• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Aile mitleri

“Sadece kendi bireylerine eziyet edebilen bir kurum olarak değil, toplumsal bir suç aleti olarak aile: Narin Güran davası. Ve AKP Milletvekili Galip Ensarioğlu’nun, cinayete ilişkin, aile dostları olduğundan bilip de söylememesi gereken şeyler olduğunu alenen belirtmesi…”

Fransa'da Gisèle Pelicot'yu desteklemek için gösteri yapanlar. Pankartta "Utanç yer değiştirmeli" yazıyor.

ÇİLER İLHAN

@e-posta

DENEME

9 Ocak 2025

PAYLAŞ

İnsan zihni tarafından yaratılmış her kurguyu, her kavramı sorgulayabiliyoruz; uğruna milyonlarca insanın kanı dökülen inanç sistemleriyle “Tanrı’nın kendisi” dahil. Ama iş modern insanın en yaygın yaşam birimi aileye gelince, sevgiyi veyahut iyilik kavramını topyekûn inkâr etmek kadar ürkütücü geliyor pek çok kulağa, “Herkes için daha eşitlikçi, alternatif bir birliktelik olabilir mi?” diye sormak.

Bu yıl basılmış, en çok kafa yorduğum, etkilendiğim kitap olarak beni bir sürü ek okumaya sürükleyen bir kitabı seçtim: Hollandalı yazar ve akademisyen Lotte Houwink Ten Cate’in De Mythe van het Gezin (“Aile Miti”) kitabını. 98 sayfalık kitap özetle, siyasetin tüm yetersizliklerine rağmen kültürel bir ideal olarak halen canla başla savunduğu çekirdek aile kavramını tarihsel araştırmalar, feminist bakış açıları ve kültürel örnekler eşliğinde eleştiriyor.

Amsterdam’da oğluyla “bekâr bir anne” olarak yaşayan, University of London’da görev yapan tarihçi ve araştırmacı Ten Cate, modern Batı Avrupa sosyal ve siyasi tarihi uzmanı. New York, Columbia Üniversitesi’nde feminist ikinci dalga ve cinsel etik üzerine doktora yapmış yazar Hollanda’nın en önemli gazetelerinde de yazıyor. Araştırma alanları kendi sözleriyle 20. yüzyılın entelektüel ve sosyal tarihi, feminizmin tarihi ve cinsellik, yakınlık ve aşkın tarihi üzerine yoğunlaşıyor.

Beş bölüme ayrılmış kitabın bölüm başlıkları şöyle: “Ailenin doğuşu”, “Aile özel değildir”, “Kocasız anne”, “Önce çocuklar?”, “Toplum”. Ten Cate’in tonu oldukça sakin; temel prensiplerin önemli kısmı 1848’de yazılmış şu korkusuz metnin ateşinde harlanmış olsa da:

Ailenin ortadan kaldırılması! En köklü değişiklikleri savunanların bile Komünistlerin bu yüz kızartıcı niyeti karşısında kanı beynine sıçrıyor. Bugünkü aile, burjuva ailesi neye dayanıyor? Sermayeye, özel kazanca.[1]

Marx ve Engels’in unutulmaz Komünist Manifesto’sundan bu yana, ailenin sadece siyasetin kullanışlı ekonomik sömürü aracı olmakla kalmayıp kimi eril bireyler de dahil ve fakat ziyadesiyle kadınlar, heteroseksüel olmayan bireyler ve çocuklar üstünde nasıl ezici bir hâkimiyet kurduğuna asırlardır şahidiz. Yükselen sağın fırtınada kalmış gemi gibi tutunduğu yerleşik kurumların başında ailenin gelmesi boşuna değil. Ten Cate şöyle diyor:

“Çekirdek aileye yönelik eleştiriler bir zamanlar radikal sol bir azınlıkla sınırlıyken, koronavirüs pandemisinden bu yana yaygınlaştı. Amerika Birleşik Devletleri’nde birçok kadın karantina dönemlerinde işlerini bırakmak zorunda kaldı. Pandemi sırasında çekirdek ailenin ekonomik açıdan avantajlı durumu da acı verici bir şekilde gün yüzüne çıktı. Artık yeni bir nesil çekirdek aileyi yeniden sorguluyor. Bu tartışma şimdilik ağırlıklı olarak Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere ve Almanya’da yer buluyor. (…)

İki uç nokta arasında daha fazla seçeneğe ihtiyacımız var: Bir yanda geleneksel aile, diğer yanda aşırı bireycilik. Muhafazakârlar aileyi hayatın zorluklarını tek başına göğüslememek adına tek seçenek olarak sunuyorlar. Ancak piyasa mekanizmasının hayatımızın her alanına sızmasının sonuçları da özgürleştirici değil. İnsanlar tüketiciye indirgeniyor, ilişkiler tek kullanımlık ürüne dönüşüyor.

Özgürleşme giderek ekonomik bir hedef haline geldi. Ancak bu bir hikâyeyi, artık işe yaramıyorsa yeniden yazmak anlamına da gelir. (s. 55-56)[2]

Lotte Houwink Ten Cate

De Mythe van het Gezin sade bir dille yazılmış, sağlam bir metin. Yazar kişisel tecrübeleriyle güncel olayları da içeriğe katarak kuram ve pratiği dengeli bir şekilde harmanlamış. Felsefeden siyaset bilimine, edebiyata geniş bir referans aralığı var; o anlamda da keyifli bir okuma. Plato, Henrik Ibsen, bell hooks, Virginia Woolf, Toni Morrison, Vigdis Hjorth derken Viktor Orbán, Giorgia Meloni, Elon Musk; aile feshi (yapıbozumu?) literatürüne katkıda bulunmuş, bu alandaki fikirleri etkilemiş veya bunlardan etkilenmiş bir ordu düşünür ve yazardan günümüz siyasetinin didiklenmesine doğru çıkılan bu kısa yolculuk taze bir bakış açısı sundu bana. Böyle kitapları çok seviyorum, bitmeyen kitapları.

Şöyle diyor yazar:

“(…) Çekirdek aile normatif bir hikâyede katılaşmış, zorlayıcı bir etkiye sahip toplumsal ve tarihsel bir gelişimdir. O kadar köklüdür ve bize o kadar doğal gelir ki, bunun bir kavram olduğunu unuturuz. Ve dolayısıyla başka türlü olabileceğini de.

Bunun için öncelikle aile kurumunun özel olmadığını kabul etmeliyiz. Susan Sontag’a göre aile modern toplumumuzda ısrarla ‘özel’ olarak adlandırılan tek kurum. Bu durum aile yaşamını yeniden düzenlemeyi, kamusal alandaki diğer özgürleşme çabalarından temel anlamda farklı kılıyor. Erkekler ve kadınlar, ebeveynler ve çocuklar arasındaki eşitlikten uzak güç ilişkilerini de gizliyor. Aile, inanmaya yönlendirildiğimizin aksine, her zaman güvenli bir liman değil. Sertleşen bir dünyada son bir yakınlık ve güvenlik sığınağı... Ama kimin için? Ve ne pahasına?” (s. 51-52)

Çekirdek aile idealinin ne pahasına korunduğuna bir göz atalım:

İstanbul Sözleşmesi’nin 2021 Martı'nda feshedilmesinde en büyük etmen, muhafazakârlar tarafından bu sözleşmelerin “aile yapılarına zarar verdiğinin” öne sürülmesiydi. Hatta kimileri, metindeki şiddet tanımı belirsiz olduğu için ortada şiddet olmadığı halde varmış gibi davranılarak, tam tersine, daha fazla şiddetin teşvik edildiği gibi ipe sapa gelmez iddialar öne sürdüler.

Halbuki şiddetin ne olduğu gayet bellidir. Fakat küçük yönetim birimleri aile kaleleriyle toplumu içten fethedip kontrol edebilecekleri karmaşık bir ağ oluşturmuş devletler tarafından şiddet, gerektikçe yeniden tanımlanır. Tekellendirilir. En tepede devletindir; orduda komutanın, mahallede muhtarın, ailede erkeğin. Ama aileye kurum olarak saldırılırsa hepten taraf tutulur. Öyle taraf tutulur ki, kötü muamele gördüğü apaçık ortada bir çocuğun durumunun okul müdürleri, hastane doktorları tarafından sosyal hizmet görevlilerine defalarca bildirilmesine rağmen sürekli aileye geri verilmesi sonucunda devlet ancak çocuk öldürülünce harekete geçer: Ağustos 2009’da henüz sekiz yaşındayken annesiyle babası tarafından öldürülen Marina Sabatier gibi. Alexandre Seurat’nın bu olaydan yola çıkan müthiş romanı Sakar’ı bu platformda yazmıştım: “Kocaman Bir Kara Delik”.

Marina Sabatier'nin mezarı.

Tanıtım bülteninde “aile kurumuna sorgusuz sualsiz kutsallık atfedilmesinin yıkıcı sonuçlarını yalın ve sarsıcı bir anlatımla gözler önüne” serdiği belirtilen Sakar, 2024 sonu Hollanda’da ortaya çıkan bir olayı da baz almış olabilirdi: Vlaardingen kentinde 21 Mayıs 2024’te “koruyucu ailesi” tarafından bilinci kapalı, ağır yaralı vaziyette hastaneye getirilen o kız hakkında da yazılmış olabilirdi. Çocuk 2022 Mayısı’nda o zamanlar iki yaşındaki üvey kardeşiyle bu aileye verilmiş, çünkü çocuk koruma kurumu (jeugdbescherming) biyolojik annelerinin onlara iyi bakamayacağına hükmetmiş. Anne çok kısa süre sonra çocuklarının kötü muameleye maruz kaldığını fark edip defalarca şikâyette bulunmuş. Küçük kız bir yıl sonra anneye geri verilmiş fakat kadın büyük kızını alamamış. Daha fenası, söz konusu koruyucu ailenin 2021 yılında, beş ve 10 yaşlarındaki iki Suriye asıllı çocuğa onlarla kaldıkları birkaç ay boyunca son derece kötü muamele ettiği de ortaya çıktı bu dava sayesinde. Meğer o zamanlar bir psikolog farkına varıp yetkililere ulaşmış ama önlem alınmadığı gibi, bu zalim çifte iki çocuk daha teslim edilmiş. Kimi gazetelerin yazdığına göre, yoğun bakımdaki kızcağız markette karşılaştığı yabancılar dahil öğretmenlerine, komşulara dayak yediğini defalarca söylemiş, şüphelenip polise haber veren komşular da olmuş, raporlar tutulmuş, çocuğu aileye veren kurumla görüşülmüş fakat kız her seferinde koruyucu aileye yeniden teslim edilmiş! Sözüne güvenilmeyenler kim? Tek başına (kocasız) yaşayan anne ve mülteci anne. Stigmalılar. Sözü dinlenen? Devletin onayladığı o kutsal kurum.

Kaldı ki aileler sadece çocuklar için değil, yetişkinler için de sıkı bir korku filmi seti olabiliyor. On yıl süresince, uyuşturulmuş haldeyken, eşinin “aile evine” (diyor gazeteler) soktuğu onlarca erkeğin tecavüzüne uğrayan Gisèle Pelicot için olduğu gibi. Pelicot’a destek gösterisindeki pankartlarından birinde şu yazıyordu: “Utanç taraf değiştirmeli.” Türkiye’nin utancını ise neresinden tutacağımı bilemiyorum, aklıma sayısız bireysel acının yanı sıra mesela inanılmaz suçların işlendiği Tuncer Ustael-Palu ailesi geliyor. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun 2024 Kasım raporuna göre kasımda 26 şüpheli kadın ölümü, 32 kadın cinayeti gerçeklemiş. Bu 32 kadının %53’ü evli olduğu erkek tarafından; %63’ü ise kendi evlerinde öldürülmüş. Utanç taraf değiştirmeli. Ten Cate’in kitabını okuyunca bunca maraza sahip aile kurumuna dair olası bir değişimi neden yaygın bir şekilde konuşmadığımıza bir kez daha şaşırdım. Propaganda aleti böyle sıkı çalışır, insan zihni itinayla koşullandırılır.

Sadece kendi bireylerine eziyet edebilen bir kurum olarak değil, toplu/msal bir suç aleti olarak aile: Narin Güran davası. Ve AKP Milletvekili Galip Ensarioğlu’nun, cinayete ilişkin, aile dostları olduğundan bilip de söylememesi gereken şeyler olduğunu alenen belirtmesi… Çünkü aile özel veya mahrem değil, önemli bir politik birimdir ve gerektiği zaman gerektiği gibi kullanılır.

Vlaardingen örneğinden çıkarak, belki de mesela anneye zamanında verilecek ekonomik destekle, sistemde yapılacak bir değişiklikle çözülebilecek yoksunluklardan daha ciddi toplumsal sorunlar yaratıp duruyoruz; eşitsizliği çözmek yerine çocukları acımasız yabancıların kucağına atıyoruz. Halen Batı Avrupa’da bile kâğıt üstünde evli çiftlere türlü kolaylıklar sağlanıyor, toplum gözündeki prestiji, insanın evlenip barklanınca “olmuşluğu” cabası. Çocukların üzerindeki ebeveynlik hakları veya miras gibi konular genelde tek bir imzaya bakıyor. Pandemi zamanında sadece resmî eşi, akrabası olmadığından insanlar birbirinden aylarca ayrı kaldı; hastanelere, cenazelere, en kıymetlilerini görmeye, vedalaşmaya gidemedi.

Kaldı ki kadınlarla erkeklere biçilen rollerdeki yükün fazlası, kırsaldan kente yoğun göçlerin yaşandığı, kadının da ev dışında çalışabildiği (fabrika işçisi olabildiği) dönemlerden bu yana halen kadının üzerinde. Tipiktir: Heteroseksüel bir evlilikte erkekler evden iki dakikada çıkmakla övünür. Kadınlar çıkamaz, çünkü sokak kapısına varan yol üstünde yapılacak pek çok iş görür, bu arada çocukları hazırlar, varsa evdeki hayvanların mamasını suyunu kontrol eder, tuvaletini düşünür. Çocukların fiziksel, duygusal, sosyal, entelektüel bakımı, gelişimi, çekirdek ailenin geniş aileyle ilişkileri, eşe dosta doğum günü hediyesi almaktan planları yapmaya pek çok ilişki, işleyiş kadının üstüne yapışıp kalmış görevlerdendir. Kadın oy verme ve çalışma özgürlüklerine yıllardır sahip olsa da, halen iş sahasında erkekten daha az kazanmakta, daha zorlukla terfi etmektedir. Ten Cate tüm bu eşitsizliklere örneklerle parmak basıyor. Ki, dediği gibi, Hollanda, son yıllarda hetero ya da kuir, evlilik meselesinin içinden farklı ilişki modelleriyle çıkmaya çalışan, pek çok ülkeye göre oldukça “serbest” bir millet; poliamoröz ilişkiler, açık ilişkiler, ayrı evlerde birlikte yaşayanlar, aynı evde ayrı yaşayanlar, vs. Aşikâr ki, kurduğumuz düzen sebebi ne olursa olsun, alternatif arayışında.

Herkes için eşit olması gereken kaynakların eşitlikten son derece uzak bir şekilde dağıtıldığı, savaşların, göçlerin, mevcut sınıfsal ayrımları belirginleştirip yayarak sürekli daha fazla dezavantajlı grupların yaratıldığı bu sistemde, kapalı kapılar ardında güven, destek, mutluluk olabildiği kadar hayal kırıkları ve acı da olabiliyor. Ne Ten Cate ne de bu düzenin değişmesine kafa yoran yazarlar çözümü bildiklerini ya da bulduklarını iddia ediyorlar. Charles Fourier’in önerdiği gibi, mahalle dükkânlarından bedava edinilen malzemelerle birlikte yemek yapılabilecek ortak mutfaklı kentler ütopyası olsun, Abolish the Family-A Manifesto for Care and Liberation kitabının yazarı Sophie Lewis’e göre yeni bir dalganın başlangıcından söz edebileceğimiz 2015 tarihinde K. D. Griffiths ve J. J. Gleeson tarafından yazılmış manifesto Kinderkommunismus: A Feminist Analysis of the 21st-Century Family and a Communist Proposal for Its Abolition’da bahsi geçen, yoksulluğu ortadan kaldıracak, kapitalizmin insanlar üzerinde yarattığı çaresizlik ve kıtlık zihniyetini tersine çevirecek bir toplumsal üretim kurumu olarak “devrimci bir kreş” önerisi olsun, çeşitli fikirler (çok yaygın olmasa da) epeydir tartışılıyor. Değişim kafa yormadan gelmiyor, malum; tabuları yıkmadan, hayal etmeden…

 

NOTLAR

[1] Karl Marx, Friedrich Engels, Komünist Manifesto, Almancadan çeviren: Nail Satlıgan, Yordam Kitap, Şubat 2015, 3. basım

[2] Kitabın Türkçe çevirisi olmadığından çeviriler bana ait.

Yazarın Tüm Yazıları
  • aile içi şiddet
  • De Mythe van het Gezin
  • Lotte Houwink Ten Cate

Önceki Yazı

ELEŞTİRİ

Akabi Hikâyesi’nde hüküm

“Romanda en sık geçen kelimelerden biridir hüküm. Kurumlar, imtiyazlı kişiler, zadeler sıradan insanları hükmü altına almaya çalışırken, Hagop ve Akabi’nin mücadelesi zadelerin hükümranlığı karşısında zat olmaya yöneliktir. Romanın aşk ideolojisi aynı zamanda bir özneleşme tasavvurunu barındırır.”

FATİH ALTUĞ

Sonraki Yazı

ELEŞTİRİ

Anne Michaels ve Held:

Hikâyelerle örülü halüsinatif bir roman

“Held semboller, metaforlar, canlı imgeler ve şiirsel bir dille dolu bir romandır. Bu şiirsel yapı, kayıp, sessizlik, tarih ve kimlik gibi temalarla harmanlanır.” 

DENİZ GÜNDOĞAN İBRİŞİM
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist