• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Vüs’at O. Bener’in son dönem öykülerine bir bakış:

Hayat-yazı denklemindeki kapanlar

“Oto-kurmaca konusundaki tanımlarda yazarın bu türdeki yapıtlarla kendisini yeniden inşa ettiği sıklıkla vurgulanır. Vüs’at O. Bener’in yapıtlarında yaptığıysa ben inşasından ziyade ben’in, benliğin teşrih edilmesidir, bir anlamda inşanın tam zıddı bir eylem. Gerçi büsbütün parçalara ayrılmaz, ama içerideki parçaların görülebilirlik kazandığı bir açılma söz konusudur.”

Vüsat O. Bener

BEHÇET ÇELİK

@e-posta

ELEŞTİRİ

6 Temmuz 2023

PAYLAŞ

Vüs’at O. Bener’in Yaşamasız’dan hayli uzun zaman, 36 yıl sonra yayımladığı Siyah Beyaz başlıklı öykü kitabıyla aynı başlığı taşıyan ilk öykü, yazarın bu kitabında ve sonraki kitaplarında ne yapmak istediğine dair önemli ipuçları taşıyor. Beri yandan, Bener’in izah etmekten çok anlamaya çalışacağım yaklaşımı, 1984’te yayımlanan Buzul Çağının Virüsü ve 1991’de yayımlanan Bay Muannit Sahtegi’nin Notları’nı okuyanlar için de çok yabancı değildir. Bu yanıyla onun neden yazdığı, yazmaktan ne umduğu sorusuna verilebilecek yanıtlara bizi yaklaştıracak bir metindir bu öykü; başka bir deyişle kurmacasının içinde yazma eylemini de sorguladığı parçalardandır.

Öykü bir rüya atmosferini andıran görüntülerle başlar. Öncelikle “Her şey siyah-beyaz”dır, bir de şöyle bir görüntü: “Bilinmeze götürüldüklerinden habersiz görünen soyunuk, ne erkek ne dişi insanlar da duruyor, sırtları birbirlerine dönük, nereye baktıkları belli değil.” Peşinden orada bir otobüs ve otobüs camında biri olduğunu anlarız. Anlatıcı, “Bu ‘ben’ miyim?” diye sorduktan sonra yine ancak rüyalarda görülebilecek bir şeylerden söz etmeyi sürdürür.

Biri kürek kemiklerimin arasına sokulu anahtarı çevirmeye başladı, sol kolum –belki de sağ– kırık kırık kalkıyor. ‘Ben’ de beni görmüş olmalı, başını çıkardı pencereden – dev balyozlar pamuk yığınlarına dalıp çıkıyor, çıt yok, dudaklarının kıpırdanışını izliyorum ‘ben’in, ‘buluşalım’ demeye mi getiriyor? Sanırım. Ama nasıl, nerede, kaç yüz yıl sonra? İçimdeki gramofon –His Master’s Voice– habire baştan çalıyor cızırtılı plağı: Saçmalama. Benimle mi ilgili bu uyarı? Sinirlenmemeliyim, oysa unutmuş olmalıyım öfkeyi. ‘Ben’ konuşmayı sürdürüyor gibi. Sözcüklerin tek tek karşılıklarını bilmenin anlamsızlığını, birleştirildiklerinde bile anlam kazanamayabileceklerini anlamaktan uzağım. Zorla belleğini, anımsa kendini! Sabredin, buluşabilirsiniz. Hiç de inandırıcı değil artık, umut yok. Belki bir an duraklarsa itici güç, o andan yararlanabilirsek, yineleyebiliriz kesintiye uğrayan zamanı. Zaman kesintiye uğramaz, yinelenmez. (Siyah Beyaz, s. 7-8)[1]

