Sinema ve meslek seçimi: Soul
Dila Köksal 17 yaşına girerken sinema üzerine düşünerek, ortağıyla (babası) sinemaya dair bir kitap yazarak üniversite ve meslek seçimini kolaylaştırmayı deniyor. Yazılmakta olan bu ilginç kitabın başlangıç bölümünü Tadımlık olarak yayımlıyoruz...
“Büyüyünce ne olacaksın?” sorusu çocukluğumuzun kâbusudur. Bazen “Ne uslu çocuk!” dedikten hemen sonra gelen, “... uslu çocuk ama dur bir bakalım, kararlı mı, ne istediğini biliyor mu?” amacını taşıyan testtir ve o an için bizim boyumuzdan büyük bir soru olmasını değiştirmez. O yüzden sıkıcıdır. Klişedir. Bence yetişkinlerin zorla açtığı bir muhabbet olduğundan pek samimi olmayan bir görev üstlenir, verdiği duyguayağını sokar sokmaz çorabınızı ıslatan plastik tuvalet terliğinin aynısıdır.
Bu sorunun ne kadar “çocuk” olduğunuzu gösteren bir cevabı da vardır. Kafadan “astronot” derseniz, 8,5 milyar insandan sadece 200-250 tanesinin erişebileceği bir meslek olmasından ötürü cevabınız çocuksu bir komikliğe bürünür. İşte, “Pilot olacağım” cevabı da çocuksu olabilir ama astronottan biraz daha az çocuksudur. Pilot olma ihtimali daha yüksektir. Çocuk şimdiden hem macera hem gezme ruhu hem de uçma duygusuyla doludur. Polis olacağım arzusu bir nebze daha tutarlıdır. Sanırım annenin yaramazlık yaptığında, çocuğu “Bak seni polise veririm” diye korkutmadığını anlarız. Fakat ben kolluk kuvvetinden biri olmak istemem. Hiç heyecanlı değil. Avukat, mimar, mühendis ise çevrede rol model birileri varsa istenir. Doktorluk ise kronik siyatiği olan anneannenin öğüdü ve gururlu zorlamasıdır. Ben hiç on yaşının altında olup “sosyolog olacağım”, “karşılaştırmalı edebiyat okuyacağım”, “oşinograflık iyi meslek” diyeni duymadım. Olmasın zaten.
Ben bizim eve günlük gazete alındığını bilmem. Eskiden alınırmış. Hatta Posta isimli bir gazeteyi hiç görmesem bile internet meme’i olarak orada yayınlanan şiirler ortalıkta. Bana başka bir konu yokmuş gibi muhabbet başlatmak için “Büyüyünce ne olacaksın?” sorusunu soranlar şu şiiri hatırlatıyor.
Okulda, aile toplantılarında bize “Büyüyünce ne olacaksın?” klişesi yerine daha kabul edilebilir bir ilgiyle sorulsa da, sorulmasa da gelecekle ilgili hayallerimiz var; bunlar büyüdüğümüzde “ne olmak” istediğimize dair kafamızda takılan sorular olarak orada duruyor, merak etmeyin. Özel ve hatta kişiliğimize has şekilde zaten bizi devamlı geriyorlar, kabul edin bunu. Astronot, hayvanat bahçesi görevlisi veya hatta mütevazı bir market kasiyeri (evet, plastikten kasa şeklinde oyuncaklar çok satardı eskiden, sanırım hesap kitap yapıldığı için ciddi bir iş olarak cazip gelmiş olmalı, ben bile alınmasını istedim, aldılar da…) vb. gibi bir zamanlar masum olan özlemlerden çıktığınız bir an geliyor… “Ne olacağım” sorusu ağırlık kazanıyor.
Artık ne olmak istediğimle ilgili soruyu cevaplamak, yani ileriki yıllarda en fazla süreyle zamanımı alacak mesleği seçmek zorunda kalmaya çok yaklaştığıma göre, 17 yaşındaki çoğu birey için zorlama ve hatta tek bir cevaba sıkışıp kalmanın gereksiz yere zorlayıcı olduğunu da kabul edin. Oyunda bölüm sonu canavarını geçmek çok daha zorlaşıyor.
Yukarıda bahsettiğim “çocukluk masumiyeti” sayesinde “büyümek” ve tek seferde oldukça emin bir şekilde ortalığa atılacak “bir seçim” ile anılır olmak çok zor değilmiş. O zamanlar yetişkin hayatımda ne yapmak istediğim sorusuna cevap verme konusunda kendimden emindim ama şimdi, ne zaman oturup ailemle ve geleceğim hakkında konuşsam gözlerimden yaşlar akıyor ve sesim rahatsız edici derecede titriyor. Gerçek kararımdan emin olamıyor, çaresiz kalıyorum ve benim için en iyisi olduğuna inancım eksikmiş gibi geliyor. Diğer yandan bu stres artık kim olacağım konusunda bir çözüm bulması gereken “yetişkin” yaşta olduğumun farkına daha sert varmamı sağlıyor. Sonra o sıkışmışlık duygusu kendini daha fazla endişeye bırakıyor. Sanırım yanlış bir yola sapıp mutsuz olacağım diye daha da fazla endişeyle doluyorum. Kısır döngüye sahip bu düşünme seansları endişemi artırmaktan başka bir işe yaramıyor.
Aslında kimsenin beni “yarın cevap ver” diye zorladığı da yok. Babam ve annem kabak tadından daha kötü bir tat bırakacak şekilde (ki kabağı severim) devamlı derler, onların zamanında daha üniversite sınavına girmeden, aldıkları puan filan belli olmadan seçim yapmak zorundalarmış. Hatta babam 18 seçimden sadece 4 tanesini doldurduğunu ve hepsinin mimarlık olduğunu demeden duramaz. Sonra da bana mimar olma diye de öğüt verip durur. Neyse…
Yani aslında kimse beni annem ve babamı zorladıkları gibi zorlamıyor. Kimsenin zorlamadığını zorla kabul ettirmeye çalışan annem ve babamın “aslında serbestsin, şanslısın, istediğin zaman söyle, zorlama” diyerek aslında beni daha çok zorlamış oldukları da bir gerçek.
Uçsuz bucaksız bir çölde de istediğin yöne gidebilirsin. Kimsenin zorladığı yok. Ama ya istediğin bir yön yoksa? Yani aslında bir yere gitmek istemiyorsan? Dursan güneş tepende… Durmasan asıl gitmek istediğin yerden, yani gerçek hedefinden, serin sulara sahip vahadan uzaklaşıyor da olabilirsin. Serbestlik de bir tutsaklık.
Her ne kadar sorunun o kadar da derin olmadığını ve muhabbet açmak için havadan sudan daha da önemsiz olduğunu bilsem de “Ne olmak istiyorsun?” sorusu, aslında para, statü ve eğitim gibi (gerekli) şeylere kavuşmanın bir yolunu seçmek anlamına geliyor: Birisine emeğini nasıl satacağını karar vermek! Soru çok küçük yaşlardan itibaren toplumun iş bulma beklentilerine uyma, tüketen ve vergi veren biri olarak sistemin çarkı olma ve hayatımızın geri kalanında bu işi yapmayı isteme ideolojisini içselleştirme yolunda bizi acımasızca yönlendiriyor.
Acımasız, çünkü cevabı bir çırpıda verebilmek belki de satrançta şahı feda edip piyonu kurtarmayı gerektiriyor. (Yanlış yazmadım.)
Özellikle 21. yüzyılda etrafımızı saran bu keskin sistem içinde, emeğine fiyat biçmeye boyun eğme anlayışıyla yetinenler, yani düğmeye basıldığında cevap verebildiği için “kararlıymış” gibi görünenler, benim gibi sürüncemede kalanları, yani henüz tam olarak bir cevabı olmayanları “kendini bilme” konusunda “başarısız” sayabilirler.
Kendim için doğru mesleği seçme fikrinin yanı sıra bu ikilemle de mücadele etmek, başta bir şekilde çıkmam gereken bu kaygan yokuştan, düzlüğe kavuşmak için yöntem geliştirme zorunluluğunu getiriyor. Sadece benim için değil, herkes için neyin en iyisi olacağı konusunda sarmal bir döngüye girmiş oldum: geleceğim, eğitimim, akıl sağlığım ve ailem… Herkes ve her şey için…
Babamın herkesin aklına gelmeyen, geleneksel araştırma ve danışmanlık yönteminden çok uzak bir çözümü varmışmış. Ağlamama sızlamama dayanamıyor. Önceden “Çok erken kızım, karar vermek için kendini zorlama” derken şimdi çok erken demese bile “... bu kadar kendini zorlama, su akar yolunu bulur” diyor. Evet, gözlerimden akan damlaların yanağımın neresinden akacağını bulduğunu o da fark etmiş ama hâlâ sürüncemede kalmama ve endişe nöbetleri geçirmeme dayanamıyor. Sonunda bu iki ileri bir geri gidip, çok fazla ağlayarak, düşünerek ve mücadele ederek geçirdiğim endişeli günlerden bir çıkış yolu (bulmaya) uydurmaya kadar vermiş olmalı. Bir gün bana biraz da üst perdeden, beraber yapacağımız projeyi açıkladı.
Konfüçyüs demiş ki, “Sevdiğin mesleği seç ki, hayatında bir gün bile çalışmış olma”. İşte babam işine gelen Konfüçyüs özdeyişlerini tutarken buna fena halde muhalif. Bayağı da dolmuş. “Meslek olarak seçtiğin iş, aslında sevilmesi gereken değil ‘iş olarak’ yapılması gereken şeydir” diye verip veriştiriyor. Hobini sevdiğin için yaparsın ve sevmediğin an bırakırsın. Mesleğini sevmediğin an bırakman imkânsızdır. Faturalar ve kredi kartlarının ekstreleri, ayrıca bir şeye yaramadığın için gireceğin depresyon filan… Ancak ve ancak emeklilik ile ayrılmak mümkün işinden. “Bak ben bile emekli olamadım” diye heyecanlı heyecanlı anlatıyor. Ben hâlâ endişeli, yaşlı gözlerle, teskin olamamış vaziyetteyim.
Hobilerin gerekli ve faydalı olduğunu söyledikten sonra “meslek seçimi endişeni gidermek için sevdiğin şeyi kullanabiliriz” dedi. Ben neyi severim; kendime has çizimler yapmayı severim. Podcast dinlerim. Farklı sayılabilecek bir müzik zevkim var. Kaykay kayarım. Ufacık bir amfim ve bir Fender’im var. Ukulelem de var ama çok çalmıyorum. Fakat paşa babam bunların hiçbirini önermedi ya da herhangi birinde ısrar etmedi. Hemen anladım nereyi işaret ettiğini.
Meslek seçimi için sinemayı kullanacakmışım.
Hemen itirazım da hazırdı. “Ben sinema okumak istemiyorum ama…”
İtiraza bir başka itiraz geldi. “Kızım, bir kere meslek seçimi ile okuyacağın bölümü seçmek arasında fark var. Sinema oku demiyorum ve hatta sinema okuman çok iyi bir seçim de sayılabilir senin için ve asıl şunu kafana sok, sinema eğitimi alman, sinemacı olacağını göstermez. Eskidendi o.”
Eh, nasıl olacaktı peki?
“Senin de, benim de sinemaseverliğimizi kimse sorgulamasın. Sorgulayanın alnını karışlarım!”
“Ben bu tabiri bir yerden hatırlıyorum” dedim ve gülüştük. Babam ciddileşmedi, çünkü zaten ciddi değildir pek. Aynı modda devam etti. Baba şakaları gibi soğuk ve gereksiz şakalar da yapar, hiç beklemediğin anda çok güzel fikirleri de soğuk şaka yaparmış gibi aynı tip sırıtmayla verir.
“Sinema filmlerini ayrı ayrı seyredeceğiz ve sonra birbirimize göstermeden yorumlar yazacağız. Ben Türkçe yazarım, sen İngilizce yaz. Sonra onları birleştirip harmanlayacağız. Oluşturduğumuz düşünsel metnin meslek seçiminde sana büyük katkısı olacak.”
Ben de benimseyiverdim. Özellikle sinema tek ve ilk ilgi alanım olmasa da bana rehber olması açısından sinema sanatına güvenirdim. Sanırım bunun nedeni, Žižek’in dediği gibi, “Sinema sana istediğini vermez, nasıl arzulayacağını söyler” lafıydı. (Slavoj Žižek, Sapığın Sinema Rehberi).
Nihayetinde, meslek seçiminde mimarlık, mühendislik ve tıp gibi alanlarda uzmanlaşmayı seçmenin kolay olduğunu biliyordum, ancak kendinize atadığınız ana dalda parlayan şey tutkunun ve farklılaşan fikirlerin merceği. Yani mesleğin kendisi beni cezbetmemeli, benim özel halim bir meslekle uyum sağlamalı. “Doktor” olmak bir meslekle bir kimlik ve sınıf algısı yaratıyor, mühendislik, mimarlık ve avukatlık gibi temel meslekler de… Ben o mesleklerin ve sınıfların içine girmek istemiyorum ki, onlarla ortak yönlerime göre meslek kararı vermek istiyorum.
Meslek benim içime girmeli, ben onu önlük olarak taşımamalıyım. (Konfüçyüs dese beğenirsiniz… Ama ben dedim işte.)
Sinemanın bunu keşfetmek için bu kadar güçlü bir araç olmasının nedeni, size artılar ve eksiler hakkında bir hikâye vermek yerine, meslek seçme sürecini nasıl anlayacağınıza dair kişisel bir yolculuğa çıkarması. Size anlattığı hikâyeyi kurallar ve basitleştirilmiş terimlerle somutlaştıran bir sanat formu değil, daha çok onunla ilgilenmeyi seçenler için bir oyun alanı sağlaması.
Artık üniversite başvuru tarihleri yaklaştığına göre, benim için doğru olan seçimi yaparken hem benim hem de babamın, kişiselleştirilmiş fikirleri ve analitik yazıları bir kitap biçimiyle kamuoyuna taşımayı planlıyoruz. Onun felsefeyi İngilizce yazacak kadar İngilizcesi yok, benim de Türkçe yazacak… Bu metni bile önce İngilizce yazdım, sonra editör marifetiyle düzelttik. Ne ChatGpt ne de Google Translate, Konfüçyüs gibi laf üretmişken tam manasıyla aktaracak kadar iyi çevirmen sayılırlar.
Babamın bölümü hazır değilmiş, kendi kısmımı düzelttim. Seçtiğimiz film Soul. Pixar’ın tam da benim konumuma uygun olan bir animasyonu. Sürprizbozan olabilir. Eğer seyretmediyseniz lütfen seyrediniz, öyle okuyunuz. O yüzden yazının sonuna eklenmiştir.
Bu nasıl çocuk filmi diye başlayacaktım yorumlarıma, ama Pixar’ın uzun zamandır sadece çocukları hedeflemediği gerçeği ortaya çıktı. Bacasız fabrika; şirin animasyonlarla karakterler yaratıp bir de onun oyuncaklarından gelir elde etme işi. Hem de ayrıca büyüklere çocuklarla beraber izlenebilecek ve hatta düşündürebilecek “ciddi” işler sunmak… Bilinçaltı etkileme tekniklerine dahi başvurduğunu iddia edenlerin gözümüze soktuğu gibi bir pazarlama stratejisi olarak anlaşılsa da, en son seyrettiğim Soul ile aslında çok zor bir işi başardıklarını da anladım.
Kayıp Balık Nemo, ablamın zamanında onun defalarca izlediği bir filmdi, benimse favorim İnanılmaz Aile (The Incredibles) idi. Köfte Yağmuru diye saçma sapan bir filmi defalarca izlemiştim. Sünger Bob Kare Pantolon beni ayrı, babamı ayrı güldürürdü. Yani bu animasyon filmleriyle beraber büyüdüm diyebilirim.
Soul ise diğerlerinden çok farklı, temelinde yaşam ve ölümü barındıran bir film. Çok ciddi bir konu, değil mi? Başarısız bir müzisyen, ilgisiz çocukların okuduğu bir liseye sıkışmış ve düzenli maaşa sahip olması dahi büyük bir başarı sayılıyor. Yarı zamanlı işten, tam zamanlı öğretmenliğe geçme teklifi aldığı gün çok önemsediği bir caz müziği grubunda piyano çalması isteniyor. Aklından uçup gidiyor tam zamanlı öğretmenlik.
“Bir kere bile çalsam onlarla, gözüm açıkta gitmez” gibisinden bir laf ettiği an, hazırlanmak için eve giderken, bir sürü badire atlatıp sonunda bir çukura düşüyor. Hiç dramatikleştirmemişler. Şak diye ölüveriyor aslında. Sonra işte öte dünyada bir köprü üzerinde buluyor kendini. Herkesin gittiğinin ters yönünde kaçıyor.
Sırat köprüsü sadece İslamiyet’te var zannediyordum. Vikipedi’ye bakınca “İslâm ve Zerdüştlük dinlerine göre Cehennem üzerine kurulmuş dar ve geçilmesi güç köprü” açıklamasını görüyorum. Hiç çekinmeden bu benzetmeyi kullanmışlar. Bu da çocuk filmi yani.
Bu cesur yapımcıların kalesi, Pixar stüdyoları şu anda oturduğumuz eve sadece 28 km uzaklıkta. Bu şehir İstanbul gibi değil, çok büyük. Zaten aramızda bir köprü var. Ben Kadıköy’de doğdum, büyüdüm. Alışkanlıktan olacak, yine “karşı yakanın çocuğu” formunda, gittik burada ev tuttuk.
Konuya geleyim, Kaliforniya’nın bu bölgesinde yaşayanların dinî yönelimleri çok değişik. Koyu Hıristiyan da var, hiç duymadığım bir dine inanan ve inandığına din demeyen de. İnanç konusunda bu kadar özgürlükçü, zengin ve rahat olduklarına göre, ölüm ve sonsuzluğa varma meselesinde İslam ya da Zerdüştlük üzerine bir mesaj dahi vermeye niyetlenmiş olabilirler. Olmayabilirler de. Daha doğrusu o kadar özgürlükçüler ki, nereye gönderme yaptıklarını onlar da önemsemiyor olabilirler. Zaten kimse kimseyi şunu gösterdi ya da göstermedi diye suçlamıyor. O yüzden, “öyle gelişmiş olduğu için öyle olmuştur” der geçeriz.
Ne olursa oluyor ama filmin genelinde, “ölümü normalleştirme” çabaları yerine “yaşamı değerli kılma” üzerine gidildiğini anlıyoruz. Meslek seçimi ve nihayetinde hayattaki başarının önemli olmadığını (“o kadar da takmaya da gerek yok”) söylemek yerine sadece yaşamanın mucize bir şey olduğunu anlatmak istiyor gibi geldi bana.
Fakat hayır.
Öyle geldi bir ara ama sonra düşündüm ki, değil aslında, öyle değil. Sadece yaşamanın değerini anlama lüksünü göstermek derdinde olamazlar.
Bu filmi yapan Amerikalılar da rahat yaşıyor. Biz de Türkiye’de doğduk ve yarı mecbur, yarı değil bir şekilde gurbetteyiz ama öğretim görevlisi olan annem ve babamın iş bulabilmek için geldiklerini düşünürsek normal karşılanabilir. Kısaca 350 milyon Amerikalı dünyanın kaynaklarının büyük bir bölümünü tüketiyor.
Filmde yaşama sevinçlerini, kıvılcımlarını (spark kelimesinin tam karşılığı yok gibi) edinen ruhlar, yani galiba bebişler, kişilik özelliklerini de kazandıktan sonra bir vücut bulmak için (kendilerine önceden belirlenmiş ayrılmış bir vücut var sanırım) Dünya’ya düşüyorlar.
Filmde her şey sembolik biliyorum ama o ruh nereye düştü? Ambargo yüzünden paraları olsa, şeriat ile yönetilmeseler bile akü ithal edilemediği için, hayatı boyunca günde bir dolar gelirin altına çalışacağı ve eski akülerden, yeni akü yaparken kurşun ve asit soluyacağı Afganistan’ın soğuk bir şehrine mi düşecek bu ruh, yoksa caz müziğinden hoşlanan ve her akşam doğaçlama canlı performans dinleyebileceği, daha rahat yaşayacağı yere mi? Bir de hangi zamanda yaşayacak? Onun akıl hocalarından Aristo ve Platon’un yaşadığı devirde filozof mu olacak, yoksa Yunan kölesi mi?
Tüm hayatı yaşanan zaman ve yerden muaf tutarak anlamlandırırsak, hayat bambaşka bir şekilde algılanabilir. Eğer yiyeceğin bolsa, deli gibi çalışmak zorunda değilsen, güçsüzler zaten elenmişlerse yani onlar yaşamıyorlarsa, sen mücadele ederek yaşamaya hak kazanmışsan ve yaşamak bilmeden, zorunlu olarak seçtiğin bir şeyse, boşluğa düşmek, hayatın anlamını sorgulamak mümkün olamaz ki… Buzul çağından sonra Afrika’da hayatın anlamını sorgularken, vahşi bir hayvana, “Biraz dur, şimdi düşünüyorum” mu diyeceksiniz?
Yazacağımız kitap için seçtiğimiz ilk filmi, babamın “Coğrafya kaderdir” diye tekrarladığı (İbni Haldun bunu dememiş galiba) şekilde mi geçiştireceğim? Galiba onun yazısı bunun üzerine. Benim ilgi alanım coğrafya değil tabii ki… Zaten bence filmde mantık hataları aramaya başlarsanız, hastaneden kedi ruhuyla kaçmış, üstüne hastane önlüğü ile püfür püfür gezen bir adam nasıl New York’ta taksiye binip istediği yere cebinde para olmadan gidebiliyor, onu sorarım. Film 2020’li yıllarda geçiyor ama kimsenin cep telefonu yok. Gençler bile kullanmıyor. Bu mantıksız durumları sorgulamadıysam, coğrafya meselesini de sorgulamam.
Soul bizim proje için gerçekten çok çok iyi bir seçim. Çok daha derinlere indim aslında ama tam bitmedi ve önceden de belirttiğim gibi bu çift imzalı bir proje; ortağımın yani babamın da fikirlerini görmem, onun da benimkileri aynı anda görmesi gerek. Şimdilik sadece bu yazı için bir bölümünü örnek vermek istedim.
Umarım gerçekten mesleğini seçecek bir genç kız için bu proje boşa kürek çekmek olmaz. Belki de bu proje sayesinde “meslek seçmeyi seçmek” anlamında faydalı olur.
Seçmeyi seçmek…
Çeviren: Ahmet Turan Köksal
Önceki Yazı
Olaf Koens ile söyleşi:
“Aydın'ın hikâyesi nesilden nesile aktarılacak...”
“Gerze’den ayrıldıktan sonra Aydın'ın izini sürdüm, ancak kitabı açık uçlu bırakmak için bunu tam olarak dahil etmemeye karar verdim. Hikâyenin bitmesini istemedim, çünkü genç okurların Aydın’ı hayallerinin içinde tutmasını diliyorum. Ders verdiğimde ya da Aydın hakkında konuştuğumda, çocukların Aydın’ı aramaya devam etmelerini istiyorum. Tıpkı benim yaptığım gibi...”
Sonraki Yazı
Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok:
Umutsuzluk balçığı
“Filme grimsi renkler hâkim. Çok gerçekçi ve inandırıcı görüntüler. Bir asker postalı düşmanının yüzünü çamurlu suya bastırırken, burnundan çıkan kabarcığa kadar detay çekmişler. İlgi merkezlerinden ve temadan hiç uzaklaşmıyor yönetmen. Kamera dili ve hareketleri yeterince işlevsel kullanılmış.”