Alice Harikalar Diyarında
ya da koordinatsız düzlem
“Alice Harikalar Diyarında bir çocuğun, Alice’in maceraları olduğu kadar bir rüya da. Ama sapkın bir bilinçaltının üretmiş olduğu, tatmin edici bir hülya ya da rahatsız edici bir kâbus değil bu rüya. Daha çok bir çocuğun hayal edeceği gibi, imkânsızlıklar ve olasılıksızlıklar üzerine kurulu.”
Öyle ya da böyle birçok kitabın kendisinden önce gelen, onu önceleyen, bir bakıma onun oluşumunda temel bir etkiye sahip olan eserlere gönderme yaptığını, referans verdiğini ve (belirli bir oranda da) taklit ettiğini biliriz. Bu, yazmanın, yaratmanın bir halidir ki oldukça da etkin, güçlü ve vurucu bir hali, belki de (en azından ilk başta) tek halidir. Böyle bir sınıflandırmanın içerisine William Shakespeare’den James Joyce’a, Alfred Jarry’den Eugène Ionesco’ya, Charles Baudelaire’den Arthur Rimbaud’ya birçok isim, dönem ve edebi anlayış girer. Ama tabii ki yazınsal manâda bir etkilenme, ortaya çıkan eserin değerini düşürmez. Tam aksine, bu her edebiyat eserinin içinden geçtiği asli süreci, bütün bir edebi süreci çok daha katmanlı ve derinlikli kılar. Ve hatta özgün olarak nitelendirdiğimiz birçok eser de ancak bu şekilde yaratılabilmiştir; çünkü edebi herhangi bir ifadenin, ancak bir diğeriyle sürtüştüğü, kaynaştığı veya çakıştığı noktada yani kısaca edebi etkileşimin uğrağı olduğu sürece ortaya çıkabileceği apaçıktır – örneğin edebi bir deha olarak sınıflandırılan Marcel Proust’un ilk yapıtı Lemoine Vakası, yalnızca başka yazarların üsluplarının taklit edildiği bir anlatılar zinciridir. Bütün bir edebiyat tarihi de bu düşünceyi doğrular gibidir.
Ama bazen (bu “bazen”in tınısına hayran olmamak elde değil) öyle bir eser ortaya konabiliyor ki, hiçbir şeye benzemiyor. Hiçbir şeye benzemediği gibi, ardından gelen hiçbir şey de ona benzemiyor. Tam bir gizem! Hayır, daha da iyisi: Alice Harikalar Diyarında.
Lewis Carroll’ın kitabı (çoğu zaman sınıflandırıldığı gibi) bir “çocuk kitabı”dır. Ama bir çocuk kitabını yalnızca çocuğun okuyabileceği ya da yetişkinlerin çoktan “aşmış” olduğu ya da ilgilenmiyor bulunduğu şeyleri kapsayan ve konu alan bir şey olarak değil, ama çocukluğun sağladığı duyum gücünü, hareket kabiliyetini, hayal etme cüretini ve hayatı dolu dolu yaşamak için zaruri olan birçok niteliği kendi bünyesinde barındıran bir şey olarak görmeli bu bağlamda. Ve yine bu bağlamda, her çocuk kitabının da (bir çocuk tarafından yazılmadığı müddetçe) ne denli çocuk kitabı olarak adlandırılabileceği, addedilebileceği de tartışılabilir. Fakat meseleyi bu denli karmaşıklaştırmaya ve bayağılaştırmaya gerek yok. Carroll’ın çocukları ne kadar sevdiğini ve onlarla zaman geçirmekten ne kadar memnuniyet duyduğunu çoğu kişi bilir. Şunu da eklemek gerekir ki, Carroll’ın çocuklarla olan, özellikle de Alice’le olan bu yakınlığı onun Alice Harikalar Diyarında’yı yazmasının yalnızca bir nedeni değil, ama bu kitabı yazabilmesinin bir imkânıydı da. Yani Alice Harikalar Diyarında ve ardından gelen Aynadan İçeri, birçok anlamda ve açıdan birer çocuk kitabıydı. Bu kitaplarla birlikte, artık çocuk kitabı dendiğinde yalnızca bir çocuğun okuyabileceği değil, ama çocukluğun kapsadığı her şeyin, belki de en net ve güçlü ifadesiyle, tüm büyüleyiciliğiyle hayatın söz konusu olduğu, çok boyutlu, katmanlı, katman katman açılan bir eserden bahsediyoruz aslında. Ve bu perspektiften, çocukların halihazırda yaşadığı şeylerin birer çeşitlemesi oldukları düşünülürse, çocuk kitaplarının daha çok yetişkinlere hitap ettiği bile söylenebilir (belki de çocuk kitabı yazmak, Deleuzecü bir terimi ödünç alalım, bir “çocuk-oluş”tur…). Carroll’ınki de bir istisna değil.
Alice Harikalar Diyarında
çev. Mahir Ünsal Eriş
İletişim Yayınları
Aralık 2021, 2. baskı
164 s.
Çok ama çok az eser Carroll’ınki kadar ikonik sahne üretebilmiştir. “Sahne” diyoruz, çünkü bunlar (Carroll’ın ifadeleri) görsel olarak da akılda kalmaya oldukça müsait. Bu, belki de Carroll’ın aynı zamanda fotoğrafçı olmasından ileri geliyor. Ama dikkat edilirse, “betimleme” demiyoruz. Carroll’ın yapıtı daha çok sahnelerden oluşuyor; birbirini takip eden dizilerden ve iç içe geçen mekânlardan (belki de bu nedenle sayısız kez filme çekildi bu kitap). Alice’in maceraları, mekânların ilginçliğinden yani etkileyiciliğinden oluşmuyor; daha çok bu mekânlardaki varolma şekillerini kapsıyor. Alice bir şeyler içiyor ve büyüyor, bir şeyler yiyor ve küçülüyor ve bir yerden sonra ise tam tersi gerçekleşiyor (yedikçe büyüyor, içtikçe küçülüyor…). Bu yalnızca mekânın değil, ama Alice’in kendisini duyumsama şeklini de etkiliyor. Böylelikle Carroll’ın kitabında çift taraflı bir etkileniş söz konusu oluyor: Hem mekânın duyumsanışından hem de benliğin, cismani benliğin duyumsanışından, kelimenin tam anlamıyla düzensiz bir şekilde deneyimlenmesinden söz edebiliyoruz.
Bu nedenledir ki büyüdükçe Alice’in tavırları değişiyor, ama küçüldükçe de değişiyor; farklı varoluş kipleri arasında gidip geliyor o: Bir mekân içinde sıkışıp kalıyor, kendi gözyaşında yüzüyor, boynu bir yılan gibi uzuyor, kolu pencereden, bacağı ise bacadan çıkıyor… Yani kısacası, her şeyi “normal”de olduğundan bambaşka bir şekilde algılıyor ve kavrıyor – etrafındaki mekân bir “insan” olarak onun uzantısı değil artık, onun için tasarlanmış değil yani, antropomorfik bir dünya değil, fantastik bir dünya içinde bulunduğu. Ve düşünüldüğünde, yalnızca Alice’in değil, Harikalar Diyarı’ndaki herkesin, her şeyin, hatta öncelikle onların aynı deneyimi, sürekli bir oluş halinde olma deneyimini yaşadığı söylenebilir. Biz ise bu deneyimi Alice’le birlikte yaşıyoruz. Ama öyle bir an geliyor ki, Alice’e dahi yabancılaşıyor, kendimizi hikâyenin sunduğu grotesk atmosfere bırakıveriyoruz. Zaten Carroll’ın istediği de bu. Alice’in yaşadığı hayalî atmosferi sözcükler (ve çoğu edisyonda metne eşlik eden illüstrasyonlar) aracılığıyla hayal etmemiz ve böylece yaşamamız.
Alice Harika Diyarında bir çocuğun, Alice’in maceraları olduğu kadar bir rüya da. Ama sapkın bir bilinçaltının üretmiş olduğu, tatmin edici bir hülya ya da rahatsız edici bir kâbus değil bu rüya. Daha çok bir çocuğun hayal edeceği gibi, imkânsızlıklar ve olasılıksızlıklar üzerine kurulu. (Carroll’ın matematiksel bilmeceler, bulmacalar üstüne bir kitabının olması da bir rastlantı değil.) Bu yalnızca Alice’in rüyası olduğunu bildiğimizden (yoksa tahmin ettiğimizden mi?) dolayı bir rüya değil, ama rüya görme, bir bakıma hayal etme gücünün doruklarını gösterdiğinden, her şeyi olanaklı kıldığından dolayı da bir rüya, zira bir çocuğun rüyası apaçıkça. Alice’in maceraları içerisinde bazen bu rüyanın tüm yoğunluğu sıkışıp, büzüşüp, tortop olup bir ânın içine girebiliyor… Örneğin Alice’in kirpilerle ve flamingolarla oynadığı oyun. Bir oyun ki, hem oyunun oynandığı saha hem oyuncu hem kale hem top hem de topa vurduğumuz nesne hareket halinde. Bir oyun bu, ama bir kuralı yok. Ve düşünüldüğünde, “Oyun dediğin, gerçekten oyun dediğin belki de budur” denebiliyor. Saf duyumların, saf olayların diyarı Alice’inki. Hiçbir şey statik değil, her şey olması gerektiği gibi, dinamik (yani oluş halinde). Bir şey bir diğerini bekleyerek ya da bekleterek bir organizasyon kurmuyor; her şey umarsız bir kinetizm içinde, sonsuz bir varyasyonda, durmaksızın deviniyor. Harikalar Diyarı’nda kurallardan değil, yalnızca varyasyonlardan söz edilebiliyor…
Carroll’ın kitabında doğrusal bir zamandan ziyade döngüsel bir zaman, dikey bir hareketten ziyade yatay bir hareket var. Alice’in katettiği her bir alan, her bir saha bazen bir kapıyla, bazen ise hiçbir eşik, sınır, geçiş yeri olmaksızın birbiri ardına seriliyor. Bu, bir dünyadan çok koordinatlarını yitirmiş bir düzlemi, alabildiğine soyut bir mekânı andırıyor. Sanki art arda serilen tüm mekânlar bükülecek, kıvrılacak, katlanacak da bir cebe girecekmiş gibi rastgele bağlantılar kuruluyor mekân içinde ve özelinde. Alice hem mekânı tekrar tekrar, farklı boyutlarda duyumsuyor hem de mekânın farklı boyutlarda barındırdığı yaşam formlarını deneyimliyor –zaten bu formlar ile mekânın kendisini birbirinden ayırmak da pek güç. Bir tırtılla konuşabilecek kadar kısaldığı da oluyor, bir kuşla konuşacak kadar uzadığı da. Ama her daim kendini yaşadığı olağandışı deneyime (Tavşan Deliği’nden aşağı bir kez indikten sonra, macera sonlanana dek dönüş olmadığından) kaptırıveriyor; bunları neden yaşadığını sormayı pek de düşünmüyor. Muhtemelen rüyanın içinden rüyayı, yaşamın içinden yaşamı sorgulamanın nafileliğinin farkında (Alice’in Nietzscheciliği de burada!). Ama bunu anlamak için çocuk mu olmak gerekir? Belki de.
Neyse ki Carroll rüyanın derinliklerinden yüzeyine, yaşama tekrar çağırıyor bizi ve Alice uyanıyor. Ama bu yüzey, rüyanın engin yataylığı düşünüldüğünde, bir yüzey dahi değil. Daha çok bir eşiğe, uyanıklık ile uyku arasındaki müphem bir noktaya, yaşam ile ölüm değil, yaşam ile bir diğer yaşam olanağı arasındaki bir mesafeye işaret ediyor.
Carroll’ın dehası bir rüya tasarlayışında değil, daha ziyade hayatı bir rüya gibi düşünüşünde temelleniyor diyelim. Hayatı da bir rüya kadar sınırsız, sonsuz düşünmek, onu bir rüya haline getirmek mümkün Carroll için. Hatta onun yazınının, edebiyatının özü, nüvesi bu.
Carroll imkânsızın düşünmek olduğunu biliyordu, bu nedenle ki yalnızca düşünmenin bir şeyleri imkânsız kıldığı bir düzlem tasarladı. Ve Mart Tavşanı “Neden olmasın?” diye sorduğunda, Alice sustu.
Önceki Yazı
Zümrüt Alp’in öyküleri:
Vezinlerini kaybedenler
Hiç Kötülük Görmemiş Gibi’de hayatlarının veznini kaybetmiş insanların hikâyelerine odaklanıyor Zümrüt Alp. Hislerden yakınlıklara, yardımlardan ufak tefek kumpaslara, kişinin kendisiyle ya da başkasıyla girdiği ilişkide, iletişimde neyin asıl neyin suret olduğunun birbirinden ayrılamadığı bir dünyadan hikâyeler anlatıyor.
Sonraki Yazı
Semih Gümüş:
“Yeni yazarlar keşfettikçe daha çok şey öğreniyorum.”
“12 Eylül’ün hemen ertesindeYarın dergisini yayımlarken 'toplumcu gerçekçiliğin soluğu' sloganıyla çıkmıştık. Çok politik gençlerdik ve toplumcu gerçekçilik bizim için başat anlayıştı. Neden sonra biz de olgunlaştık, edebiyatı dar kalıplar içine sığdırmamak gerektiğini öğrendim. Faulkner, Virginia Woolf gibi yazarları okuduktan sonra da edebiyatın aslında ne ve nasıl olması gerektiğini gördüm.”