İpucu barındırmakla birlikte bu pasaj bir ön-gösterim değil, bunu eklemeliyim. Siyah Beyaz’da ya da peşi sıra yayımlanan öykü kitaplarında, rüya atmosferini andıran, anlatıcının kürek kemiklerinin arasına sokulu bir anahtarın çevrilmesi benzeri gerçeküstü öğeler pek karşımıza çıkmaz. Aksine, belki de bu kitapların “hiper-gerçekçi” olduğu bile söylenebilir. Okuyanların kolaylıkla anı yahut otobiyografik metinler zannetmesi mümkündür. Görece tanınırlığı olan birkaç kişinin isimlerini korumuş, öbür öykü kişilerinin isimlerini değiştirmiştir, ama bir kez verdiği ismi sonraki metinlerde de kullanmıştır – aile bireyleri, yakın dostlar kurmacadaki isimleriyle sıkça çıkar karşımıza. Kendi ismini anmaz anlatıcı, ama isminin ortasında bir apostrof olduğuna değinir, bir yerde de kimliğinde ismi “ü” harfiyle yazılıyken tahsil edeceği çekte “u” ile yazılmasından telaşlanır. (Çek de bu arada Ihlamur Ağacı’nın telifi için verilmiştir!) Bunların yanı sıra, mekân isimlerini, gazete, TV haberlerini, aldığı ilaçları birebir anarak gerçekle kurgu arasındaki sınırı alabildiğine bulanıklaştırır.

Bener’in bu kitaplarını kaleme aldığı yıllarda dolaşımda olduğunu zannetmiyorum, daha yakın yıllarda duymaya başladığımız, tartıştığımız bir edebi kavram var: Oto-kurmaca. Bener’in bu yapıtlarını andıran, ilk anda bunları da kapsadığı düşünülebilecek tanımlarla anılıyor bu türdeki yapıtlar. Oto-kurmaca konusundaki tanımlarda yazarın bu türdeki yapıtlarla kendisini yeniden inşa ettiği sıklıkla vurgulanır. Okur şu konuda kimi zaman uyarılır; her ne kadar yazarla kahraman aynı adı taşısalar da kurmacada ortaya çıkanın yeni bir “ben” olduğu belirtilir. Yazar, kendi geçmişinden ve benliğinden yola çıkarak yeni bir kişi, bir karakter (kahraman) yaratıyordur, başka bir deyişle inşa ediyordur.

Vüs’at O. Bener’in yapıtlarında yaptığıysa ben inşasından ziyade ben’in, benliğin teşrih edilmesidir, bir anlamda inşanın tam zıddı bir eylem. Gerçi büsbütün parçalara ayrılmaz, ama içerideki parçaların görülebilirlik kazandığı bir açılma söz konusudur. Gelgelim, teşrih kelimesinin karşılıklarından “otopsi”yi akla getirecek şekilde, açılan yerde karşılaşacaklarımız artık telafisiz haldedirler, bu yüzden pansuman yapılmaksızın gerisingeri dikilip kapatılır, kapatılmaya çalışılır; ama bu “açma” sırasında daha önce gördüklerimizden fazlasını görmüşüzdür ya da görmüş gibiyizdir – dikiş dedim ya, bu da olsa olsa “teyel”dir, yeniden bir başka zaman sökülecektir, bir yeni teşrih ânında.

“Siyah-Beyaz”dan yaptığım alıntıya dönersem… Anlatıcının “ben”le karşılaştığı hemen dikkat çekmiştir, anlatıcının “ben”iyle arasına bir mesafe bulunduğu, “ben”ine ayrı bir –tabir yerindeyse– kişilik atfettiği. Beri yandan, “ben” “anlatıcı”yla konuşmaya çabalıyor, ama ya sesi çıkmıyor ya anlatıcı işitmiyor. (“Dev balyozlar pamuk yığınlarına dalıp çıkıyor, çıt yok.”) Anlatıcı ile “ben”in yanı sıra metinde “içimdeki gramofon” diye anılan bir başkası var, o da bir üçüncü kişi/lik olsa gerek, “ben” yerine bu tabir seçildiğine göre. Bir uyaran görevi görüyor sanki öbür ikisinin konuşmalarında, “Saçmalama” diyor.

Peşi sıra gelen cümle ilk anda genel geçer bir önerme gibi görünse de, “ben”in konuşmayı sürdürüyor gibi olmasıyla da ilgili – aynı zamanda anlatıcının onun söylediklerini anlayıp anlamadığıyla da. “Sözcüklerin tek tek karşılıklarını bilmenin anlamsızlığını, birleştirildiklerinde bile anlam kazanamayabileceklerini anlamaktan uzağım.” Mesajını alıcısına kolayca teslim etmeyen, Bener’in çetrefil –Orhan Koçak’ın “çoğul konumlu cümle”[2] diye tanımladığı– cümlelerinden biri. Anlamanın, anlam vermenin, bir cümledeki, bir konuşmadaki kelimelerin karşılıklarını bilmekten geçmediğini, hatta kelimelerin yan yana gelişleriyle bile anlam kazanamayabileceğini anlayamadığını, anlamaktan uzak olduğunu söylüyor anlatıcı. Ancak burada şuna dikkat etmek gerek: Anlamaktan uzak olduğu şeyi –sözü dolandırarak da olsa– adamakıllı tanımlayabildiğine göre aslında pekâlâ anlamıştır da. Bener’in metinlerde birbirini yanlışlayan ardışık cümleler çoktur. Alıntıladığım metinde, kaldığımız yerin devamındaki cümleler de keza onlardan, hangisinin, anlatıcının mı, “ben”in mi, “gramofon”un mu söylediğini kestiremesek de birbiriyle konuşuyor, tartışıyorlar: “Buluşabilirsiniz” diyene öbürü “İnandırıcı değil, umut yok” diyor; biri zamanın kesintiye uğrayabileceğinden söz ettiğinde öteki “Zaman kesintiye uğramaz” diye kestirip atıyor. Bu “diyalog”a gelmeden, az önce zikrettiğim çetrefil cümleye bir kez daha dikkat çekmek istiyorum. Aynı cümle içerisinde kendi önermesini yanlışlayan ama yanlışlarken de olumlayan bir cümle bu.

Anlatıcının “ben” ve “gramofon” şeklinde bölündüğünü biliyoruz, ama bu çetrefil, çoğul konumlu cümleden anlıyoruz ki, kalanlar da pek bütünlüklü değil. Cümle cümle ilerlerken bir cümleyi atladım; şunu: “Zorla belleğini, anımsa kendini!” Bunu söyleyen hangisi? Anlatıcı kendisine söylemiş, kendisine telkin etmiş olabilir, yahut “ben”in bir cümlesini (balyozun sesini) sonunda işitmiş ve aktarmış olması da mümkün. Gramofonun bunu söylediğine pek ihtimal verme yanlısı değilim; hatırlarsak, “Saçmalama” demişti, bozguncu bir tutumu benimsiyordu. Beri yandan kimin söylediğinin önemi de yok, çünkü ardı sıra gelen “inandırıcı değil” önermesi bu cümleyi de kapsıyor. Ama yine de söylendi. Kendini anımsamak için belleği zorlaması öğütlendi. Nedir peki anımsayacağı anlatıcının; “ben”iyle ve gramofonla uyumlu olduğu zamanları hatırlamaktan mı medet umuyor – sahi, olmuş mudur böyle zamanlar? Yoksa hatırlaması gereken, boş umutlara kapılmamak için, hiçbir zaman böyle bir bütünlüğün söz konusu olmadığı mı? “Hatırla[yacağı] kendi[sinin]” öteden beri böylesine parçalara ayrılmış olduğu mu yoksa? Konuşan nispeten umutlu kişinin “Belki bir an duraklarsa itici güç, o andan yararlanabilirsek, yineleyebiliriz kesintiye uğrayan zamanı” dediğini de akılda tutmak lazım. Yineleyebiliriz dediğine göre vaktiyle zamanın (akışının) kesintiye uğradığına tanık da olunmuş – bir bütünlük ya da mutluluk ânı yahut yanılsaması. Bozguncu ses, muhtemelen gramofon, “Zaman kesintiye uğramaz, yinelenmez” dese de, her şeyin alabildiğine beyhude göründüğü bir aşamada hatırlama çabası yine de bir şeydir, buna çok anlam yüklemenin büyük hata olacağı ânında vurgulanıyor olsa da.

