• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Yeryüzü gülüşlü, dalgalı öyküler

“Dalga Boyu kolay sınıflandırılabilecek öykülerden oluşmuyor. İroninin yükseldikçe yükseldiği metinler de var aralarında, ince bir kederin iç sızlattığı metinler de…”

Murat Yalçın

BEHÇET ÇELİK

@e-posta

ELEŞTİRİ

21 Kasım 2024

PAYLAŞ

Murat Yalçın’ın öykü ya da romanlarını okumuş olanlar, aynı ya da yakın seslerle çağırdığımız kelimelerin birbirine iliştirilmesine yahut karşı karşıya getirilmesine, aynı seslerin işaret ettiği anlamlar arasındaki uzaklığın ve/veya yakınlığın deşilmesine olan düşkünlüğünün farkındadırlar. Benzer biçimde (ya da bu düşkünlüğün bir başka görünümü olarak) Yalçın’ın kelime seçimlerindeki özenin ve zenginliğin de… Bu sonuncusunun kıskandırıcı olabildiğini itiraf etmeliyim. Yalçın’ın yapıtlarındaki bu üslup –belki biraz abartılı olacak ama– özellikle öykülerinde kelimeyi handiyse bir birim olarak düşündüğünü ileri sürmeyi bile mümkün kılıyor.

Murat Yalçın
Dalga Boyu
YKY
Eylül 2024
148 s.

Gelgelelim, geçtiğimiz aylarda yayımlanan Dalga Boyu’ndaki[1] öykü anlatıcılarından biri benim bu görüşümü paylaşmıyor; “Yazanlar bilir, her kitap bir cümleye bakar” diyor söz arasında. Bu öykünün başlığı da buna işaret ediyor: “Cümle Olayı.” Öyküde bir laytmotif olarak yinelenen cümlede de keza aynı vurgu mevcut. “Ne gelir elden cümle kurmaktan başka.” Dalga Boyu boyunca yazma eyleminin farklı biçim, boyut ve bağlamlarda sorunsal edildiği öyküler çıkıyor karşımıza. Şunu mutlaka belirtmeliyim, kesinlikle salt bu izlekten ibaret değil kitaptaki öyküler, yine de bu izleğin öne çıktığı rahatlıkla söylenebilir. Değindiğim öykü, sanırım bu meselenin en net ele alındığı metin. Öykünün girişinde bir kadın, “Damadının içine kapalı, boynu bükük biri olduğunu” belirttikten sonra, “yazar mıymış neymiş” diyor. “Bir yandan [da] salona habislik yayan bakışlar fırlatıp kısık sesli ağzını eliyle örterek zararsız delilere benzediğini de belirt[iyor].” Anlatıcı bunları işitmiş, görmüş, “yazarlığı küçümsemesi neyse de deli benzetmesine alın[mıştır]”. Öykü, anlatıcının kâh yazarlığı savunmasıyla, kâh “Parmaklarımı lise yıllarında kaptırdım yazı makinesine” diyerek gençlik yıllarından bu yana süren yazı macerasını anlatmasıyla ilerlerken, öykünün anlatı zamanında da bir öykünün, daha doğrusu o ilk cümlenin doğum ânına tanık oluyoruz.

Dişçiden çıkıp metro istasyonuna ineceğim sırada önüme geçen adamla kadını, arkalarından baka baka, yirmi adımda öykü cümlesine soktum. Kimsenin haberi olmadan büyük iş yapmanın coşkusuyla o cümleyi yürüyen merdivenlerin basamaklarında yuvarlayıp parlatarak iki satıra oturttum. Yeraltı koridorlarına indiğimde dilimde nur topu gibi bir cümle vardı. Avrupalı ressamlar gibi, dış gerçeğe baka baka, göz çalıştırarak söz kurmuştum. (s. 98)

Burada araya girerek önce “göz” ile “söz”ün bir araya gelmesine, sonra da peşinden gelen şu önermeye dikkat çekeceğim.

Oysa o cümleyi yazıya geçirmek başka işlemler gerektiriyordu.

Nedir anlatıcının yeğlediği işlem?

Önümdeki kadınla adama bakarken gördüğüm şekilleri, hareketleri, renkleri değil, o yürüyüşün bende uyandırdığı düşünceyle duyguyu dil yordamıyla anlamaya çalışıyordum. (Vurgu eklenmiştir.)

Öykü, anlatıcının metro seyahati sırasında karşılaşıp tanık oldukları ve bunların onda uyandırdığı duygu ve düşüncelerin ifade edilmesiyle sürer, ama mühim bir nokta vardır. O cümle ne olacaktır ya da ne yapacaktır anlatıcı o cümleyle? Dilindeki cümleyi uygun bir köşe bulup yazıya dökmesi gerektiğini belirtir.

Ortama okyanus rengi katan turkuaz çinili sütunun sütresinde önce gözlük taktım, sonra acele etmeden defter kalem çıkardım. O cümleyi, kalıbını bozmadan ayaküstü çiziktirdim.

(“Sütun” ve “sütre” kelimelerine dikkat!)

Yalçın’ın öyküsünü böyle orasından burasından cümleler ya da kelimeler seçerek ortaya saçmam metnin bütünlüğünün ve akışının gözden kaçmasına neden oluyor, farkındayım; ne ki bir öykü ya da öykü kitabı hakkında kalem oynatırken bunu yapmak kaçınılmaz. Af babında alıntılar yaparak üsluba dair de bir şeyleri gözler önüne sermeyi murat ettiğimi, ama metni ve metnin ruhunu eksilttiğimin farkında olduğumu bir kez daha belirtmeliyim.

Bir alıntı da öykünün finalinden.

Ne gelir bir insanın elinden deyip duran Mösyö Teste gibi ben de Ne gelir elden cümle kurmaktan başka diye diye eve döndüm. […] Oturup kalkıp kapalı, derin, derişik ve değişik metinler yazmaya sıvandım. Bana zararsız deli diyen kadına inat zararlı akıllı olmaya kalın yaprakların arkasında ant içmiştim. (s. 101 – vurgu metinde.)

Sabahattin Kudret Aksal

Öykünün alıntılamadığım, özetlemediğim, üzerine ahkâm kesmediğim kısımlarında anlatıcı gençlik hülyalarından bahsederken vaktiyle daktiloyla yazdığı bir makaleyi anar. Makale “Sait Faik’teki enseler” hakkındadır; anlatıcının usta yazarın öykü ve şiirlerindeki enseleri “deli pösteki sayar gibi” taradığından söz edilir. Bunların anlatıldığı yerde şöyle bir cümle geçiyor:

[Sait Faik] Ne dış olay örgüsü peşindedir ne Aksal gibi dilin içindeki öykü’yü aramaya kalkar. (s. 98 – vurgu metinde.)

Alıntıların sırasını bozduğumu belirtmeli, itiraf etmeliyim (sayfa numaralarından da anlaşılmıştır). Öyküde içinde Sait Faik ve Aksal geçen bu cümle yukarıda, “Önümdeki kadınla adama bakarken” diye başlayan, cümleyi yazıya geçirme işlemini aktardığı cümlelerden de önce geçiyor. Sırayı neden bozdum? Bağlantıyı daha sonra kurabildim de ondan. Finaldeki cümleleri alıntılarken –katılır mısınız, Murat Yalçın katılır mı, bilmem– kulağımda Sait Faik’in meşhur bir öyküsünün sesi, tınısı çınladı… da bunun üzerine dönüp öyküde Sait Faik’ten söz edilen cümleleri yeniden okudum. Az sonra ifade etmeye çalışacağım bağlantıyı da o zaman kurdum, ama önce Sait Faik’in sesi, tınısı derken ne kastettiğimi, onun en meşhur öykülerinden birinden, “Haritada Bir Nokta”dan[2] alıntı yaparak anlatmaya çalışayım.

Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin, ölümü bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kâğıt aldım. Oturdum. Ada’nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.

“Oturup kalkıp kapalı, derin, derişik ve değişik metinler yazmaya sıvandım.” Bu cümleyle şu cümleyi sesli okuyun, siz de benzer tınıyı duyacaksınız bence. “Koştum tütüncüye, kalem kâğıt aldım. Oturdum. Ada’nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım.” Benzer bir ses yakınlığı şu cümleler arasında da yok mu?

“Söz vermiştim kendi kendime.”

“Bana zararsız deli diyen kadına inat zararlı akıllı olmaya kalın yaprakların arkasında ant içmiştim.”

Sait Faik Abasıyanık

Her iki öyküde de mevzunun delilikle yazı arasındaki bağa dolandığına dikkat çekerim. Kuşkusuz büsbütün koşut değil ileri sürülen tezler; birinde yazmayınca öbüründe yazınca delirmek söz konusu mesela. (Öyle mi sahiden? Her ikisinin de tezler ileri sürdüğü söylenebilir mi ki?) Beri yandan Yalçın’ın öykü kişisinin Sait Faik’i haklı çıkarmak ya da ondan farklı bir tez ileri sürmek istediğini de hiç zannetmiyorum. Belki esinlenmek, belki el almak, yahut konuşmak, yazdığı metinle Sait Faik’in metnini konuşturmak.

“Ne dış olay örgüsü peşindedir ne Aksal gibi dilin içindeki öykü’yü aramaya kalkar” cümlesine dönebiliriz. Bana öyle geliyor ki, bu cümle öykünün içine yerleştirilmiş bir manifesto – bir şeylere açıklık kazandırma, açık seçik etme anlamında. Murat Yalçın’ın Dalga Boyu’ndaki öykülerinin bende bıraktığı izlenimi tanımlamama en çok yardımı olan bu cümleydi. Yalçın öykü kişisinin Sait Faik’e yakıştırdığı tutuma hem yakın hem de uzak olduğu ileri sürülebilecek farklı bir tutumla kaleme alıyor öykülerini. Öykülerinde hem dış olay örgüsünün peşinde hem de dilin içindeki öyküyü arıyor. (“Ne o ne öbürü” değil de, “hem o hem öbürü.”) Aslında mesele sanırım biraz daha karışık. (Nasıldı? Derişik ve değişik?)

Murat Yalçın’ın kitabının başına epigraf olarak aldığı, Lawrence Braggs’ın cümlesine başvurabiliriz belki – o da paratekste dahil ve yardımcı olabilir.

Maddenin dalga ya da parçacık doğasıyla radyasyon arasındaki ayrım çizgisi “şimdi” ânıdır. Bu an, zaman içinde istikrarlı şekilde ilerledikçe dalgalı bir geleceği parçacıklı bir geçmişe dönüştürür.

Dürüst olacağım, bu alıntıyı anladığımı söyleyemem, ancak hiç değilse bunu bir metafora çevirmeyi deneyebilirim sanki. Çok az şey (neredeyse hiçbir şey) biliyor olsam da, en azından elektromanyetik radyasyonun hem dalga hem de parçacık özelliği taşıdığını, geniş zaman ölçeğinde ve büyük mesafelerde dalga karakteristiğinin daha belirgin, küçük zaman ölçeği ve mesafelerde parçacık karakteristiğinin daha yaygın olduğunu söyleyebilirim. (Wikipedia’nın yalancısıyım!) Metaforu bu “bilgi” ışığında kurmaya kalktığımda, “dış olay örgüsü” bana büyük ölçekli ve mesafeli (yani dalga karakteristiğinde), “dilin içindeki öykü” ise küçük ölçekli ve mesafeli (yani parçacık karakteristiğinde) olabilirmiş gibi geliyor. O zaman kaçınılmaz olarak şu soru beliriyor: Murat’ın öykülerinin bu iki doğası/karakteristiği arasındaki ayrım çizgisi nedir? Aşırı yorumumu Braggs’tan aşırdıklarımla ilerletip, “şimdi” yanıtı vererek ve bu şimdinin de okuyucunun şimdisi olduğunu belirterek bir yere varabilir miyim? Metaforu sündürüp okuyucunun şimdisi istikrarlı şekilde ilerlediğinde dış olay örgüsü dil içindeki öyküye dönüşür diyebilir miyim?

Demesem daha iyi, çünkü tam bunları düşünürken gözüm masanın üzerinde kapalı vaziyette duran kitabın kapağına ilişti. Kitabın adı oradan bana göz kırptı sanki. Dalga Boyu adını verirken Murat Yalçın dalga geçiyor olmasındı? Bragss, radyasyon, metafor falan filan diye sıraladıkça tufaya mı gelmekteydim; turfanda meyve lezzetsizliğinde cümleler miydi çiziktirdiklerim? Mizana vurulduğunda turfa mı bulunurlar yoksa?

Dalga Boyu kolay tanımlanabilecek, sınıflandırılabilecek öykülerden oluşmuyor. İroninin yükseldikçe yükseldiği metinler de var aralarında, ince bir kederin iç sızlattığı metinler de… Belki dalgalı bir kitap demek lazım. Yukarıda yazmak meselesinden bahsedilen öykülerin az olmadığını belirttim. “Yazmak” derken kastettiğim ne peki? Galiba yazmakla yaşamak arasındaki bağ – bazıları için bu bağın nasıl hayati olduğuna dair öyküler.

Mesela “Beklemede” öyküsünün anlatıcısı, “defterine baktığında aynaya baktığından daha fazla şey görü[p] sezinl[ediği]” lise ikinci sınıfta beklemeye kaldığı yılı hatırlar, aktarır.

En başa özene bezene, kalın irisi harflerle, kararlılığını belli etmek için arası açık harflerle, y a z m a k yazmakla bile doyuma ulaşıyordun. İkinci satıra, sana her zaman büyük iyilikleri dokunmuş, her tökezlediğinde elini omzunda duyduğun dosta gönül borcu ödemeyi ağırdan almış, kendini bir şey sanarak arsızlık, haksızlık etmiş birinin mahcubiyetiyle o k u m a k yazmıştın. […] Oysa YAZMAK ve OKUMAK diye kimsenin bilmediği, bilse de defterine geçirmeyeceği değişmez maddelerin vardı. Başkalarının boş zaman eğlencesi saydığı, senin apaçık varlık nedenindi. (s. 87)

Kitabın arka kapak yazısında “Dalga Boyu, otuz beş yıllık öykü serüvenini açığa çıkarıyor” denmiş.  Bununla kitaptaki öykülerin otuz beş yıl boyunca yazıldığı mı ima ediliyor, bilemiyorum (İma Kılavuzu[3] elimin altında değil). Bana daha çok otuz beş, hatta kırk-kırk beş yılın ardından geçen zamana bakılan öyküler okuyorum gibi geldi. Bu “geçen zaman” öykü anlatıcılarının okuyarak ve yazarak geçirdikleri yıllar olduğu için haliyle bu uğraşların farklı görünümleri, geçirdikleri evrimleri ya da sabit kalan hususları içeriyor öyküler, daha doğrusu bunlar bir-iki adım öne çıkıyor.

Az önce değindiğim öyküde lise ikide beklemeli bir genç vardı; “Bir Güz İkindisi İETT Otobüsünde Bir Yolcu” öyküsündeyse anlatıcı üniversite hayatının ilk günlerinden birini hatırlayıp aktarıyor. Bir önceki öyküyle aynı kişi olup olmadıklarının bir önemi yok, ama okumayı ve yazmayı varlık nedeni saymak bahsinde çok benzeştikleri inkâr edilemez. Bu arada şunu da geçerken belirtmek lazım; bu iki öyküde de anlatıcı öykü kişisine “sen” diye sesleniyor. Anlatıcıyla öykü kişisinin aynı kişi olup olmadıklarının da bir önemi yok. Bununla beraber, anlatıcının öykü kişisiyle aynı yollardan geçtiği, aynı durakta otobüs bekleyip aynı otobüslere bindiği çok açık. Orta yaşa yaklaştığını ya da orta yaşın ortalarında olduğunu varsayabileceğimiz anlatıcının üniversiteli gence karşı hayli müşfik olduğu söylenebilir; daha doğrusu şefkatli bir eleştirellikle anlatıyor gencin hikâyesini. Aradan geçen onlarca yılın neler öğrettiğini, neleri kalınlaştırdığını, neleri incelttiğini de satır aralarında, yine edebiyat üzerinden duyuruyor. Öykünün adının ilk anda aklımıza düşürdüğü Calvino’nun kitabı genç üniversitelinin çantasındadır; anlatıcı bu kitapta okuyacağı hangi cümlelerin ona bir şeyler söylemesi için aradan yıllar geçmesi gerektiğine dikkat çekiyor. Okumaya, yazmaya, edebiyata ilişkin anlatımların yanında aynı zamanda bir otobüs yolcusunun öyküsü bu; kalabalık otobüslerde seyahat edenlerin stratejileri, tutumları, nelere baktıkları, nelere dikkat ettikleri hakkında. Üstelik öykü kişisi sadece onu tanıdığımız üniversite birinci sınıftaki haliyle (arzuları ve utançlarıyla mesela) değil, bunların yanı sıra çocukluğu, belki bebekliği de hesaba katılarak, o dönemlerinden enstantaneler de aktarılarak anlatılıyor. Yazmak ve yaşamak meselesi demiştim, bu iki bahsin çok farklı bir kesişiminin öyküsü anlatılan – zamanın izinin, gölgesinin satırların üzerine ve arasına düştüğü bir metin.

Çocukken nasıl otobüsten indiğinde tabela okuma uğraşın sona eriyorduysa, kitaplar da, düşsel bir anlatının akışı da öyle kesiliyordu. Geride ancak birazını algılayıp özümsediğin, dikkatini dağıtan düşlere dalmaktan alımlayıp benimseyemediğin satırlar kalıyordu. Bir kitabı bitirdiğinde yazarın yazmadığı, senin okumadığın şeylerle dolmuş oluyordu zihnin. (s. 93)

Dalga Boyu’ndaki her bir öyküden söz etmek zor; buna kalkışmak yazıyı okunmayacak hacimlere götürebilir. Üstelik, Murat Yalçın’ın öykü kişilerinden birinin hatırlattığı üzere, bu yazıyı tamamladıktan sonra öykülere yeniden döndüğümde aynı kitabı okuyup okumadığımdan kuşkuya düşebilirim, çünkü aynı ben olmayacağım. “Güneşsiz Günce” öyküsünün anlatıcısı Ataç üzerine oyun yazmak istiyordur. Öykü bu süreçte tuttuğu günlük notlardan, güncesinden oluşuyor. Yine alıntıyı öykünün finalinden yapacağım.

Ben dünkü ben değilim. Okuduklarım da başka yerde, başka zamanda yaşayıp düşlemiş başka birinin. (s. 117)

Murat
Yalçın

Bu cümledeki “düş” vurgusu (daha doğrusu yaşamakla düşlemek ikilisinin beraber anılması) benim ya da anlatıcının dünkü ben ya da o olmasından daha önemli. Öykünün anlatıcısı okuduklarından “başka zamanda yaşayıp düşlemiş başka birinin” yazdıkları diye söz ederken kendindeki değişime, dönüşüme (yeniden okunduğunda aynı anlamlar çıkarılmayacağına göre “metinlerdeki değişim ve dönüşüme de” diyemez miyiz?) vurgu yapıyor hiç kuşkusuz. Bununla birlikte bu önermeyi daha genele yaymak çok mu yanlış olacaktır? Okuduklarımızın hepsi “başka zamanda yaşayıp düşlemiş başka birinin” işi değil mi? (Bu yüzden bazıları kurmaca okumadıklarını biyografi, anı okumayı yeğlediklerini söylerler ama bu janrlardaki metinlerin de “yaşanıp düşlenmiş” olduğunu akıl etmezler.) İETT yolcusu gence seslenen öykü anlatıcısıysa okuyucunun daldığı düşlerin onun alımlamasına ket vurduğuna dikkat çekiyordu. Böyledir hiç kuşkusuz, zihnimiz dağılıverir, dalgasını geçer; ama bizi bir başkasının yaşayıp düşlediklerine (bu kişi bir zaman önceki kendimiz de olsak) çeken, onların içine girmemizi mümkün kılan da yine düşlerimiz, düş gücümüzdür – yaşadıklarımızla beraber elbette. Bu yüzden edebiyatı düş gücünden, düşlerden ayrık tutmak, salt akılla, birtakım saptamalarla, yan yana getirmelerle, benzerliklere yahut aykırılıklara dikkat çekmekle (bu yazıda olduğu gibi) sınırlandırmak… Bizim alımlamamızı asıl engelleyen bunlar değil midir? Murat Yalçın’ın öyküleri öykü anlatıcılarının tumturaklı kimi usa vurmalarına, yan yana getirmelerine rağmen (belki de bu sayede) düş gücümüzü biliyor, keskinleştiriyor.

Kelime oyunlarından girmiştim yazıya. “Kelime oyunu sadece kelime oyunu değildir” dememek için zor tutuyorum kendimi. Sütunla sütrenin yan yana gelmesinde saklı öyküler var; keşfi bizim ve yazarın düş gücüne kalmış öyküler bunlar (hiç keşfedilmeseler bile dikkatimizi çektiği yerde çakıp sönen bir ışık var). Yalçın’ın öykü anlatıcısının “dilin içindeki öykü” diye adlandırdığı bu gibi şeyler olmalı. Öykülerdeki geçişleri, dehlizleri keşfetmek için muhtaç olduğumuz cesaretin de ironide mevcut olduğunu ileri süreceğim. Kimi zaman kostaklansalar, kimi zaman heyheylenseler, kimi zaman eseflenseler de, Murat Yalçın’ın öykü anlatıcılarının yedeğinde her daim ironi saklı. Saklı demem lafın gelişi, üzerimize boca ettiği de vaki. Saklı ya da açık, öykülerden birinde geçen bir tabiri ödünç alarak diyeceğim ki: “Yeryüzü gülüşünü” eksik etmiyoruz Murat Yalçın’ın öykülerini okurken yüzümüzden.

Bu bağlamda Dalga Boyu’nun hiciv boyutuna değinmemek olmaz. Gündelik hayata dair olduğu gibi edebiyat, kültür sanat alanında da Yalçın’ın öykü anlatıcı ve kişilerinin salvolarıyla savrulanlar az değil. (Gündelik hayatla ilgili olarak, yazı boyunca hiç değinmediğim “Salon Salomanje” başlıklı öyküyü hiç değilse anmak ve dikkat çekmek isterim.) Kültür-sanat bağlamında edilen laflara birkaç örnek vermeden durmam da zor.

Çok yazar tanıdım gösteriş yapmamakla caka satan. […] Tuhaftır, kişi oğlu kişi yahut dişi kızı dişi, ne denli yetersiz, yeteneksiz, içi ne denli tamtakır kuru bakırsa, böbürlenmesi, büyüklenmek için başvurduğu küçümsemeler de, horlamalar da o nispette fazla oluyor. O ölçüde bağırganlaşıyor. En alçaklar en yüksek seslerle konuşuyor. (s. 118)

Gökyüzü duyuşlarını, düşünüşlerini bir roman formunda anlatmaktan söz ediyorum. Yoksa roman ormanının kıssa köyünde yaşayıp gidenlerden değil. (s. 135)

Kültür-sanat-düşün insanlarını düşün. Ortak paydalarının dünyayı karalamak olduğunu göreceksin. İnsanlık hakkında ileri geri konuşmak, çağı türlü sıfatlarla eleştirmek, toplumu iğnelemekle görevli sayarlar kendilerini. Bizler onları okuyup dinlerken bu çirkinleştirme yarışında birinciliği kime vereceğimizi bilemeyiz. Bana hep kendilerine yücelikler, erdemler vehmeden, çevresini terbiye etmekle yükümlü mistikleri anımsatırlar. Kutsalın vaazını taklit ederler. […] O öldü bu öldü tafrası atmalarına bakma, türlü çağdışılıkla, mistik düşkünlüklerle geçinirler. (s. 141)

Soldan sağa: Memduh Şevket Esendal, Nurullah Ataç, Edip Cansever

Murat Yalçın’ın öykü anlatıcılarının sesi, bazı öykülerde, kimi cümlelerde yukarıda Sait Faik örneğinde değindiğim üzere, edebiyatımızın usta yazarlarının metinlerinden kulağımızda kalmış seslere çalıyor. (Seslere çalıyor ama sakın ha, o sesleri çalıyor değil!) Sait Faik gibi adlı adınca andıkları var; Ataç, Esendal ya da Edip Cansever gibi. Bunların dışında başka isimler de anılabilir. Öykü anlatıcılarının bazısı Haldun Taner’in anlatıcılarının daha hınzır ve ağzı bozuk olanları sanki, ya da Refik Halid’in yazılarındaki alaycılıkla ve kelimelerle sahne çizme, renkleri, sesleri, ışık oyunlarını sezdirme hüneriyle akraba bir anlatımdan söz etmek mümkün. Anlatıcıların hiciv, ironi bahsinde sözün kime değeceğini, çarpacağını önemsemeyen pervasızlıklarında da yine bu iki usta yazarı anmamak olmaz. Satır aralarında gülümsediklerini düşündüğüm başka edebiyatçılar da var – yanılıyorsam Murat bağışlasın. Hulki Aktunç, Necati Tosuner, Vüs’at O. Bener… Yalçın’ın öyküleri bize bir şeyler anlatırken bir yandan da bu usta yazarların metinleriyle konuşuyorlar. Belki şöyle demeliyim; telden tele konarlarken bazı tellerde edebiyatçılara ya da onların konup kalktıkları sırada oluşan titreşimlere kulak veriyor ve yansıtıyorlar, işte bazen de yakın bir titreşimi onlar yaratıyor.

“Telden tele”nin kapsama alanı da çok geniş – yeraltından gökyüzüne, kelimelerden cümlelere, uykulardan düşlere, uykusuzluklardan uyanıklık zannedilen bönlüklere; çocukluk ve gençlik duygularından, hüsranlarından bunların yıllar geçse de geçmeyen, silinmemiş tortularına, onlardan kurtulamayışlara, belki onlara teslim olmaya; zamanın acımasızlığından zamanın geçerken bir zamanlar görkemli olanlarla olmayanları eşitleyişine, görkemli olmayanların bundan bile teselli bulamayışlarına yahut buna gönül indirmemelerine; vurdumduymazlık hünerlerinden kelimeler, cümleler, öykülerle, dalga geçerek, sarakaya alarak alınan öçlere, bunu yapmanın beyhudeliğine, yazarak ve yazdıkça, kelimelere boğdukça, suları bulandırdıkça saydamlaşmaya…

 

NOTLAR

[1] Murat Yalçın, Dalga Boyu, YKY, İstanbul, 2024, 145 s.

[2] Sait Faik Abasıyanık, Son Kuşlar, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2021, 144 s.

[3] Murat Yalçın, İma Kılavuzu, YKY, İstanbul, 2003, 90 s.

Yazarın Tüm Yazıları
  • Dalga Boyu
  • murat yalçın

Önceki Yazı

VİTRİNDEKİLER

Haftanın vitrini – 48

Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Ateistler için Din / Biliyorum, Ama Yine de… / Dolanık Beyin / Kâğıttan Kaplan / Kızıl Meşe / Sanat Eserine Dönüşmek / Sanat ve Anlamın İnşası / Tatil Kitabı / Tipografi / Türkçe İkilemeler Sözlüğü

K24

Sonraki Yazı

DENEME

Yabancının yolculuğu

“Edward Said Yabancı’nın sıklıkla insanlık durumuna ilişkin bir tür soyut metafor olarak yorumlanmasına rağmen, romanın tarihsel bağlamına, yani Albert Camus’nün büyüdüğü sömürge Cezayiri’ne dikkat çekiyordu.”

ŞULE S. ÇİLTAŞ
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist