“Süha Oğuzertem, yazısını bitirebildiğine kanaat getiremedi”
“İnsanı delirtebilirdi ama ders vermek ve öğrenci yetiştirmekteki mahareti aşikâr. Öğrencileri halihazırdaki genç edebiyat eleştiri camiasının içerisinde hiç azımsanmayacak bir toplamda ve düzeyde.”
Süha Oğuzertem
6 Mayıs 2025, salı akşam saatlerinde kül karası bir haber duyuldu. Kimsenin bir şey bildiği yoktu; bir duyum. Herkeste cümlenin başka bir parçası var. Her şey, bir grup, bir avuç insanın hızlı haberleşmesi sonucunda kısa sürede anlaşılabildi. Fakat artık yapılacak herhangi bir şey kalmamıştı. Her şey için çok geçti. Süha Oğuzertem, evinde çıkan yangın sonucunda…
Külün arkasına yazmanın ağırlığıyla, ancak birkaç cümle kekeleyebileceğim.
Zanaat delisi
Edebiyatın, sanatın ve akademinin “zanaat” kısmına belki herkesten daha çok önem verirdi. Bunu da herkesten beklerdi. İnancını ve inadını hiç kaybetmedi.
[“Hayır, yanlış, inanç diyemezsin buna, bilmek bu.”]
Meşhur “kırmızı mürekkepli notlar”…
[“Buradaki ve aşağıdaki üç nokta tırnağın içinde mi, dışında mı olmalı, neden?”]
Bu mükemmeliyetçi titizliği nedeniyle de başladığı, ortaladığı ve sonra notların toplandığı yazı müsveddelerinden bir toplama gitmedi. Kapatılmamış dosyalar, gerisi getirilmemiş notlar. Bir konuyu çalışmayı, yoğunlaşmayı seviyordu. Bir noktada alacağını aldıktan sonra da bir diğer çalışmaya. Bilgi’deki masasının üzeri onlarca minik minik renkli yapışkanlara alınmış ivit ivit notlarla dolu olurdu. Necmiye Alpay’ın Türkçe Sorunları Kılavuzu üzerine notlar almaya bayılıyordu. En uzun onunla oyalandı sanırım. Keşke Necmiye Hanım neler çektiğini (!) anlatsa…
Zanaata odaklanmanın mükemmeliyet takıntısına dönüşmesi an meselesi. Her şey bir puzzle değil mi zaten? Öldürücü derecedeki mükemmeli talep etmekten vazgeçmemesi, edebiyatla, sanatla ve akademiyle kurduğu ilişkinin yıpranmasına neden oluyordu.
İnsanı delirtebilirdi ama ders vermek ve öğrenci yetiştirmekteki mahareti aşikâr. Öğrencileri halihazırdaki genç edebiyat eleştiri camiasının içerisinde hiç azımsanmayacak bir toplamda ve düzeyde. Burada eksikli bir isim listesi dökmeye kalkışmayacağım. Ben maalesef kendisinin öğrencisi olamadım ama yüksek lisans tezimin jürisindeydi. Tez danışmanım Bülent Somay ve diğer jüri üyesi Murat Belge’nin de şahitlik edeceği gibi, tezi onun kadar ayrıntılı okuyan ve geribildirim veren olmadı. Sadece geribildirmemişti, ileri de bildirmişti, haşatımı çıkarmıştı. İyi de olmuştu, kemiklerim açılmıştı. Mükemmele ulaşmak için gereken bütün özveriyi ortaya koymaktan usanmazdı ve üstüne üstlük, uygulanmasını da takip ederdi! Ahlat Ağacı’ndan “hayatı kendi anlamına yormak” repliğini hatırlıyorum.
Bazı çözülemeyenler
Türkçede “e-mail”i “imeyl” yazmayı önermişti Süha Oğuzertem. Uzunca bir süre ben de kullanmıştım ama sonra sonra e-mail’e yenik düştüm doğrusu. “Ağabey”in kısaltılışını benim “ağbi” şeklinde yazmamı da tasvip etmezdi zaten!
Bilgi Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat’tan emekliye ayrılmadan önceki (ben Kültürel İncelemeler’deydim, ofislerimiz aynı binada altlı üstlüydü) sohbetlerimizde, emekliye ayrıldıktan sonra neler yapacağından, neler yazacağından, aldığı notlardan, vs. bahsediyordu. Daha fazla puzzle çözmek istiyordu.
Emekliye ayrılırsa, öğretmenlikten uzaklaşırsa, öğrencilerden koparsa kendi adasına savrulacağını bal gibi ikimiz de biliyorduk. Gözlerinden okunuyordu, gitmek istiyordu. Bu korkumu kendisine defalarca, farklı üsluplarda söyledim. Kısa kesmelerinin, konuyu değiştirmelerinin işe yaramadığını görünce “Biraz dinleneyim, belki sonra dönerim” deyince de üstelemeyi kesmiştim. Maksadım öğrenci yetiştirmeye devam etmesiydi. Olacağa çare yokmuş.
Northrop Frye’ın Eleştirinin Anatomisi’nin çevirisini Hande Koçak yaparken, ben de artzamanlı olarak editörlüğünü yapıyordum metnin. İçinden çıkamadığımız birkaç hususta, kitaba ortak yazdığımız önsözde de andığımız gibi, Süha Oğuzertem’in ve Tuncay Birkan’ın başının etini yemiştik. Süha da bizim, tabii!
Maarif’liydi, Maarif’ten arkadaşları Orhan Kahyaoğlu ve Vedat Ozan’la birlikte dörtlü bir soframız vardı (ben Maarif’li değilim), pandemiden sonra bir türlü buluşulamadı. Önceki buluşmalardan, Çiçekçi’deki eski bahçemden, Koşuyolu’nda bir meyhaneden, onun evinin yanındaki TCDD Lokali’nden, bravo bize ki, 1 tane bile fotoğraf kalmadı. Şunu söylemekle yetineyim ki, Kahyaoğlu ile Oğuzertem’in hem politika hem edebiyat atışmalarını, anlaşamayıp birbirlerini de kıramayışlarını Ozan’la birlikte çekirdek çitleyerek izlemesi çok eğlenceli oluyordu.
Taşra ve Edebiyat Sempozyumu’nda bir konuşma yapmıştı. Fakat sonra o konuşmanın metni bir türlü yazılamadı. Edebiyatın Taşradan Manifestosu’na neyse ki katkı sağlamıştı ama şu cümle önsözde duruyor: “Süha Oğuzertem, yazısının üzerinde çalışmayı sürdürüyor ama hâlâ/henüz bitirebildiğine kanaat getiremedi.”
ONS sürecinde destekçiler arasındaydı, ilk abonelerden biriydi. Hatta ikinci sayısında “ONS Dil Panosu”nda Süha Oğuzertem’in “Eşitsizlikler” listesi yer almıştı.
Meşhur “Türk Edebiyatı [eşit değildir] Türkçe Edebiyat” tartışmasında beni doğru adrese yönlendiren Süha Oğuzertem olmuştur. “Mehmet Yaşın’dan mektup”ta onun da hakkı büyük. Yekûnunda, “edebiyat” diye bir şey olduğunu ufuktan kaybetmemek gerektiğine büyük hassasiyet gösterirdi.
Yetiştirdiği genç yeteneklerden Yalçın Armağan’ın sadece editörü değil, büyük emekle hazırlayanı da olduğuna mutfaktan tanık olduğum Eleştirirken, elimizdeki sağlam Türkçe edebiyat eleştirisi kitaplarından biri olarak önümüzde duruyor. Buna da şükür.
Evden geriye, yağlı bir is tabakası ve kurtarılabilen bir miktar kitap, birkaç dosya... Başka bir şey kalmadı. Ardında kalan, elimizde kalanlardır artık.
Şimdi
Dünyanın bir düzeni olduğunu biliyordu;
Yetmiyordu, onun değişmesi gerektiğini de biliyordu;
Yetmiyordu, değiştirmenin yollarını da biliyordu;
Yetmiyordu, o yolların nasıl açılacağını, nasıl örüleceğini de biliyordu;
Yetmiyordu, bazen yolu değiştirmek gerektiğini de biliyordu;
Fakat yetmiyordu, bir türlü değiştirmeye gücü yetmiyordu…
Bu da onun çok gücüne gidiyordu; yoruluyordu, kırılıyordu.
Ama inancı, görgüsü ve bilgisi vazgeçmesine izin vermiyordu. Her zaman bir yol daha olmalı!
Politik duruşuyla, eylemci kişiliğiyle, edebiyat ve dil ve lisan/üslup ve Türkçe eğitimi açısından elinden gelen emeği ortaya koydu ama bu ülkenin çoğu aydını gibi, gözü arkada kalanlardan biriydi.
En son telefonda, Afganistan’da halı dokuyan genç kızlar hakkında bir modernite belgeseli çekilmesi gerektiğini anlatmıştı.
Sonra işte, aradığımız aboneye ulaşılamadı.
Ve bir eylem gibi patlayarak gitti! Bütün içinde tuttukları, bir anda patladı.
Şimdi o açılan yeni boşluğa bakıyoruz…
Ruhun şâd olsun Süha Ağbi!