“Anımsa kendini” der demez, bunun hiç inandırıcı olmadığını vurgulamasından da anlıyoruz ki, Vüs’at O. Bener’in anlatılarına kendi hayatından parçalar alması bir anımsama çabası değildir, aynı zamanda geçmiş olayları hatırlayarak ve yazarak didiklemesinde öncesinde bilmediği bir şeyleri bulma çabası, bir arayış da yoktur. “Yaşanmış yaşanmışlığıyla kalır”, kalacaktır. Yeni –kurmaca– bir benlik yaratmanın peşinde olmadığı gibi, geçmişi yeniden kurmaktan da ısrarla kaçınır. Beri yandan yapmaya kalkıştığı işin böyle bir risk (“yan etkiler”) taşıdığının da pekâlâ farkındadır.

Her yanlış, bana doğrunun yanlışlığını anımsattı. Dürtülerle boğuşurken dürtülere yenik düştüm. Tüm anlatılar neyi amaçlar? Yazmak hangi sapmayı, yan etkilerinden soyutlayabilir? […] Kendimi günah keçisi haline dönüştürüyorum güya, yüklendiğim tüm çarpıklıklardan sıyrılmak olası değil. Bir iç serüveni, rahatlama boyunduruğu. Olanı olmamış yapabilme becerisi; yine daha ağır suçlamaları üstlenmeye götürüyor, irdeleyebilen insanı, çünkü o beceri aldatıcı, aldatma, göz boyama zenaati. Bir aptal mutluluk oyunu. O oyuna kapılabilmek için tüm yanlışları doğru saymak gerek. Bugüne değin yapageldiklerimi, yapamadıklarımı, yapmaktan kaçındıklarımı süzgeçten geçirdikçe geriye acınası bir toz yığını kalıyor. (Kapan, s. 38 – abç)

Bu alıntının göbeğindeki “rahatlama boyunduruğu” sözü önemli görünüyor. Yüklemsiz bir cümlenin, hatta bir tamlamanın içinde iki ayrı konum: Rahatlamak ve boyunduruk altında olmak, üstelik biri öbürünün sonucu. Peşinden benzerine az rastlanır bir mekanizma açık ediliyor: sözümona rahatlamanın nasıl bir boyunduruğa dönüşebildiği. İnsan, olanı olmamış yapabilir belki, böylesi bir rahatlamaya başta gönül indirilebilir, ama bunun varacağı yer daha ağır suçları üstlenmek, keçinin günahlarını çoğaltmak olacaktır – en azından Vüs’at O. Bener’in anlatıcısı için. Çünkü bunu yapabilme becerisini göstermek (ve görmek) aldatıcıdır, “göz boyama zenaati”dir. Bu oyuna kapılabilmek, kaptırıp gidebilmek (kendini aldatabilmek, kendi gözünü boyamak) için arkada olmamışa dönüşmemiş hiçbir “olan” kalmamalıdır, geçmiş topyekûn taranmalı, ayıklanmalı, “olanı olmamış yapma” tezgâhından geçirilmelidir. Bu yüzden bütün yanlışları doğru saymak (doğruymuş gibi görebilmek) gerekir. Bunun mümkün olması için de, haliyle bütün yanlışların tartılması, hepsinin üzerinden geçilmesi, “süzgeç”ten geçirilmesi gerekir. Geriye ne kalacağınınsa gayet farkındadır anlatıcımız: “acınası bir toz yığını.”

Bu alıntının yer aldığı “Sayıklama” öyküsünün girişi de şöyledir. Mevzunun başladığı yer.

Geçmişle yaşıyormuşum. Gelecekle nasıl yaşanır? Bilinmezliği kestirebilmek için umut saçmalığına sığınabilirsin. Gülünür. Dahası delimtirek kahkahalar atılır. Belki böyle bir yöntem yaşamaya bağlı tutar insanı. Geçmiş yanılgılar, ahmaklıklar yumağı önyargısını silmedikçe kafadan, inandıkça rastlantılara, geleceğin getirecekleri de farklı olmayacak. (Kapan, s. 37)

İki arzu mu beliriyor? “Bilinmezliği kestirebilmek” ve “yaşamaya bağlı olmak.” Dikkat çekmeliyim, “yaşamaya bağlar insanı” demiyor, “yaşamaya bağlı tutar insanı” diyor. Demek ki (henüz) bir kopukluk söz konusu değil, –az ya da çok– var olan mevcut bağın muhafazasından söz ediliyor, ancak “yaşamaya bağlar insanı” cümlesindeki kadar sağlam bir bağa da işaret etmiyor, bir nevi koptu kopacaklık halini duyuruyor. “Yaşamaya bağlı tutar insanı” sözünde, tutamamasının da an meselesi olduğu içkin. Burada çatışan, itişen iki tutum var. İlkini, söyler söylemez, “Gülünür” diyerek olumsuzluyor, hatta daha ona gelmeden “saçmalık” kelimesiyle bir tamlamada buluşturarak bir imkânsızlık olarak anıyor: Umut. Geleceğe yatırım yapabilmek için buna ihtiyaç vardır. Gelgelelim, geçmiş karşısındaki tutumunu değiştirmediği takdirde bir şey de değişmeyecektir. Kof çıkacaktır umut – hep olageldiği gibi.

Paragrafın devamı:

Yetmiş yedi yılın saplantıları daha da derinleşecek. Öyleyse nedir yüreğin şaşkın vurguları? Beklenti, o bekliyor, neyi? Gücünün tükeneceği zamanı, şahmerdan tokmağını. Onun da bilinçsizliğini yaşamadan. (Kapan, s. 37)

Bir şimdisizlik hali söz konusu sanki. Yanılgılarla, ahmaklıklarla dolu bir geçmiş ile saçma umutlar eşlik etmeksizin nasıl gerçekleşeceği kestirilemeyecek bir geleceğin basıncı arasında şimdi yitmiş gitmiş durumda. “Öyleyse nedir yüreğin şaşkın vurguları?” Yanıtı aranan, anlam vermeye çalışılan budur. Şu anda, şimdi atmayı sürdürerek yürek ne beklemektedir? (Saklı soru elbette: Atmasına neden tam şu anda son vermiyorum?) Geçmişin bunca didiklenmesi bu yanıtsız sorudan ve belirsiz geleceğin az ötesindeki bir gün gelmesi kaçınılmaz olan şahmerdanın tokmağından (saklı sorunun yanıtından) uzak durma çabası olsa gerektir.

“Sorular” başlıklı öyküde “Düşündükçe sıradanlaşıyorsa, kendi öngörüsüzlüğü, başka öğeler yüzünden ya da rastlantıların batağında boğulmuşluklardan oluşuyorsa bir yaşam, anlatılmasından bir yarar umulabilir mi?” diye sorarak kim bilir kaçıncı kez kendi yazısının, edebiyatının (elbette yaşamının da) üzerine eğilir, bir şeyler söyler. Bir yarar beklemediği açıktır, buna rağmen yazmıştır, yazmayı da sürdürecektir. Peki, neden? Aynı öyküden bir alıntı.

Yaşlanmamayı kendi istençleriyle gerçekleştirebilenlerin bilinçaltı sezgileri olsa gerek, yine de olacakların beklentisi, korkusu salmıştır yüreklerine. […]

Belge olsun diye mi karalıyorum bu satırları? Aklı başında birinin yapacağı en akıllıca iş, anlamsızlığa sürüklenen kafayı uyuşturmak değil mi?

Tek engel, insanın yine kendi öz benliği, egosu. Yoksa geride kalanların çekeceği acıya bel bağlamak tam bir kaçış senaryosu.

Peki anlatmayı deneyeyim. Çıkmazdan çıkmaza sürüklenmekten başka çıkış yolu görünmüyor. Kişi oyalanmak için oyalandığının ayrımında ise, oyunu mutlaka yarıda bırakır. Ben her zaman ayrımında olduğuma göre bedeni sürüklemekten başka hiçbir işe yaramıyor düşüncelerim. (Kapan, s. 54)

Öykünün devamında kendisine, “Oduncasına yaşa ahmak” diye seslenecektir, “Durduramıyorsan bile beynin işlevlerini, en aza indirge.”

Neden yazdığı sorusuyla neden yaşamayı sürdürdüğü sorusunun birbirine dolandığı seziliyordur. Bir oyalanma çabası mıdır yazmak? Bitiremediğini sürdürebilmenin sancılı eşlikçisidir diyebiliriz sanırım. Salt bundan ibaret olduğu da söylenemez ama. Bu konuşma boyunca yaptığım alıntılardan bir şeyler çıkarabiliriz. Bir yanıyla evet, oyalanma, ama aynı zamanda hatırlayarak yaşamının üzerinden geçerken rehavete kapılmaya engel olacak bir tetiktelik hali de sağlıyordur yazmak.

Olup olmadığı meçhul bir bütünlük ânı (zamanın kesintiye uğradığı bir an) yaşanmış mıydı sorusunun araştırılması – ama keskin bir farkındalıkla, sahteliklerden, kandırmacalardan uzak; “Yaşanmamıştı” yanıtındaki bozgunu ensede hissederek, zaten yaşanamayacağı avuntusunu, avuntuların götüreceği yerin beyhudelik olduğunu gözden, akıldan ırak tutmayarak.

Kurtulunamayan geçmişle belirsiz gelecek arasında yitip gitmiş şimdinin yokluğunda bir oyuk açma çabası, yokluğu daha da oymak belki – yahut geçmişi deşerek, geçmişte derinleşerek, geçmişteki oyuklardan bir yol bulup şimdideki oyuğa, hiç değilse ona ulaşma rüyası. Şimdisizlikten söz ediyorsam da, o metni yazdığı âna, güne ya da pek az öncesine ilişkin birçok şey anlattığı da inkâr edilemez, ne ki bunların hiçbiri şimdide bulunma duygusu vermez. Yitik zamanın değil yitik şimdinin peşindedir! Beri yandan sünmüş bir geçmişin şimdiyi işgali karşısında yaşanmışlıklardan, hatırladıklarından bir anlam devşirme yanılsamasına kapılmamak için bilinci de sürekli tetiktedir. Yaşanmışı yaşanmamış kılamadığı gibi yaşandığına da kani değildir.

“Kapan” öyküsündeki bir pasaja yakından bakalım.

Yaşandığına inanarak ölüm beklenebilir, dayanmanın sınırları zorlanabilir aldatıcılığı. İnanma kapanına kıstırabilsem bilincimi. Yaşarken tek sığınak mı bellek? Durmadan üst üste yığılanların tükenmezi. Silinebilenler ne kadar azınlıkta. Eklenebilenler ne kadar uydurma, gerçekdışı. Tümünün yok olduğunu algılayamamak korkusu delirtebilir insanı. (Kapan, s. 31, vurgu metinde var.)

“İnanma kapanına kıstırabilsem bilincimi” derken ve peşinden “Yaşarken tek sığınak mı bellek?” diye sorarken (bir başka öyküdeki beynin işlevlerini en az indirgeme beklentisini de hatırlayalım) hayıflanmakta mıdır? Olmayacak duaya amin kabilinden bir şeydir bu. “İnanma yanılgısı” yahut “inanma sanrısı” değil de “inanma kapanı” diyor olması da önemli. “Kapan” kelimesinde öbürlerinde bulunduğunu düşünebileceğimiz geçici, afyonu andıran –sözümona– bir şifa yok, ama bir kıstırılmışlık var. Bir zamanlar bir şeylerin, kayda değer bir şeylerin yaşandığına inanan kişinin ölüm karşısında, “Hiç değilse yaşadım” diyebilmesi insana dayanma gücü verebilir belki, ancak bunların yaşandığına inanabilmesi için hatıralar sürekli yığılmalıdır, gelgelelim tam bu noktada kaçınılmaz bir tartı girer devreye – yığılacak şeyler sahici mi sahiden? Arada bir silme eyleminden bahis var yine; bir yandan yığarken (varsa yığılabilecek, biriktirilebilecek bir şeyler) öbür yandan da silmek (yaşanmışları yaşanmamış kılmak) istedikleri – “Silinebilenler ne kadar azınlıkta.” Silinmeyip tartıya eklenebileceği umulanlarsa uydurma.

Burada kalsa! “Tümünün yok olduğunu algılayamamak korkusu delirtebilir insanı.” Beynin, bilincin hatırlama işlevini büsbütün yitirmesi halinde bunun farkında bile olamamaktaki korkunçluk. Bu belki de şimdinin korkusu, şimdideki korku sayabileceğimiz bir şey. Şimdiyi iki yana çekiştirerek paralize eden iki kuvvet: Hep hatırlamak, hatırladıklarını değiştirme şansının olmaması ve topyekûn unutma ânının bir gün geleceğini bilmek. Yazmak, belki bu şimdisizliğin, bu kötürümleşmenin geçici şifası, afyonu; yan etkisiyse kişiyi daha da şimdisiz, daha da kötürüm kılabilmesi – ne ki başka bir şey de yok yapacak. Şöyle bir mekanizma da belirmiyor mu? Ne zaman bir denklem kurmaya kalkışsa o denklemi de geçersizleştiren bir başka saptama beliriyor. Az sayıdaki silinebilenler ile silinemeyen uydurma hatıraların çekişmesi mi, demiştim. Hepsini topyekûn unutmak devreye giriyor orada, peşi sıra da hepsinin unutulacağı o ânı beklemenin korkunçluğu. Denklem yerle yeksan. Salt çözümsüzlükten dem vurması bundan belki de.

Salt çözümsüzlük, çözümdür. Taşa, toprağa, suya, havaya dönüşünceye değin, duyarsızlık kaosunda, rastlantıyla oluşan canlılığını bir süre koruyabilsen, elinde olsa, bu dileklerden caymasan. Cayma ağır acısından kurtulabileceğini umsan. (Kapan, s. 32)

Anlıyoruz ki esas kapan rastlantıyla oluşan canlılık, bari onu koruyabilse, dediği anda, daha cümle bitmeden bu dileğinden (canlılığı koruma dileğinden) cayma fikri, arzusu baskın geliyor, onu “cayma ağır acısı” izliyor ve bundan kurtulabilme umudunun yokluğu…

Böylesi çapraşık denklemler kura boza bu öyküleri yazmaktan büyük beklentisi de yoktur, ama salt avuntu da değildir, bir zorunluluktur hatta (“Denemek zorundayım yine de.”) Birçok şeyin aslında “sanrı”, “yanılgı”, “saçmalık” olduğunun farkına varacaktır, altını ya da üstünü çizecektir; yine de bunları bilmek onu yaşanmışlıklar konusunda berraklığa ulaştırmaz, onlar da birer sanrıdır. Didikleyip durduğu kendi hayatıdır, hatıralarıdır, bütün sahici görünen ayrıntılara rağmen ancak sanrılar, yanılgılar, saçmalıklardır... Bu yüzden bir kişilik inşa etmez, bir kişiliği böler, parçalar, didikler, içini açar, kapanlara sıkıştırır, sahteliklerini ifşa eder, avuntularını boşa çıkarır. Benzeri az bulunur bir yazıdır Vüs’at O. Bener’in yazısı. Bu yüzden tanımlar yapma “yanılgı”sına düşmeden, türler “sanrı”sına kapılmadan dikkatle yaklaşmak gerekir. Üstelik kimi zaman hayli sıkıştırılmış, dolambaçlı ifadelerle yazıldıkları için yeniden okunduklarında bize yeni şeyler söyleyebilecek metinlerdir bunlar. İlla bir başlık altında anacaksak, işin içinden “alavüsata” deyip çıkma yanılgısına kendimizi kıstırmayı isteyebiliriz.

 

NOTLAR:

[1] Yazıdaki alıntılarda verilen sayfa numaraları Vüs’at O. Bener’in kitaplarının İletişim Yayınları edisyonundandır.

[2] Orhan Koçak, “Vüs’at O. Bener’de Kurmaca ve Otobiyografi. Yazı Kurtarır mı?” Bir Tuhaf Yalvaç içinde, Norgunk Yayınları, 2004.

 

Vüs’at O. Bener’in öykü kitapları:

  • Dost, Everest Yayınları, 2022, 174 s. (İlk baskı: Seçilmiş Hikâyeler Dergisi Yayınları, 1952)
  • Yaşamasız, Everest Yayınları, 2022, 246 s. (İlk baskı: Dost Yayınları, 1957)
  • Siyah Beyaz, Everest Yayınları, 2022, 128 s. (İlk baskı: İletişim Yayınları, 1993)
  • Mızıkalı Yürüyüş, Everest Yayınları, 2022, 150 s. (İlk baskı: İletişim Yayınları, 1997)
  • Kara Tren, Everest Yayınları, 2022, 94 s. (İlk baskı: İletişim Yayınları, 1998)
  • Kapan, Everest Yayınları, 2022, 90 s. (İlk baskı: İletişim Yayınları, 2001)

EDİTÖRÜN NOTU:

Bu yazı, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Araştırmaları ve Uygulama Merkezi tarafından 31 Mayıs 2023 günü düzenlenen “Kurmacanın Sınırlarını Aşmak: Vüs’at O. Bener Sempozyumu”nda sunulan bildirinin gözden geçirilmiş halidir.

Yazarın Tüm Yazıları
  • Dost
  • kapan
  • Kara Tren
  • Mızıkalı Yürüyüş
  • siyah-beyaz
  • Vüs'at O. Bener
  • Vüsat O. Bener
  • Yaşamasız

Önceki Yazı

ELEŞTİRİ

Gelecekten Geleneğe Nâzım Hikmet Şiiri (I):

Nâzım Hikmet’te şair ve kahramanın varoluşu üzerine

“Belagati epey yüksek, olabildiğince yalın, uygar, kentli bir eda. Savruk filan değil, aksine fazla denetimli; simgesel çağrışımları nesnel, lirikle epik, sözle anlam bütüncül. Ama oldukça yabanıl, yabancı, barbar sesli... Bağırır gibi ama şarkı söyler gibi ezgili; konuşurcasına rahat, hareket eden tekerlekler gibi ritimli. Şaşırtıcı uyaklar, karmaşık vezinler, volümü yüksek seslerle örülmüş bir şiir; Haşim’in deyişiyle alışılmadık melodiler çalan yeni orkestra gelmişti Türkçeye.”

MAHMUT TEMİZYÜREK

Sonraki Yazı

ELEŞTİRİ

Amerikalılar neden sevilmiyor?

“ABD’nin küresel güç mücadelesi uğruna yapıp ettikleri ve bunların ‘Küresel Güney’de yarattığı tepkiler bir yana, tüm bunlar olurken 'küresel adalet, demokrasi, insan hakları, kötülükle mücadele' gibi değerlerin ardına saklanma konusundaki pişkinliğinin doğurduğu tepkileri de hesaba katmak lazım.” 

NURAY MERT
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist