• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Aşk

Aslı Tohumcu'nun yeni romanı Aç Koynunu, Ben Geldim çok yakında İletişim Yayınları tarafından basılıyor. Kitaptan kısa bir bölümü Tadımlık olarak sunuyoruz.

Aslı Tohumcu

K24

@e-posta

TADIMLIK

23 Kasım 2023

PAYLAŞ

Epigraflardan bir roman devşirmeyi kafasına koymuştu Mutlu. Devşirmekti bu basbayağı, evet. Lacivert, kadife perdelerden, ahşap aksamlı avizelerden, yüksek tavana doğru insanın göz zevkinin içine ederek sırık gibi ilerleyen kirli sarı kalorifer borularından, romana daldığından beri kişisel bakımını ihmal ettiği için omuzlarına gelen kahverengi kıvırcık saçlarından ve yine aynı sebeple belinden düşen, sürekli giyilmekten rengi koyulmuş koton pantolonundan sarkan notlar arasında dört dönüyordu. Moby Dick epigraflarının altına yerleştirdiği Tanpınar epigrafını bir hışım çekince, hemen altındaki Woolf epigrafları bekleneceği gibi istiflerini bozmadılar. Ray Bradbury epigrafları açık açık düşmanlıkla bakmakta beis görmüyor, onların bu saldırgan, korkusuz tavrı Poe epigraflarının kaygı ve ürküntüyle buruşmalarına yol açıyordu.

Ancak bu değişiklik her şeyden çok, Mutlu’nun zaten belirsizliklere ve ana yoldan labirentleşerek kaybolmaya teşne zihnini iyice sislendiriyordu. Hoşnut olduğunu söyleyemeyeceğimiz bu vasfı, Rüya’yı; hançerlere işlenmiş yazgılarından bambaşka bir yazgıya sahip olsaydılar da Mutlu’ya âşık eden şey olurdu. Mutlu’yla, Mutlu’nun zihnindeki patikalarda dolaşmak. Bazen uzun uzun dolaşmak tekinde, bazen neye uğradığını anlamadan birinden diğerine, derken ötekine berikine sıçramak.

Aşk daha başka ne olabilirdi? Bakın, yineliyoruz: Aşk daha başka ne olabilirdi? Ötekinin ağzında, iki dudağının arasında kaybolmak, ondan başkası tarafından bulunamamak. Hiç susmasın, kendisiyle durmadan konuşsun diye inanmadığı dinlerin bilmediği dualarını bile etmek. Veya Mutlu’nun, büyük anlatıcı kendisi olduğu halde, Rüya’nın ağzına kilitlenip kalması, ağzı istem ve bilinçdışı hafif aralık. Aşk daha başka ne olabilirdi? Hiç. Hiçbir şey.

Bütün bu karşılaşma, birlikte olma ve birlikte gönüllü kaybolma anlarındaki oyun arkadaşlığı olabilir miydi Mutlu’yu böyle güzel kaybolmaya sürükleyen? Mutlu’nun en iyi bildiği şeyin kaybolmak olması olabilir miydi Rüya’yı ona böyle güzel âşık olmaya sürükleyen?

Uzun yılların, çok yılların, sayısız yılların bitiremeyeceği aşk. Bitirilemez bir aşktı onlarınki tamam, ama aşk zamanın çoğunda dış etkenlerce engellenir. Öyle ki aşk, âşık taraflardan bağımsız olarak haz alır gibidir engellerden. İşte hikâyenin bu kısmında, bir sözcük tarikatı beklenmedik bir engel olarak araya girecekti.

Dijitalleşen, tembelleşen, boşlaşan ve manyaklaşan dünyadan dil de nasibini almıştı. Ama güzel ama çirkin, ama kolay ama zor, çokça kelime delirmiş bir koyunu uçurumdan aşağı takip eden diğerleri gibi kayboluyordu kimse umursamadan. Kaybolan dünya dillerinden yedisini anadili, dördünü ortadan hallice, ikisini başlangıç seviyesinde bilen Mutlu’dan ideal kim olabilirdi o uçurumdan atlamak için? Düşen kelimelerin peşinden düşüp onları yakalamak için? Bu cinayeti durdurmak için?

Onu tam da Fatih’te, ne cevherler sakladığını üç-beş koleksiyoner dışında kimsenin bilmediği bir sahafta, 1800’lerin sonunda göçtükleri İstanbul’da bütün gayretlerine rağmen anadilleri yok olmuş Madirililerin İstanbul eğlence hayatına kattıklarına dair siyah-beyaz çizimli bir kitabı taşikardiyle kurcalarken kaçırdı sözcük tarikatı.

Tam manasıyla bir kaçırma mıydı, tartışılırdı tabii. Bu işle görevlendirilen iki mürit, akıllı çocuklardı doğrusu, bugünlerde pek rastlayamazsınız böylelerine, Mutlu’nun iki yanına geçip kulağına bir cümle fısıldamakla yetinmişlerdi. Mutlu’nun eli kalbine gitmiş, nefesi kesilerek yığılacak gibi olmuştu. Çocuklar da koluna girdikleri gibi Mutlu’yu sahaftan dışarı, tarikatın dönüşümlü kullanılan asarıatika arabasına taşıyıvermişlerdi.

İstanbul’un son soğuk kışı, son karıydı. O hengâmede sahafta ya da civarında, olayı gören olduysa da peşine düşecek halde değildi. Yıllar sonra epeyce korkutucu bir kuraklık döneminde o son kış anımsandığında, Mutlu’nun iştahla anlatacağı bir olay olacaktı bu elbette. Şöyle ki:

İstanbul’un, adını tarikatın gizliliğinden ziyade, güzide dilimizin güvenliği nedeniyle veremeyeceğimiz bir semtinde, varlığından değme tarihçilerin bile haberdar olmadığı bir dehlize götürülmüştü. Her nasılsa havası her daim temiz ve zaman zaman burnu mahsunca okşayan bir iyot kokusuyla şenlendiren bir kütüphaneydi bu dehliz esasında. Yerden tavana sıra sıra boş kitap rafı dışında, oturma ve sırt yerleri kabarıklığını asla kaybetmeyen yastıklarla desteklenmiş döner ahşap sandalyeler, ter ya da kir tutmaz yumuşak kanepeler, sıcak ve soğuk içecek servisi yapan genç çıraklar ve kafeslerinde tatlı tatlı pozlara giren dut yemiş bülbüller de vardı.

Sözcük tarikatının başı hemen döktü derdini. Kitaplardan ve hayatlardan siliniyordu güzelim kelimeler birer birer. Kaybolmalarında bir örüntü var denemezdi. Eskimiş bulunmak, adı konmamış bir cahiliye devrinin başlamış olması nedeniyleydi muhakkak, evet evet, hayatlarının tamamını 500 kelimeyle geçiren ve bundan rahatsızlık duymayan nesiller kelimelerin katili oluyordu. Bir katliamdı resmen bu, önüne geçilmeliydi.

Felaketlerden haz alan biri asla olmadığı halde, Mutlu talih kuşunun başına ikinci kez konduğunu düşündü. İlkinde Rüya’yı sokmuştu koynuna. Durumun vahametini anladığını ve durumdan en az onlar kadar kaygılandığını söyledi, elbette onlara seve seve yardımcı olacaktı. Tek ricası, Rüya’ya yazacağı, durumu anlatan notu ona iletmeleriydi, merak etsin istemezdi. Ricası elbette kabul edildi.

Sayfa açıklığı Mutlu’nun iki kolunun açıklığına denk gelen, yerinden kaldırmak için iki kişi gereken çizgili defterlerden birinin başına geçti Mutlu. Bir acı kahve söyleyip sol kulağının arkasından eksik etmediği kurşunkalemini eline aldı ve işe koyuldu.

İş basitti, tabii Mutlu’ya göre. Tarikattan vaktinin çoğunu insanların arasında geçiren müritler sırayla karşısına geçip anlamı anlatacak, Mutlu da kelimeyi bulup deftere örnek bir cümleyle birlikte kaydedecekti. Daha sonra başka bir mürit bu defterdeki kelimeleri alfabetik sırayla ve elbette örneklerle birlikte başka bir deftere tekrar yazacaktı. Hâlâ idrak edemeyen varsa, işin Mutlu’ya düşen kısmı pictionary, ikinci kısmı delilikti. Tövbe estağfurullah, tövbe.

İzzetinefis, maatteessüf, mukadderat ya da münhasır gibi kelimelerde müritler bir diğer müridin yardımını alsalar da anlatmak için, mefhum, zinhar, hulk, düşvar, dünyaperest, bestedem, saburane gibi kelimeleri tek başlarına anlatabiliyorlardı. Mutlu bildiği ve deftere kaydettiği her bir kelimeyle oturduğu sandalyeye daha çok yapışıyordu. İşe koyulduğunda hançeri tedirginlikle bir müddet titreşip sakinleşmiş, Mutlu bunu eşinden uzun zamandır ilk kez ayrı kalacak olmasına vermişti.

Mutlu bu tecrübeyi yaşarken, hatırlarsanız İstanbul son soğuk kışını yaşıyordu, üstelik epey soğuk bir kışını. Mutlu’nun Rüya’ya yazdığı notun yola çıktığı anlarda, kelimelerin ölmesini hatta öyle teker teker değil onlarla, yüzlerle ölmesini isteyen bir başka tarikat da kolları sıvamıştı. Mutlu’yu sözcük tarikatından önce bulup tarikatın yoluna taş koyamamışlardı tamam ama çareler tükenmemişti. Rüya’nın ortadan kaybolması, Mutlu’yu pekâlâ saklandığı dehlizden ve uğruna hayatlarını verdikleri amaçlarını tehlikeye atan uğraşından ışık hızıyla uzaklaştırabilirdi.

Rüya yollar daha da kapanmadan eve vardığı için rahatlayarak, oturdukları Kimbilir Apartmanı’nın kapısını ittirerek açtı. Dört katı ağır ağır, üzerinden soğuk kar suları akıtarak tırmandı. Mutlu sahaftan dönmemişti anlaşılan, evde yoktu. Hançeri huzursuzca kıpırdandı ancak onunla uğraşacak mecali yoktu Rüya’nın, kılıfı boynundan çıkarıp yatağın üzerine bıraktı. Bu soğukta, neredeyse dizlerine gelen karı aşarak eve çıkan yokuşu tırmanmak, üstelik bunu sırtında iki top mor kumaşla yapmak perişanlık olmuştu.

Hemen kendine bol sütlü bir kahve yaptı, elbisesinin iç ceplerinden birinden bir sigara alıp balkona çıktı. Bu arada hançeri kıpırdanmayı bırakıp tıkırdamaya, kulak tırmalayıcı bir ses çıkarmaya başlamıştı. “Bana bak,” dedi Rüya, “sigara içtiğimi geçen seferki gibi ispiyonlayacak olursan Mutlu’ya, yemin ediyorum kendini hurdacıda bulursun.”

Rüya elbette şaka yapıyordu ancak yaklaşan tehlikenin şakası yoktu. Hançerin derdi, kırk yılda bir içtiği sigara ya da Mutlu’ya küçük casusluklar yaparak eğlenmek değildi. Dalları balkona uzanan ceviz ağacından balkona tırmanmış, elinde bir çuvalla bekleyen izbandut konusunda Rüya’yı uyarmaktı niyeti.

Rüya sigarasını yakmaya fırsat bulamadan adam üzerine çullandı. Rüya kısa bir boğuşmanın ardından, adam balkon kapısını tuttuğu için kendini cevizin en yakın dalına attı. Kar tutmuş da olsa, ıslak ya da kaygan da olsa cevizin onu yakalayacağını biliyordu. Ancak adam da peşinden atlamaya kalkıp elbisesinden yakalayınca birlikte düştüler. Ceviz izbandutun yolundan çekildiği için önden indi adam yere ve boynu kırılarak anında son nefesini verdi. Cevizin, dallarıyla düşüşünü yavaşlattığı Rüya, adamın üzerine nispeten daha yumuşak bir iniş yapacaktı ki, kafası, adamın havaalanını andıran ensesine sertçe çarptığından bilinci kapandı. Ceviz ne yapsın! İyi de oldu belki böylesi, yoksa hayatının kaydadeğer kısmını ağaç tepelerinde geçiren biri olarak ağaçtan düşmenin utancı ona yetecekti.

Yolları ve üzerlerini kapatan kar, Rüya’nın bulunup hastaneye götürülmesini de geciktirince, yoğun bakımı rekor süre işgal eden hasta olarak hastanenin maskotu haline geldi. Hastabakıcı ve hemşireler hatta zaman zaman doktorlar, bu çocuk gibi kadının acilden girdiği günü her seferinde değişik şekillerde anlattılar yeni gelenlere. Rüya bazen sevdiğiyle kavuşamadıkları için, onunla birlikte dördüncü kattan atlayan bir âşık, bazen bir eşek şakasına kurban giden ağabeyinin acısına dayanamayıp kendini altıncı katın balkonundan atan sevecen bir kız kardeş ve daha neler neler oldu.

Bu kaçırılma girişimi sonunda gerçekleşen kaza, Rüya’nın bir buçuk yılına mal olacak, Rüya’ya kaslarını, dokuz kilosunu ve “mutluluk, su, neşe, süpürge, çan, sakız, ağaç, tekerlek, gök, kurşunkalem, ağaç, matrah ve zilli”den başlayarak kelimelerinin çoğunu kaybettirecekti. İki kelime hariç: Bifrost ve Yevaud.

Bir buçuk yılın sonunda, Mutlu çan kelimesinin ucundan tuttuğu gün, Rüya’nın çan sesini andıran gülüşünün ve gülünce kimselerinkine benzemeyen güzelliğinin hatırasıyla, çantasında on binlerce kelime, kasıkları kamaşa kamaşa Rüya’ya koşacaktı. Rüya’nın kazadan sonra alnında kalan yara izine öpücük kelimesini yapıştıracak, aşk yapma deyimini uzun bir seansla hatırlatacak ve çantasında yedeklediği kelimeleri cümle içinde kullanarak Rüya’ya tekrar öğretme işine girişecekti. Bunca uzak kalmanın heyecanıyla cümleler cümleleri, sevişmeler sevişmeleri takip edecek, Rüya’nın hatırladığı unuttuğu kelimelere bakmadan tarikatın onu tuttuğu dehlizden, o dehlizde yiyip içtiği şeylerden ve tanıdığı kimselerden, kelimeleri kaydettiği defterlerden, renk renk mürekkeple doldurulan dolmakalemlerden, dehlizin yazın da kışın da dışarıdan bağımsız ideal bir sıcaklıkta tutulabilmesine nasıl şaşırdığından, yerini hatırlayabilse, günün birinde Rüya’yı da oraya götürmek istediğinden bahsedecekti.

Zaten aşk asla sahip olmamayı istemekten, kaybetmekten de bulmak kadar haz alabilmekten daha başka ne olabilirdi?

Ancak ne denli hevesle konuşursa konuşsun, Rüya’nın yanında hançeri olmadan evden bunca süre uzakta kalması, Mutlu’nun içine bir korku salmıştı. Ya evin yolunu bulamasaydı Rüya? Rüya’yı kaybetmenin düşüncesiyle değişik bir şekilde kayboldu bu defa da Mutlu ve adına önlem dediği tuhaf tuhaf projeler peşinde koşmaya başladı. İsveçli bir genetikçiyle telefonda saatlerce deri altı takip implantları hakkında konuşarak, Rüya’nın hançerini sırtına, cildinin altına enjekte edip edemeyeceklerini anlamaya kalkıştığında, Rüya duruma müdahale etmesi gerektiğini anladı.

“Kıyamam sana,” dedi ve Mutlu’yu sıcak dehlizine aldı. Dehlizde günlerce dura kalka, tatlı tatlı ileri geri gidip gelince tekrar kendine geldi Mutlu. Ancak evden çıkarken, birlikte ya da ayrı ayrı, hançerlerini hep yanlarına alma konusunda sözlü bir anlaşma da yaptılar.

Rüya aşkın erkekler için, kadınlar için olduğundan farklı tehlikeler içerdiğini anlamıştı bu tecrübenin sonunda. Mutlu da... Mutlu da, çok iyi bir hikâye anlatıcısı olsa bile, hikâyeleri yazmaya kalktığında labirentlerde kaybolmaktan kurtulamayacağını. Zaten yazmasına gerek yoktu, Rüya’nın kaybolması ya da üstüne atlaması için konuşmaya başlaması yetiyordu. Haritasını çıkarmaya gerek duymadıkları, sadece onların kurabilecekleri bu muhabbet labirentinde kaybolmayı sürdürmek en iyisiydi onlar için.

Zaten aşk da.... Neydi? Ha ha ha.

Ötekinin ağzında, iki dudağının arasında kaybolmak, ondan başkası tarafından bulunamamak. Belleyin bunu. Başka türlüsünden uzak durun. Bu öğüdü tutarsanız duacımız olursunuz.

(s. 73-80)

Aslı Tohumcu
Aç Koynunu, Ben Geldim
İletişim Yayınları
Kasım 2023
108 s.
 
Yazarın Tüm Yazıları
  • Aç Koynunu, Ben Geldim
  • aslı tohumcu

Önceki Yazı

SÖYLEŞİ

Başak Baysallı ile Sarkaç üzerine:

Lena ile İnönü, yarım kalmış bir yüzleşme

Başak Baysallı’nın Sarkaç adlı romanı, Fresko Apartmanı ile başlayan üçlemenin ikinci kitabı. Fresko Apartmanı ana hikâyeyi destekleyen, ancak birbirinden bağımsız olarak da okunabilen öykülerden oluşuyor; öykülerin merkezinde 6-7 Eylül Olayları var. Sarkaç ise 1940-1954 yılları arasında Rum, Ermeni ve Yahudi toplumunun yaşadıklarına odaklanıyor.

BAŞAK ÇELİKTEMEL

Sonraki Yazı

VİTRİNDEKİLER

Haftanın kitapları – 47

K24'te haftanın vitrini... Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevleri tarafından bize gönderilen, dikkatimizi çeken; okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: 
Bir Liranın Başından Geçenler / Cinsiyetlendirilmiş Beyin / Cumhuriyet Tarihini Yeniden Okumak / Dünyada İlk Kez / Memento Mori / Modern İşlevsel Yapı / Osmanlı Mutfak Sözlüğü / Oteldekiler / Önemi Yok / Toba Tek Singh

K24
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist