Saatleri Uyarlama Enstitüsü
“Eğer Hayri İrdal bir paranoyak şizofren değilse (tüm Enstitü, İspiritizma ve Psikanaliz Cemiyetleri ve tabii Halit Ayarcı onun hayalî karakterleri filan değilse) tek kişilik oyun çok tehlikeli bir sonucu ortaya çıkartıyor. Aslında Hayri İrdal şerbetçiotu elması sanrısında mecburen yattığı hastanede, hayalî karakterler uyduran bir hasta olmasın?”
Serkan Keskin, SAE'nin bir sahnesinde.
Üç seneden sonra İstanbul’a kavuşmak hasıl oldu, uçak biletini aldıktan kısa süre sonra eşim, sosyal medya vasıtası ile Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün tek kişilik oyunla sahnelendiği haberini almış. Daha Türkiye’de bile değildik, delicesine sevinerek hemen biletlendik. Hem Saatleri Ayarlama Enstitüsü (SAE), hem Serkan Keskin, hem de tek kişilik oyun...
Yahu bu ne büyük bir iştir! Ne büyük meydan okuma! Ne büyük cesaret! Beni heyecanlandıracaklar sıralamasında üst sıralara yerleşti hemencecik. Ne lahmacun ne simit ne de vapur arkası çay eşliğinde martılar…
Zira eşim çok iyi bilir ki, Saatleri Ayarlama Enstitüsü benim için takıntı seviyesinde bir tutkudur. Basılı her nüshası vardır kütüphanemde, yarısı orada, yarısı burada dağılmış. SAE ile ilgili her şeyi tüketmek, inceemek, 1900 ile 1952 arası hem de iki dünya savaşını atlatmış o garip yeni Cumhuriyet hallerini kitaptan izlemek, zevkten öte bir görevdir benim için.
Ayrıca, hem de işin içinde saat var.
Saat.
Nasıl çalıştığını bilmeden insanoğlunun üstünde taşıdığı ilk şey.
Evet, ondan önce neyin nasıl yapıldığını az çok bilir. Elbisesinin nasıl dokunduğunu, dikildiğini bilir, gerekirse kendisi yamayabilir. Ayakkabısında binlerce yıllık teknik, deri tabakalama tekniği kullanılır. Fakat 20-30 yıl önce bulunmuş, nispeten yüksek teknoloji içeren, tam olarak nasıl çalıştığını bilmeden satın alıp benimsediği ve hatta ihtiyacı olduğunu hemen kabul etmek zorunda kaldığı bir alet ile ilk kez haşır neşir oluyordur. Şimdi kullandığımız arabanın ateşleme sistemindeki yazılımı biliyor muyuz, bilmiyoruz; evdeki çoğu elektronik eşyanın nasıl çalıştığıyla ve nasıl çalışmadığıyla ancak bozulduğu zaman ilgileniyoruz. Cep telefonunu çok iyi kullanıyorsunuz değil mi, sosyal medya filan… Bırakın içindeki çiplerin, işlemcinin içeriğini, sosyal medyanın algoritması hakkında bile hiçbir şey bilmiyorsunuz. İşte hayatımızdaki karmaşık eşyaları kabullenmemizin miladı saattir. Yani modern zamanın gereklerinin halka sirayet etmesi ilk saat ile mümkün olmuştur.
Bunun ne önemi mi var? İnsan ilk kez hayatında, saatle zamanı planlama konusunda bir adım önde oluyor. Zamanını biliyor ama gel gör ki bununla beraber sorumlulukları da artıyor. AHT SAE’de çok güzel anlatır bunu. Saati geçtim, içinde atomik saat sunucuna bağlantısı olan, salise şaşmayan cep telefonuna sahip olduğunuzda, sizi arayan tarafından hemen ulaşılmazsanız suçlu ilan edilmeniz an meselesi. Öyle bir sorumluluk, öyle bir tutsaklık... Çocuklara özel cep telefonu, kola takılıyor filan, büyük kolaylık değil mi? Aslında çocuğa ebeveynleri tarafından görünmez bir tasma takmak demek bu. Yani cep telefonu çıktıktan sonra –yalnız kalmaya ihtiyacınız varsa bile– kaybolma lüksünden feragat ettiğinizi idrak etmelisiniz. Saat işte bu özgürlüğü/tutsaklığı başlatan şey.
Ki SAE metninde bu durum ayrıca maneviyat ile yoğrularak gözümüze sokulur. Saati böylesine ayrıcalıklı bir yerden bakarak tanımlayan ilk kişi olması –artık bana ne oluyorsa– Tanpınar ile övünmeme sebeptir. Okuyunca büyülendiğim bir romandı SAE. Jules Verne filan tamam, Resimli Bilgi ve Nasıl Çalışır? ansiklopedileri ve sonra roman gibi her sayfasını okuduğum Meydan Larousse ciltleri, Tübitak’ın Bilim Teknikdergilerinin hepsi… Bunlar teknoloji ve gelişmelerle ilgili, internet öncesi meraklı bir çocuk için mecburi beslenme yöntemleriydi. Ancak bu roman onlardan bir başka etkilemişti beni. Sonra sonra İhsan Oktay Anar’ın Kitab-ül Hiyel’ini SAE takıntım yüzünden başkalarından daha zevkli okumuştum. Nasıl ölçtün diğerlerinin aldığı zevki derseniz, diğer kitapları düşündüğümde SAE kadar heyecanlandırmıyorlar beni. Anormal olan benim sanırım. İtiraf edeyim. Yıl olmuş 2023, şu anda “yapay zekâ ile mimari tasarım” dahil bir sürü gerekli gereksiz konuda Silikon Vadisi’nde at koşturmak zorundayken, benim için bir “fuad”[1] meselesi bu…
Herkesin hayatta bu denli takıntılı olduğu kitap, film, şiir olmayabilir. Benim var. Hem de birden fazla. Çok zaman kaybı olsa dahi takıntılarımdan mutluyum ve dahi gururluyum.
