Zamanının ötesinde bir Arap şairi:
el-Mütenebbi
“Arapların Dante’si, Shakespeare’i olarak da anılan, her ikisinden çok daha erken bir çağda, 10. yüzyılda yaşamış el-Mütenebbi’nin Mehmet Hakkı Suçin tarafından çevrilmiş şiirlerinden oluşan Arapça-Türkçe iki dilli seçki, Türkçedeki Arap edebiyatı külliyatını tamamlamak açısından önemli bir kazanım.”
Iraklı heykeltraş Abdul Rahman Al-Jilani tarafından 1968’de yapılan el-Mütenebbi heykeli, Bağdat.
Arap edebiyatının Türkiye’de yeteri kadar ilgi çekmemesinin arka planında bu edebiyatın maruz kaldığı önyargılar ve stereotipler olduğunu daha önceki bir yazımda etraflıca anlatmaya çalışmıştım.[1] Özetle, bunun gerisindeki en büyük etmenin Araplıkla İslam’ın zihinlerde fazla özdeş olduğunu ifade etmiştim. Oysa Arap edebiyatı bu stereotiplerin çok daha berisinde, çok daha çeşitli ve renkli bir spektrumda üretim yapan bir edebiyat. İslam öncesi edebiyatta da, İslam sonrası edebiyatta da durum böyleydi. Arap edebiyatı denince, Arap kimliğinin Ortodoksluk, Katoliklik gibi Hıristiyan mezheplerle, ateizm, feminizm, komünizm veya farklı İslami grup kimlikleriyle örülü veyahut bunların hiçbirine dahil olmadan sadece bireysel kaygılarla ortaya çıkmış çeşitli yaşam biçimleri, dinsel, kültürel ve dilsel açıdan (Kuzey Afrika’dan siyah kıtanın içlerine, Ön Asya’dan Arap çöllerine dek uzanan geniş bir coğrafyada yeşermiş) zengin bir edebiyatın varlığı söz konusu. Son yıllarda özellikle Mehmet Hakkı Suçin’in Arap edebiyatının farklı yüzyıllarından ve farklı coğrafyalarından Türkçeye yaptığı çeviriler bu spektrumun sınırlı da olsa bazı safhalarına ulaşmamız için oldukça zengin bir içerik sunmakta. Birkaç ay önce Everest Yayınları’ndan yine Mehmet Hakkı Suçin çevirisiyle çıkmış olan, Arapların Dante’si, Shakespeare’i olarak da anılan, her ikisinden çok daha erken bir çağda, 10. yüzyılda yaşamış el-Mütenebbi’nin şiirlerinden oluşan Arapça-Türkçe iki dilli seçki, Türkçedeki Arap edebiyatı külliyatını tamamlamak açısından önemli bir kazanım.
İnsanın Şarkısı
Seçilmiş Şiirler
çev. Mehmet Hakkı Suçin
Everest Yayınları
Mart 2024
352 s.
10. yüzyıl gibi çok erken bir dönemde yaşamış ve yazmış olmasına rağmen, el-Mütenebbi yazdığı şiirlerle Arap edebiyatına sunduğu –etkileri bugün bile devam eden– önemli katkıları yanında film gibi denecek hayatıyla da oldukça ilginç bir şahsiyettir. 915 yılında bugünün Irak sınırları içinde kalmış Küfe şehrinde doğan şair gençliğinin bir kısmında Bağdat, Antakya, Lazkiye, Trablusşam, Şam gibi şehirlerde yaşamış. Gerçek adı Ebuttayyib Ahmed olan şairin lakabı el-Mütenebbi ise yirmili yaşlarında kendisine yönelik peygamberlik tasladığı iftirasına binaen verilmiş. “Peygamberlik iddiasında bulunan kişi” anlamına gelen el-Mütenebbi zamanla gerçek isminin yerini alarak bin yıldan fazla bir süredir Arapların zihninde bu şekilde yer etmiş. Maruz kaldığı iftira nedeniyle Humus hapishanesinde iki yıl yattıktan sonra hükümdar-şair patronaj ilişkisinin nimetlerinden yararlanarak başta dönemin önemli şiir ve edebiyat hamilerinden Hamdâni hükümdarı Seyfüddevle olmak üzere Mısır’da İhşidiler, İran’da Büveyhiler gibi birçok hükümdar ve üst düzey yöneticinin sunduğu korunaklı bir ortamda şiirlerini kaleme almış olan el-Mütenebbi yine de pek geçimli bir kişi sayılmaz. Saray ortamlarında sıklıkla haset kaynaklı entrikalara, iftiralara, kara çalmalara maruz kalan el-Mütenebbi’nin düşmanları dostlarından daha fazla olmuştur. Şiirlerinde hicvettiği Dabbe bin Yezid’in amcası Fâtik bin Ebi’l-Cehl, yeğeninin intikamını almak için el-Mütenebbi’yi öldürüp servetine el koymak ister. Onu öldürmek isteyen düşmanlarından kaçarak ailesiyle beraber sığınacak yeni bir hami arayan el-Mütenebbi, yakınlarıyla birlikte Eylül 965’te Fâtik’in çetesi tarafından saldırıya uğrayıp katledilir. Mehmet Hakkı Suçin’in kitaba yazdığı önsöze göre, saldırganlar şairin parasını ve değerli eşyalarını alıp işlerine yaramadıklarını düşündükleri eşyaları da etrafa atarlar. Bunların arasında şiirlerini yazdığı defterler de vardır.[2] Ömrünü bir şehirden başka bir şehre, bir saraydan başka bir saraya, bir devletten başka bir devlete, hatta bir kıtadan başka bir kıtaya göç ederek geçiren el-Mütenebbi bu yanıyla gezgin bir bedevi gibi bilinen en eski şair haymatloslardan biridir. Bu gezginliğine, kısmen mekândan yoksun kimliğine rağmen Araplıkla, Arapça ile kurduğu ilişkiler pek sarsılacak gibi değildir. İranlılarla ve onların edebiyatıyla karşılaştığı noktalarda bile, “Bevvan Vadisi” şiirinde görüneceği gibi, Arapça ve Arap şiiri tüm baskın yanı ve yüceliğiyle kendini göstermeye devam eder.[3]
Kendi çağındaki popülerliği bir yana, el-Mütenebbi sonraki yüzyıllarda da birçok şairi etkileyerek bizzat poetikalarını belirlemiştir. Bu şairler arasında Arap olmayan Endülüslü Yahudi Judah ha-Levi (Toledo, ö. 1142) gibi şairlerle beraber farklı yüzyıllarda yazmış Ebu’l Alâ el-Maarri, Ahmet Şevki, Mahmud Derviş, Mısırlı şair Emel Dunkul, Iraklı şair Abdulvahhab el-Beyyati, el-Cevahiri, Halil Havi, Ömer Ebu Rîşe, el-Ahtal es-Sagir gibi birçok şair vardır.[4] Kısaca yazdığı şiirleriyle Arap şiirinde gerçek bir mihenk taşıdır el-Mütenebbi.
el-Mütenebbi’nin Türkçede belli çevreler dışında az bilinmesi esasında Arap şiirinin dünyaya geç açılmasına benzer bir gecikmişliği anımsatır. Arap şiirinin dünyaya açılma serüveni gerçekten de oldukça çok geç bir dönemde gerçekleşir. Arap edebiyatı, özellikle de şiiri, tüm diğer milli edebiyatlar gibi modernitenin dünyayı kavurmaya başladığı 19. ve 20. yüzyıllarda kendi payına düşeni alacaktır. Zira o güne değin Arap şiirinin çevrilemezliği argümanı nerdeyse 20. yüzyılın başlarına kadar Arap şiirinin başka dillere çevrilmesinin önündeki en büyük engeli teşkil eder. Kitaba yazdığı sunuş yazısında Ali bin Temim Abbasi dönemi bilgin ve ediplerinden el-Câhız’ın şöyle dediğini aktarır:
Şiirin üstünlüğü Araplarla ve Arap dilini konuşanlarla sınırlıdır. Bundan dolayı şiir çevirisi mümkün olmadığı gibi, başka bir dile aktarılması da doğru değildir. Arap şiiri çevrilirse şiirsel ritmi ve ölçüsü darmadağın olur, estetiği bozulur ve bizi hayrette bırakan bütün niteliklerini kaybeder. Çünkü şiir nesirden farklıdır.[5]
Suçin
Bu argüman tüm dillerdeki şiir çevirileri söz konusu olduğunda karşımıza çıkabilecek şiirin çevrilemezliği tartışmasını anımsatır. Diğer yandan Ali bin Temim yazısında doğrudan bahsetmese bile, kanaatimce bu yaklaşım Kuran’ın çevrilemezliği tartışmalarında da çokça vurgulanan Arap dilinin ince nüanslarına yüklenen aşırı beklentiyle de ilgili gibidir. Keza şiir dilinin bu çileli tabiatına, el-Mütenebbi’nin ahenkli diline kitaptaki önsözünde değinen Mehmet Hakkı Suçin, el-Maarri ve Adonis gibi büyük Arap şairlerinin el-Mütenebbi’nin divanını ele aldıkları şerhlerden ve çeşitli kaynaklardan yararlanarak Türkçede dilsel olarak daha doğru, müzikalitesini kaybetmemiş, daha yoğun ve özgün bir el-Mütenebbi çıkarmaya çalışmış. el-Mütenebbi’nin şiirlerini Türkçe okurken dilinin sadeliği ve akıcılığı, uyandırdığı duyguların çarpıcılığıyla beraber kendini kolayca gösterdiğinden çevirmenin başarısını takdir etmemek mümkün değil.
el-Mütenebbi şiirlerini Yedi Askı şairlerinin çizdiği çöl, bedevi hayatı, kahramanlık ve aşk gibi temalara dayanarak kursa da çizdiği dostluk, ölüm, ihanet, varlık, kayıp, onur gibi birçok temaya ağırlık vererek kendi zamanının çok ötesinde bugün yazılmış gibi okunabilecek beyitler üretmiştir. Romantizm çağından çok daha evvel yazılan bu şiirlerde karşı cinse hitaben kâğıda dökülmüş romantik tınılar okuru kendi kalbinin dünyasına götürdüğü gibi, savaş alanında, cenk meydanında yükselen naralar da aynı şekilde okuru bambaşka duyguların yoğunluğunda yüzdürür. Divanının neredeyse önemli bir kısmında kendi şiirini bedenselleştiren şair görselliği, bedeni, mevcudiyeti hep sesle, işitmeyle beraber işlemeye çalışır. Örneğin “Zayıflık” şiirinde yer alan
Öyle nahif ki bedenim
Konuşmasam göremezsin onu[6]
El-Mütenebbi.
dizeleri şiirin performatif yönünü akla getirir. Bilindiği üzere okumak eylemi, okurların artık bir köşeye çekilip yalnız okumaya, yalnızlaşmaya başladığı geç moderniteden önce hep bir performans, topluca icra edilen bir gösteri, eylem şeklinde gerçekleşirdi. Bundan nerdeyse bin yıl önce yazılmış olan bu şiirlerin performatif yönü de içeriklerinden bağımsız olarak şiirin bizzat kendisinin, mevcut olanın kulakla, işitmeyle olan ilişkisini akla getirir.
Vatansız, gezgin bedevi, mekândan berî el-Mütenebbi’nin “Vatanlara İhtiyacım Yok” şiiri” bugün göçmenliğin, yersiz yurtsuzluğun muteber olduğu bir çağda bizler için çok bildik, tanıdık tınılar taşır:
Eskiden saçlarım beyaz olsun isterdim
Ki saklasın şakaklarımdaki beyazlık gençliğimi
Neden şimdi kötü görüyorum arzuladığımı bir zamanlar
Ve yerine gelmişken dileğim neden arzulamaktayım sakladığımı
Her tarafı kaplayan o renkten peydahlandı siyahlar
Nasıl peydahlanırsa gün ışığından semanın sisleri
Mızrak mızrak olsa da yüzümdeki beyazlar
Ruh yaşlanmaz yaşlansa da onun bedeni
Kalmasa da tek bir tırnağım ruhumun tırnakları var
Hiç dişim kalmasa da ağzımda dökülmez onun dişleri
Zaman istediği gibi değiştirebilir bedenimi fakat
Ömrün sonunda olsam da değişmez ruhumun körpeliği.[7]
Aynı temayı “Yersiz Yurtsuz” adlı şiirinde de devam ettirir el-Mütenebbi:
Nasıl teselli bulur ki kimsesiz yersiz yurtsuz
Yoksa bir sırdaşı insanın, nedimi ve kadehi
Dilerim ki alsın götürsün zaman
Gitmeyi başaramadığı anlara beni
Vurdumduymaz karşıla hayatını
Henüz terk etmemişken ruhun bedenini
Uzun sürmeyecek bil bu sevinçli hallerin
Ve hüzün geri getirmeyecek sana geçip gidenleri
Dünyaya sevdalananların en büyük hatası
Aşka düşmeleri anlamadan dünya hallerini[8]
Peki, “Yalnız” isimli şiirinde çizilen dünya gerçekte bizim bugün yaşadığımız, içinde nefes alıp verdiğimiz dünyadan ne kadar farklıdır? Aradaki bin yıla rağmen, insanın kendisiyle ve çevresiyle dertlerinin benzerliği bu açıdan hem sarsıcıdır hem de değildir. Sarsıcı olmamasının en temel nedeniyse kültürel, teknolojik, coğrafi farklılıklara rağmen insanların aynı bedensel ve aynı ruhsal gerçekliklerle kuşatılmış olmasıdır.
Tenine dokunmaktan alıkoyuyor kendi elini yakaza halinde
Ve tutkularını gemliyor uykuda sevgiliyi görünce
Öyleyse neden tutuluyorsun şuh dilberlere içten içe
Bir ar işlemekten korktuğun halde her halvetinde
Öyle dayattı ki kendini alıştım bu illete
Bıktı usandı benden tabibim de ziyaretçilerim de
Sevgilinin evinin yanından geçerken okradı atım
Hüzünlenir mi atlar da evleri görünce
Bir ümidin peşindeyim ama arasız
Geceler de beni engellemek için peşimde
Ümit büyüdükçe azalır imdada koşanlar
Yalnızım ve yoldaşım yok gittiğim yerlerde
Bir tek görmüş geçirmiş küheylanım mutlu ediyor beni
Zorluk üstüne zorluk yaşadığım bu demde
O ki çarpışmanın seyrine göre esneyip bükülüyor
Mızraklar altında bükülmüş eklemleri sanki gemlerde[9]
Şiirde geçen Hüzünlenir mi atlar da evleri görünce dizesinin çağımızın okurunun gözünün önüne, kırbaçlanmakta olan bir atın boynuna sarılarak derin bir hüzne boğulup ağlayan Nietzsche’yi getirmemesi mümkün müdür? Okurda uyandırdığı bu çağrışım zenginliği, kendi şiirinin tarihselliğinden ziyade tarihdışılığının, zamandışılığının gücünden kaynaklanır. Gerçekten de atlar hüzünlenir, onlara bakan insanlar da hüzünlenir. Hatta hüzün insan-ötesidir. İnsan olan olduğu gibi insan olmayandır da hüzün. Bizi evrenle birbirimize bağlar. Aynı şekilde bizi birbirimize kör kılar. Bizi birbirimize bakmaya zorlar.
Basileos
Akritas
el-Mütenebbi’nin Dante ve Shakespeare’e benzetilerek günümüz dünyasına tanıtılmasının gerisinde şiirlerinde çizdiği insanın hikâyesinin zamandışılığı baskın olsa da, şiirlerine biraz yakından bakıldığında, çevirmenin eklediği dipnotların da yardımıyla, beyitlerdeki dünyanın tarihselliği çarpıcı anekdotlara göndermelerle kendini duyumsatır. Bugün Diyarbakır’ın Silvan ilçesi olarak bilinen Meyyâfâkirin şehrinde doğan el-Mütenebbi’nin en meşhur hamilerinden Hamdâni hükümdarı Seyfüddevle’nin Rum diyarında Bizanslılarla giriştiği muharebelere, çatışmalara bol bol atıfta bulunan şair, dizeleriyle askerleri coştururken, hükümdarı yüceltirken bugünün okurlarının çok az bildiği farklı bir tarihsel gerçekliği de anlatır. Bugünün okurları olarak bizlere, Türklerin Anadolu’ya girişlerinden nerdeyse 100 yıl önce Anadolu’daki Müslüman varlığını, Bizans’a karşı yürütülen savaşları, gerçek anlamda bir arzu nesnesine dönüşen Rum diyarının hem yerilip hem de yüceltilmesini hatırlatır. Bu dünya savaşın diğer tarafında konumlanan bir Arap şairin gözünden anlatılır.
el-Mütenebbi’nin anlattığı, o zamanlar Hıristiyanların çoğunluk oluşturduğu bir şehir olan Maraş’ta geçen çatışmaların dünyasına beyitlerin arasında denk gelirken, Türkiye’deki okurun çok az aşina olduğu, yaklaşık olarak 12. yüzyıl civarında ortaya çıkan ama muhtemelen sözlü olarak daha eski bir zamana tarihlenen, –Türk halk hikâyelerinde Battal Gazi’yi andıran– kahramanın Arap bir baba ile Rum bir annenin çocuğu olduğu (coğrafi olarak da her ikisi de Malatya civarında neşet eden) meşhur Bizans/Yunan destanı Digenis Akritas’ı[10] da anmamak haksızlık olur. Hem Maraş hem Malatya bu dönemlerde Arap-Bizans çekişmesinin önemli sahnelerinden biridir. Dolayısıyla bu dönemin tarihine el-Mütenebbi’nin sınırlı da olsa çizdiği çerçeveden baktığımızda, Türklerin yerleştiği Anadolu’nun çoktan farklı Müslüman kitleler tarafından yurt olarak seçilmeye başlandığını da görürüz. Bu şekilde farklı bir Maraş, farklı bir Anadolu tahayyülü oluşacaktır.
Şiirlerindeki tarihsel içerik zamandışı içeriğe kıyasla daha sınırlı olan el-Mütenebbi’nin yakın zamanda Türkçeye çevrilen bu çift dilli şiir seçkisini okuduğumuzda sadece klasik Arap edebiyatının muhteşem sütunlarından biriyle karşılaşmayız; aynı zamanda bu büyük Arap şairin şiirlerinin bir kısmını Anadolu’nun güneyinde veya Anadolu’yu aklında tutarak yazmış olduğunu öğreniriz. Anadolu’dan Ortadoğu’ya, oralardan Kuzey Afrika’ya doğru yayılan, hem zamaniçi yani yazıldığı dönemin tarihselliğinde hem de zamandışı çıktığımız bu yolculukta insan olmanın, varoluşun anlamlarını, ortak kaygılarımızı şiirsel bir estetik üzerinden yeniden düşünme şansı elde ederiz. Yeni savaşların, yeni arayışların daima yeni evler, yuvalar vaat ettiği bugünümüzde, birçok hayati kavramla beraber, evin olası anlamlarıyla da bizi yeniden karşılaştıran el-Mütenebbi’nin “Evler” şiiriyle yazımı sonlandırmak isterim:
Nice kalplerde yerleriniz var ey evler
Issız kaldınız fakat sizlerle şenlikli kalpler
Ölümü getiriyorum gözlerimin önüne fakat
Kimi suçlayayım ki maktul ve katil aynı
Bütün ceylanlar terk etmişler evleri
Sürüden geriye kalan başıboş bir sanrı
Bize oklar fırlatanlar da bizden kaçanlar da onlar
Pusuya yatanlar ama bundan habersiz olanlar da kendileri
Toprağa saplanmayan cinsten tuzaklarla
Antilopların öcünü aldı bizden hemcinsleri
Güzeller için arzulanan olmak hoştur fakat
Kalıcı değildir gençliğin taze gölgesi
Geçip giden bir andır zevk de
Bir sevgilinin veda öpücüğü gibi
Zaman kafasının dikine gider daima
Ne bir lezzet kalır katışıksız ne de bir neşe adamakıllı
Cahiliye ehlinden hiç kimse ulaşamadı şiirime
Babil de duyamadı kelimelerimdeki sihri
Eksik biri gelip de sana beni kötülerse
Kanıtlamaktan başka bir şey yapamaz eksiksizliğimi[11]
NOTLAR
[1] Suat Baran, "Arap edebiyatı dendiğinde ne anlarız, ya da Yedi Askı Şiirleri’nin düşündürdükleri", K24, Ekim 2020
[2] Mehmet Hakkı Suçin, “el Mütenebbi: Hayatı, Poetikası ve Türkçe Çeviri” ss. 19-38. el-Mütenebbi, İnsanın Şarkısı (Seçilmiş Şiirler), çev. Mehmet Hakkı Suçin, Everest Yayınları, İstanbul, 2024, s. 30.
[3] el-Mütenebbi, İnsanın Şarkısı (Seçilmiş Şiirler), çev. Mehmet Hakkı Suçin, Everest Yayınları, İstanbul, 2024, s. 181.
[4] Mehmet Hakkı Suçin, “El Mütenebbi: Hayatı, Poetikası ve Türkçe Çeviri” ss. 33-34.
[5] Dr. Ali bin Temim, “Şiir Çevirisi: Kaçınılmaz Bir Medeniyet Yolu”, ss. 13-18. el-Mütenebbi, İnsanın Şarkısı (Seçilmiş Şiirler), çev. Mehmet Hakkı Suçin, Everest Yayınları, İstanbul, 2024, s. 14.
[6] a.g.e., s. 43.
[7] a.g.e., s. 83.
[8] a.g.e., s. 177.
[9] a.g.e., s. 87.
[10] İsmin anlamını serbestçe çevirirsek, Digenis Akritas sınırda yaşayan, iki farklı soydan gelmiş kişi anlamını verir.
[11] el-Mütenebbi, s.241.
Önceki Yazı
Ankara Yazıları ileTersine Giden Yol romanı:
Nahid Sırrı ve Ankara
“'Şehir, kasaba bir dekor olabilir, ancak bazı eserlerde bunların kendileri birer kahraman olmaya başlar' diyerek Yakup Kadri’nin Ankara’sını örnek veren Örik, Tersine Giden Yol’da bunu çok daha ileri düzeyde başarmıştır denebilir.”