B. Nihan Eren:
“Kaynağımı nefesten aldım, vurgum yaşamaya dair.”
“Evet, Nefeshane ölümle başlıyor ama yas ve umutsuzlukla değil, tersine yaşamın sürekliliğine duyduğum bitmek tükenmez hayranlığımla yazdığım için, bu çelişkiyi içerdiği için hayatla, dirimle dolu bir kitap olduğunu söyleyebilirim.”
B. Nihan Eren
İnsan niçin anlatır ve bu anlatma meselesi kişiye nasıl sirayet eder, ona neler yapar?
İnsan anlatmak için yaşar. Herkes dedikodunun ahlaken yanlışlığına inanır. Ama aynı ölçüde de dedikodudan hoşlanır. Bu ikiyüzlülüğün temelinde bile bu anlatma ihtiyacının yattığına inanıyorum ben, dedikoduyu masum bulmamakla birlikte cezbedici olduğunu peşinen kabul ederek. Elbette görecelidir ama irili ufaklı, önemli önemsiz herhangi bir şey yaşadığımızda, bunu daha sonra bir anlatıya dönüştürmemiz de kaçınılmaz oluyor. İnsan başına gelen karşısındaki hayretini, kendini bunun mağduru, şanslısı görerek ve o yönde birazcık da süsleyerek, konuya göre dokunaklı kılarak veya daha da komikleştirerek anlatmaktan çok hoşlanır. Bazı hikâyeler vardır mesela, farklı dost meclislerinde anlata anlata, anlatanın bunu çoktan ezberlediğini anlarsınız. Es verdiği, tepki beklediği, gülmemiz veya tüh tüh dememiz için bize boşluklar bıraktığı anlarda bunun ezberlenmiş bir metin gibi burada bizlere yeniden temsil edildiği hissine kapılırım muhakkak. Dinleyenin tepkisinin nerede geleceğinden, hikâyenin doruk noktasından emin olduğunu görürüm çünkü. Bu hikâyelerin bir kurgu olmadığını düşünmek mümkün mü? Yalan söylüyorlar, olmayanı olmuş gibi anlatıyorlar demiyorum, muhakkak ki olmuştur. Ama anlatılma şeklinin, üslup ve bezeme içerdiğine inanıyorum. Üstelik anlatılanı, anlatanın becerisi ölçüsünde dinlemek de çok keyif vericidir. Bazı insanlar olay anlatmada, heyecanı diri tutmada sahiden çok mahirdir. Acı olaylar olsalar bile dinlemeyi severiz. Acının da dedikodu kadar, özellikle de bizim gibi kültürlerde haz verici bir yanı var çünkü. Reality show’lar, talk show programları niye bu kadar izleyici çekiyor sanıyorsunuz? Veya TV dizileri? Mesleğim senaryo yazarlığı olduğu için de söylüyorum; insanlar kendilerine hikâye anlatılmasına bayılırlar. Anlatmaya da, dinlemeye de, yazmaya da, okumaya da ve izlemeye de öyle. TV dizilerini, arkası yarınları Binbir Gece Masalları’na benzetirim. Biz de Şehrazat gibi finali geciktirmek ve ertesi gün de yaşamayı garantilemek için en heyecanlı yerinde keseriz. İzleyicimiz Şehriyar da maharetimiz ölçüsünce bizimle devam eder ya da etmez. İnsanın anlatma ve dinleme tutkusu, okumaya ve izlemeye evrilmiştir sadece. Anlatım biçimlerimiz değişti. Masallardan kutsal kitaplara, destanlara, tiyatroya, edebiyata ve sinemaya bu yoldan geçerek geldik. Eskiden edebiyatın muazzam büyüklüğüne inanırdım. Fakat şimdi aslolanın anlatı olduğuna inanıyorum. Anlatım kodları değişir, paradigmalar, pratikler değişir fakat anlatıya duyulan arzu baki kalır. Mimesis yani insanın ve doğanın taklidi… Anlatılması. Aslolan bu. Bir gün edebiyat da bitecek. Bizim ömürlerimiz bunu görmeye yetmeyecek. Yerine insanlık ne koyacak bilmiyorum. Bildiğim tek şey, bu anlatma ve taklit içgüdüsüyle, dinleyenin, okuyanın ve izleyenin iştirakiyle insanlığın yeni anlatım kodları geliştireceği, bunu yeniden evrilteceği.
Nefeshane dördüncü öykü kitabınız. Tema, anlatı, dil yapısı açısından Nefeshane’deki öykülerinizin farkı ne sizce?
Nefeshane
YKY
Ocak 2023
2. baskı, Haziran 2023
88 s.
Bir yazarı yazmaya iten itkinin yola çıkışından son yapıtına kadar temelde aynı kaldığını, konularının bunun etrafında çatallandığını düşünüyorum. Arka bahçesinde büyüttüğü o ağaç, aslında hep aynı ağaç. Fakat her kitap bu ağacın kimi zaman fazlasıyla öne çıktığı, kimi zaman yan tema boyutunda kaldığı, kimi zaman ustalıkla gizlendiği metinlerden oluşuyor. Yavaş’tan Nefeshane’ye kadar aslında benim sorduğum soru da aynı, dört kitap da birbirine hiç benzememesine rağmen. Bunu kısaca, “aidiyet geliştirememe” olarak özetleyebilirim. Bu gizli itkiyi Yavaş’ta taşra mevzuu üzerinden deşmiştim, Kör Pencerede Uyuyan’da ömür ve zaman üzerinden, Hayal Otel’de iktidar ve suçluluk. Nefeshane ise beden ve çevre üzerinden dallanıp budaklandı. Beden bir mabettir. Bizim ilk nefeshanemiz bedenimizdir. Ona yani bu kalıba iyi bakma, iyi davranma mesuliyetini taşıyabiliyor muyuz? Yaşamayı seçtiğimiz yerler, birlikte yaşamayı seçtiğimiz insanlar, seçtiğimiz meslekler, cinsel kimliklerimiz, çevremiz, iktidarla kurduğumuz ilişki veya onun bize dayattığı ekonomi-politik… Bunların her biri aidiyetlerimiz oranında ya nefeshanemize dönüşür ya da nefes alamadığımız, sıkıştığımız nefessiz hayatlara. Öyle de oldu. Nefeshane’yle hepimizi nefes alabileceğimiz, bedenlerimize ve hayatlarımıza sahip çıkacağımız, bunun mesuliyetini cesaret ve zarafetle taşıyacağımız ömürler yaşamaya davet ediyorum. Bunun önemini hatırlatıyorum. Çünkü uzun zamandır ülkecek bir çukurda yaşıyoruz. Nefessiziz.
Öykülerdeki karakterler kendi ağızlarından anlatıyorlar hikâyelerini. Nefes alıp veren, son derece sahici, gerçek karakterler her biri de. Çünkü kusurlular. Cilalı değiller. Ya da şöyle ifade etmem gerekirse, temize çekilmiyorlar. Bu yüzden bu soruyu tüm karakterleri kapsayacak şekilde soracak olursam; insanlar için ilişkiler bazında nefeslenme aralıkları mevzu bahis olsa da bir tekillik, bir mesafelenme, hiçbir zaman mümkün değil diyebilir miyiz?
Ben insanı anlatmak istiyorum zaten. Bütün kusurları, hatalarının sebepleri ve sebepsizlikleriyle, kusurları ve hediyeleriyle, sevme becerileri ve beceriksizlikleriyle. Yazdığım karakterler benim için gerçekten varlar. Her an yolda onlara rastlayabilirim. Yazarken bile onların yanımda olduklarından eminim. Seslerinin biçimini biliyorum. Hangi durumlara ne türden tepkiler verdiklerini, bakışlarını. Hatta kokularını. Beden kokularından haberdarım. İnsan kokar. Benim yazdığım insanlar da kokuyor. Eğer yazma fazındaysam yemek yerken, yediğim bu yemeği hangisinin sevip sevmeyeceğini muhakkak aklımdan geçirmişimdir. Duştaysam onların hangi şampuanları kullandıkları, hangi sıcaklıktan hoşlandıkları hep aklıma gelir. Hangi renkleri sevdiklerini, nasıl bir tarzda giyindiklerini bilirim. Rüyalarımda muhakkak onları görürüm. Kitap bittikten çok sonra bile... Uzun zamandır görmediğiniz dostlarınız aklınıza düştüğünde bir telefon açarsınız ya, ben de onlara bir telefon etme arzusuyla uyanırım. Ve hayalî oldukları gerçeğine çarparım. İşte o zaman da şimdi nerede ve ne yaptıklarını hayal ederim. Filmin devamı gibi. Nefeshane’dekiler de elbette böyle. Sıkılınca şöyle derin bir nefes alan, nefes ritmini bile bildiğim insanlar haline gelsinler istedim. Seven ama sevgisini nasıl göstereceğini bilemeyen, nefret eden ama o nefreti dışadönük yıkıcı bir öfkeye çeviremeyen, hasbelkader doğmuş ama kaç yaşına gelirse gelsin hayatın acemisi olmaktan kurtulamayan insanlar. Nefeshane’yi yazmaya beni iten karakterler… Doğmuş olmamızın sıradanlığı ve aynı zamanda şaşırtıcı olağanüstülüğü, bizim tuhaf ve zaman zaman talihsiz ama aynı zamanda komik de olabilen yaşamlarımız, bütün bunlardaki anlam arayışımız.
“NEFESHANE’YLE HEPİMİZİ NEFES ALABİLECEĞİMİZ, BEDENLERİMİZE VE HAYATLARIMIZA SAHİP ÇIKACAĞIMIZ, BUNUN MESULİYETİNİ CESARET VE ZARAFETLE TAŞIYACAĞIMIZ ÖMÜRLER YAŞAMAYA DAVET EDİYORUM. BUNUN ÖNEMİNİ HATIRLATIYORUM. ÇÜNKÜ UZUN ZAMANDIR ÜLKECEK BİR ÇUKURDA YAŞIYORUZ. NEFESSİZİZ.”
Bütün atmosferi, tüm mekânları ve İstanbul’u dolduran nefes, Nefeshane’de bir kadına ait gibi geldi bana. Kitaptaki öykülerin kime ait olduğu bilmeden okusaydım da aynı şeyi düşünürdüm. Sizinle Leyla’yı ve Vasıf’ı konuşmak istiyorum aslında. Kitap yayınlanır yayınlanmaz özellikle Leyla’nın konuşulmaya başlandığını da düşünürsek, diğer karakterlere nazaran bu karakterlerin zihnimizin ve duygularımızın nefes ritmini değiştirme sebepleri ne olabilir?
Nefeshane’de tüm öyküleri birleştiren, kapsayan rüzgârın bir kadına ait olduğunu söylemek çok indirgemeci bir bakış olur. İstanbul, öyküdeki tüm karakterleri, hangi cinsiyet ve sosyal sınıfa mensup olursa olsunlar, birleyen, tekleyen bir metafor yalnızca. Zaten buradaki mesele de sadece cinsiyetler üzerinden açıklanamaz. Beni ilgilendiren, cinsiyetlerimizin toplumsal sonuçları ve etkileridir. Mesele iktidarın, erkin bizim toplumsal cinsiyetlerimizi ne yönde biçimlendirdiğidir; kadın erkek bize, hepimize farklı boyut ve şekillerde ödettiği bedellerdir. Yani benim tartıştığım, birer öykü haline getirdiğim mevzu, temelde cinsiyetlerimizin iktidar karşısında almak zorunda bırakıldığı tutum ve roller.
“Leyla’nın Üflediği” daha mı çok tartışılıyor bilemiyorum, eğer öyleyse bunun nedenini ben de bizzat okurlarıma sormak isterdim. Tartışılması beni yalnızca mutlu eder, sayacağım nedenler itibariyle. Bir de şu var; bu sorunun kaynağını, kadınların kadınları daha iyi yazdığı ön kabulünden almış olmasında arıyorum ister istemez. Bu, edebiyatı, gözlemlediğimiz ve problematik halinde tartıştığımız zeminleri yalnızca kendi cinsiyetlerimiz ölçüsünde yapabileceğimizi iddia etmek olur; önce bir kadın, sonra da bir yazar olarak bunun yanlışlığını vurgulamak isterim. Çünkü bu erkek ve kadın, çocuk ve genç, yaşlı ve yetişkin, sağlıklı sağlıksız, haklı ya da haksız, benim insanı, yalnız insanı son derece gerçekçi karakterler olarak yaratma çabama da bir haksızlıktır bence. Üstelik, “Leyla’nın Üflediği”, bir kadının sevilmesini sevilmemesini değil, erkek kardeşlerinden ve eski kocasından daha becerikli, daha akıllı, daha pratik ve çalışkan biri olmasına rağmen, yıllardır sürdürdüğü bu büyük ama görünmez emeğe rağmen, mülkiyette bir iktidar ve söz sahibi olamamasını, bunun sosyolojik nedenlerini ve acı sonuçlarını anlatıyor. O yıllarda toplum nezdinde rahatsızlık uyandırsa dahi eşcinsel olmak, toplumsal erkeklik sonuçlarına yine de bir zeval getirmiyordu, bunun üzerine kurulu bu öyküler. Toplumun, eşcinsel bir erkeğin varoluşu ve mevcudiyeti nedeniyle bir kadın üzerinde hâkimiyet ve mutlakıyet kurmayı reddetmesini sakıncalı bulsa da, topraklar ve miras üzerindeki egemenlik hakkını, mülkiyet hakkını yine erkeğe, yalnızca erkeğe verdiğini söylüyorum. Eşcinsel erkeklerin tüm ödedikleri bedellere rağmen, yaşamsal özgürlüğe, kendi nefeshanelerini yaratma kararlılıklarına, en azından o yıllarda, kadınlardan daha fazla sahip olduklarını... Vasıf’ın savaşı babası yani erkleydi. Babası öldü ve bir şekilde sulh geldi. Fakat Leyla, ilerlemiş yaşına rağmen çıkamadığı bir iktidar ilişkisinin halen mağduru. Zaten bunu yalnız bu öykülerde değil; gündelik hayatta, hukukta, aile ve miras ilişkilerinde de görmek mümkün. Hayat maalesef kadınlar için bundan ileri gitmiyor. Gidemiyor. Eğer “Leyla’nın Üflediği” daha çok tartışılıyorsa muhtemelen bu nedenledir diye düşünüyorum.
“MESELE İKTİDARIN, ERKİN BİZİM TOPLUMSAL CİNSİYETLERİMİZİ NE YÖNDE BİÇİMLENDİRDİĞİDİR; KADIN ERKEK BİZE, HEPİMİZE FARKLI BOYUT VE ŞEKİLLERDE ÖDETTİĞİ BEDELLERDİR. BENİM TARTIŞTIĞIM, TEMELDE CİNSİYETLERİMİZİN İKTİDAR KARŞISINDA ALMAK ZORUNDA BIRAKILDIĞI TUTUM VE ROLLER.”
Öykülerinizde mekânların en az insan psikolojisi veya davranışları kadar önemli olduğunu görüyoruz. Üstelik Nefeshane’de tek bir mekân da yok, mekânlararasılık var.
Öykünün yapıtaşlarından biri de mekândır elbette. Karakter yaratmaya ne kadar ihtimam gösteriyorsam, mekân kurmaya da öyle. Bir de mekânlar üzerinden meramımı anlatmayı seviyorum; uzamın ruh durumlarına uygun bir karşılık olduğu yönündeki arayışlarım her kitapta evrilerek devam ediyor. Edecek de.
Ölümü, yası, bunlardan kaynaklı özlem duygusunun Nefeshane’ye –nefeslerimize– etkisini konuşmak isterim sizinle. Yaşama dair en önemli unsur ölümdür desem ve bunu her öyküde çok derinden hissediyoruz desem, yorumunuz ne olur?
Nefes doğum ölüm arasında her koşuldan bağımsız gerçekleştirdiğimiz tek şey. Bizi bütün canlılarla birleştiren, bir kılan tek şey. Üstelik duygularımızın bir tezahürü haline geliyor. Bir kediyle beraber yaşıyorum. Hepimiz gibi uykuda gevşediğinde nefesi de rahatlıyor, karnı derin derin inip kalkıyor, çünkü sevdiği bir yerde, –eğer hislerimiz karşılıklıysa– sevdiği insanların arasında kendini tetikte hissetmiyor. Eve tanımadığı biri gelmesinden hoşlanmaz, kendini güvende hissetmez, nefesi sıklaşır ve saklanır. Biz de böyle değil miyiz? Korktuğumuzda, heyecanlandığımızda veya rahatladığımızda bu ilk önce soluklarımıza yansır. Bir bedenin içinde, bir hayatın, kentin, ülkenin, cemiyetinin içinde kendini rahat, ait, uyumlu veya tersine nefessiz hissetmek… Yaşama dair daha büyük bir belirleyen yok. Çok sıkıldığımızda “boğuluyorum” deriz mesela. “Bunalıyorum.” Bunlar bile hep nefesle ilişkilendirilmiş dilimizde, çünkü insan sahiden de böyle, nefessiz hissediyor. Nefes alış verişlerimizi her şey yolundayken hissetmeyiz bile. Doğumla gelen içgüdüsel, yaşamsal bir devinim, ölene kadar da sürecek. Nefes alıp vermekte olduğumuzu, bu eylemi yaptığımızı ya yokluğunda fark ederiz. Bir odada bunaldığımızda, havasız bir ortamda, denizin altından yüzeye hemen çıkamadığımızda. Ya da umutla beklediğimiz bir haberi aldığımızda bir “oh” çekeriz. En kaygılı anlarda nefeslerimizi tutarız, bir yerimiz çok acıdığında nefesimiz kesilir. Doğurmak için o büyük sancıyı daha az hissetmek, bebeği ittirebilecek gücü bulmak için sık ve keskin nefesler alıp veririz. Bir ormanda, deniz kenarında şöyle büyük büyük nefesler alır, temiz havayı, iyotu içimize çekeriz. Varlığımızı duyumsarız. Doğumdan ölüme… Evet, Nefeshane ölümle başlıyor ama yas ve umutsuzluk değil, tersine yaşamın sürekliliğine duyduğum bitmek tükenmez hayranlığımla yazdığım için, bu çelişkiyi içerdiği için hayat ve dirim dolu bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Kaynağımı nefesten aldım, vurgum yaşamaya dair.
Özellikle bazı öykülerinizdeki, mesela “Leyla’nın Üflediği”, anlatı dilindeki çağrışımlar –1950’lerin edebiyattaki anlatı dilini çağrıştırması bakımından– dikkat çekiciydi. “Nazsız Niyazsız” öykünüzde daha güncel bir dil varken, “Serviler Altındaki Adamın Soluğu”nda 1950’ler esintisi var…
Bu karakterlerin sahiciliğini dille de kurma, tamamlama çabamdan kaynaklanıyor. Leyla’nın gençliği ‘60’lı-‘70’li yıllara tekabül ediyor; o yüzden onu o dönemin hassasiyetleriyle, çevresel faktörlerinin edimlerine izin verdiği veya vermediği ölçüde ve elbette o dönemin kelimeleriyle anlattım. “Nazsız Niyazsız”daki kız ise bu dönemin kızı. Bu dil ve anlatım farklılıkları, öykünün dilini de karakter ve evrenine, zamanına uygun bir şekilde kurma gayretimden kaynaklanıyor. Yalnız diyalogların karaktere uygun olması değil benim ilgilendiğim, büsbütün bir öyküyü karakter ve dönemi işaret edebilecek tüm parçalarıyla tamamlamak, onu tam bir dil ve ritim bütünlüğüne kavuşturmak…
Karakterler ve mekânlarla beraber İstanbul şehri başlı başına önemli bir unsur, hatta bir karakter olarak var sanki. Neden İstanbul’u seçtiniz? Öykülerin muhteviyatı İstanbul’un yaşam dinamiklerine, nefes alış veriş ritmine uygun olduğu için mi?
Pandemiydi. İstanbul’daydım. Ve İstanbul’u özlüyordum. Bir de uzun zamandır aklımda hep kendi İstanbul’umu anlatmak vardı, yani pandemiden önce de. Çoğu insan gibi benim de İstanbul’la kurduğum ilişki bir tür hayranlık-kızgınlık ilişkisi diyebilirim. İstanbul, kendinden uzaklaştıracak kadar kaotik, zorlu bir şehir ve bu aynı zamanda onu çok sevmenizin de nedeni. Aşk gibi. Çok tuhaf. Çok yorucu bir şehir İstanbul, rehavete düşemezsiniz burada, hep tetikte. Yaşamak zor sahiden. Bu yüzden öykülere uygun bir mekândı. Metinle güzel bir birlikteliği oldu diye düşünüyorum.
“DEHŞETİ ANLATA ANLATA YUMUŞATIYOR, FAZLACA GÖRÜNÜR YAPARKEN ASLINDA ONU GÖRÜNMEZ, DUYULMAZ HALE Mİ GETİRİYORUZ? BU SORULARI SORMALIYIZ HEP KENDİMİZE. BU, YAZARI EDEBİYATIN HAYATTAN DAHA ÖNEMLİ OLDUĞU İNANCI VE YANILGISINDAN, KİBRİNDEN KURTARACAKTIR.”
Son olarak pandemi dönemi, dünya çapında büyük ekonomik kriz, Rusya-Ukrayna sıcak savaşı ve bize dair ekonomik bir kriz varken üstüne üstlük bir doğa olayı olan depremin ülkemiz için bir felakete dönüşmesi. Geleceğe dair, yazmaya dair umudunuz var mı?
Ülkemiz için takatim kalmadı diyebilirim, kısaca. Dünya içinse ne karamsar ne de umutluyum. Böyle çok zor zamanlarda dünyanın ne kadar yaşlı olduğunu düşünürüm, upuzun insanlık tarihini. Bu rahatlatmasa bile, gereken takati buralardan alıyorum sanırım. Şöyle ki, aslında dünya ve insanlık hep nasıl olduysa yaşamına öyle devam ediyor. Bu postmodern çağın insanının dünyaya bir tür alacaklı gibi baktığını, daima mutlu olmak istediğini, bir kerecik geldiği hayatta sorunsuz ve sıkıntısız bir ömür geçirmek için debelendiğini ama başaramadığını görüyorum. Halbuki doğa da, insan da hem kaos olmadan hem de yaşama devam etme güdüsü olmadan yaşayamazlar. Yeryüzüne bakalım, dağlar ve göllerin, denizlerin oluşması için bile kıtalar durmadan hareket etmiş, hâlâ ediyor, aslında yeryüzü için hem ne kadar kaotik hem de ne kadar eylemsizlik prensibiyle ilerleyen durumlar bunlar. Çünkü yeryüzü yalnızca hareketine devam etmek istiyor. Deprem de buydu. Bu ağır sonuçlar dünyanın hareketinin değil, yönetimlerin, alınmış yanlış kararların, inşaat aflarının bir sonucu. Yaşamakla bitmeyecek, dayanılmayacak acılar bunlar… Üzerine konuşmak bile çok ağır. Oysa depremle, dünya hep ne yaptıysa, onu yapmaya devam etti. Küresel iklim krizine rağmen mevsimlerini sürdürmeye çalışıyor. Dünya bize rağmen yaşamaya çalışıyor gibi. İnsanlık tarihi hep savaş, kıyım ve acı. Kölelik, sömürge, soykırımlar… Ama aynı oranda insan bedenine duyduğu merak ve ölüm korkusuyla tıp bilimini bu denli geliştirerek ömürlerimizi de uzattı. Elbette yalnızca tıp değil. Japonya, halkını depremden kaynaklı ölümlerden kurtarmayı başardı. Veya tartışmalı da olsa demokrasi, insan hakları gibi kavramları insanlık tarihine sokmuş insanlık adeta günah çıkarırcasına. Bu çok yaşlı dünyamıza ve insanlık tarihine baktığımda hep çalkantı içinde olduğunu görüyorum. Durmaksızın kaos ve harekete devam etme. İkisi arasında bitmez tükenmez bir gerilim, denetim altına alma çabası tükenmeden sürüyor, sürüyor. Pandemiye duyduğumuz şaşkınlığın temelinde kendimize duyduğumuz inancın yerle bir olması var aslında. Yoksa salgın hastalıklar hep vardı. Ama biz bu çağda nasıl olup da bu hastalığı hızlı bir şekilde denetim altına almayı başaramadık? Şaşkınlık bunaydı. Bu kadar aşılar, tedaviler geliştirdik, insan ömrünü uzattık, yenidoğan ölümlerini minimuma indirdik, temiz içme sularına kavuştuk, şehirlerimizi farelerden, sivrisineklerden arındırdık ama milyonlarca insan yine de kitlesel bir hastalıktan ölebildi. Koyun kopyalarken, yüz ve organ nakilleri yapabilirken, laboratuvarlarda et üretirken, ölümsüzlüğe bile çok az kalmışken bu nasıl olabildi? Hukukla önüne gelenin birbirini öldürüp yoluna devam edebilme durumuna engel olduk belki ama dünyada hâlâ cinayetler işleniyor. İşlenecek de. Savaşlar var. Ve olmaya devam edecek. Çünkü insan olmanın dramı zaten ilerlemeyle beraber inatla mevcudu koruma çabasında, mülkiyet bilinciyle öteki üzerinde muktedir olma isteğinden asla vazgeçmemesinde, iyiliği arzulayıp kötülük yapmayı bırakamamasında, dünyayı bir ütopya gibi düşleyip distopyaya çevirmesinde, medenileşirken bile barbarlığını şekil değiştirerek de olsa inatla sürdürmesindedir. Eşitlik isteğini ancak iktidar olana kadar koruyabilmesindedir. Ne kadar ilerlersek ilerleyelim, içimizdeki karanlıktan kopamayacağız, çünkü insan olmak zaten bu demek. Ve çağımız da bu büyük insanlık tarihinin bu şekilde tezahür etmekte olan bir parçası maalesef. Her çağın kendine özgü dinamiklerle şekillenen farklı huzursuzlukları var. Olmaya da devam edecek. İşte böyle düşündüğümde ne umutlu oluyorum, ne de umutsuz. Bizler de dünya tarihinin bu kısmına denk geldik.
Edebiyat üretimi sorunuza gelirsek; Adorno “Auschwitz’den sonra şiir yazmak barbarlıktır” der. Auschwitz’den sonra şiir yazıldı tabii, Suriye Savaşı’ndan sonra da, Ukrayna işgalinden sonra da. Depremden sonra da yazılacak. Fakat burada mesuliyetimiz acıyı estetize edip etmediğimizde, kurbanın mağduriyetinden bir haz yaratıp yaratmadığımızda. Dehşeti anlata anlata yumuşatıyor, fazlaca görünür yaparken aslında onu görünmez, duyulmaz hale mi getiriyoruz? Bu soruları sormalıyız hep kendimize. Bu, yazarı edebiyatın hayattan daha önemli olduğu inancı ve yanılgısından, kibrinden kurtaracaktır.
Önceki Yazı
Sami Baydar'ın toplu şiirleri:
Dünya İnancı'ndan
2018 yılında şairin Vücut Her Zaman Savaşır adlı şiir kitabını ve Gece Çıkış Yolu Bulamadım adıyla Ömer Aygün’e yazdığı mektupları yayımlayan 160. Kilometre yayınevi şimdi de Sami Baydar’ın tüm şiirlerini Dünya İnancı ismiyle yayınlıyor. Kitaptan beş şiiri Tadımlık olarak paylaşıyoruz.
Sonraki Yazı
Haftanın kitapları – 32
K24'te haftanın vitrini: Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevleri tarafından bize gönderilen, dikkatimizi çeken; okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Barbara / Baştan Başa / Dünyanın Sonundaki Mantar / Fuhş-i Atik – Eski İstanbul'da Hovardalık / Haiti Devriminin Kısa Tarihi / İnsafsızlar / İstanbul'u Doyurmak/ Kökler ve Kanatlar: Ararat ve Ötesi / Ördekler, Newburyport / Suçsuzlar