst dilin dışladığı bir katmanı. Rabelais başka özelliklerinin yanı sıra, hali vakti yerinde bir bon vivant’dı. “Göbeğini kaşıyanlardan” nefret etmesi anlaşılabilirdir. Vulgarite, bazen sadece vulgus’a ait olmayan bir özellik şeklinde belirebilir.
Önceki Yazı
Uğur Küçükkaplan ile söyleşi:
“Arabesk bir şehir müziğidir.”
“Arabeskin ortaya çıkma sebebinin göç olduğuna dair, mesnetsiz görüşün en önemli sebebi, yıllarca arabeskin sadece toplumsal bir olay olarak görülmesi ve konuya yalnızca sosyologlarca ilgi gösterilmiş olmasıdır. Haliyle arabeskin ayrıca müzikal bir üslup, bir tarz olduğu gerçeğinin göz ardı edilmesi, hem onun Türk müziği tarihi içindeki mahiyetinin ve içeriğinin anlaşılmasını hem de kent kültürüyle ve göçle arasındaki ilişkinin doğru biçimde değerlendirilmesini yıllarca geciktirmiştir.”
Sonraki Yazı
Leonardo Padura'nın Sapkınlar'ından:
“Peki bu Rembrandt’ın Küba’yla ne ilgisi var?”
Bilgi Yayınevi, Hayatımın Romanı ve Köpekleri Seven Adam'dan sonra bu kez de Leonardo Padura'nın Sapkınlar'ını basıyor. Volkan Ersoy çevirisiyle yakında yayımlanacak olan romandan bir bölümü Tadımlık olarak sunuyoruz.