Daha bitmedi… Ben kitapları kapakları, basım farklılıkları, sayfa düzenleri ile de kimliklendiririm. SAE’deki ayırıcılığı daha da keskin olmuştur. Örneğin benim için en iyi basım, Dergâh Yayınları’nın, kapağında Bülent Erkmen’in illüstrasyonu olanıdır. Kahramanın suretini betimleyecek kadar karikatürize olmasının tek bir hareketle kendini deli gömleği gibi saran kendi kollarıyla, ortaya koyduğu cesaretle beni mutlu eder. Bakar bakar sırıtırım.
Hal böyleyken bu basımı, sayfaları lime lime olacak şekilde üzerleri çizili, perişan ettim. Bundan gurur duymuyorum ama tepe tepe kullandım vallahi. Bu nüsha kendini bana sevdirdi – biraz hırpaladığım için de içimi burkuyor. Artık kitaba çok daha nazik davranıyorum. Sırt çantasında taşımıyorum, yapraklarını daha kibarca çeviriyorum. Kopan bazı sayfalarını taradım, cep telefonundan zumlayarak bakıyorum. Aslında eşyanın çok kullanılmışlığı ve eskiliği ne kadar üzse de onunla yaşananları düşünce mutlu olursunuz ya, öyle…
Neyse efendim. Bu basımda 31. sayfada meşhur, “Saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır…” cümlesinin geçtiği paragraf sayfanın sonuna doğru bulunur. Bir aforizmanın kitabın sağ sayfasında ve tam olarak burada bulunması gerekir bana göre. Gülmeyin. Ben bazı kitaplarda hangi metnin nerede olduğunu bile hatırlarım. Bundan da mutluluk duyarım.
Tüm bu SAE takıntımı (“sevgi” kelimesi bilerek kullanılmamıştır) eserin (“kitap” kelimesi bilerek kullanılmamıştır) tiyatro temsilinin (“oyun” kelimesi bilerek kullanılmamıştır) kritiğini (“eleştiri” kelimesi bilerek kullanılmamıştır) yazarken (yaparken kelimesi bilerek kullanılmamıştır) kendini şımartmak (“övmek” kelimesi bilerek kullanılmamıştır) için anlatmıyorum.
Üç yıldan sonra memlekete gelir gelmez jetlag olmuş halimle oyuna girerken beklentim çok yüksekti haliyle.
Bu yüzden herkes gibi olamam. Ayakta alkışlamadım, oturduğumu gören etraftakiler yargıladı bile. Karmaşık duygular içerisindeyim.
Bu karmaşık duygular içinde kızgınlık da var mesela. Artık bu denli beklenti içinde olmama mı kızayım, bana yapmacık gelen “Şahaneydi, çok iyiydi, böyle mükemmeldi” övgülerine mi?
Bu kadar mı rahatlıkla en iyisi budur deniyor, bu kadar mı kolay vazgeçiliyor her incelikten, beklentiden, heyecandan? Ne kadar emek sarf edilip edilmediğinden ayrı düşünseniz öyle tartsanız? “Çok emek var canım” demekle sonuca varılmıyor ki… Mimari projede gereksiz detayları günlerini gecelerini verip çizmiş öğrenci, geçer not alamayınca, “Hocam o kadar emeğe bari 50 verin” diye itiraz eder. Oysa koskoca binada katlar arası düşey sirkülasyon yoktur – ne rampa ne de merdiven. (Unutmuş. Çizmemiş.)
Aynı şekilde SAE temsilinde senaryonun neden merdivensiz proje gibi olduğunu açıklamaya çalışacağım. Az sabır…
Son diyeceğimi baştan belirteyim, her eser uyarlanmak zorunda değil. Eğer neye mal olursa olsun uyarlamak üzere yola çıkıldıysa ve olmamışsa, bunun söylenmesi kimseyi üzmemeli.
Tiyatronun zaten bir kutsallığı vardır; İyisine iyi derseniz zaten fabrika ayarı bu olduğundan dikkate alınmaz ama kötüsüne kötü demek zordur. Sinemanın yanında hep kayırılır, tiyatroya özel ihtimam gösterilmelidir vb.
SAE’nin uyarlaması zordur ya, uyarlayabilen –sonuç ne olursa olsun, ne kadar başarmış ya da başaramamış olduğu önemsiz– muhakkak doğru yapmıştır, takdir edilmelidir. Öyle mi gerçekten?
Eleştirinin karşılığı “kritik” ve bu kelimenin kökü “krit” yani “ayırt etmek” demek. O yüzden mimarlık, tiyatro, resim ve diğer sanat dalları için kritik etme işi yani eleştirmek çok önemli. Ayrı bir sanat dalı bile sayılır. Örneğin herkes kolaylıkla gerçek bir mimarlık eleştirisi yapamaz. Ki üzerinde çok kafa yorduğum bir mesele, “mimarlık eleştirisinin eleştirisi” dahi yapılabilir. Üçüncü aşamaya bile gelinebilir. Kısaca eleştiri iyiyse, en azından eleştirilen sanat eseri kadar değerli de olabilir.
SAE’nin bu temsili hakkındaki eleştirileri aradım ama kayda değer bir şey bulamadım. Öyle ki, bulabildiğim tek eleştiri 2008 yılında İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda sahnelenen bir başka SAE uyarlaması için “Ayarı bozuk bir oyun: Saatleri Ayarlama Enstitüsü” başlıklı yazısı ile İ.Ü. Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji Bölümü’nde yüksek lisans tezini yapmış Ragıp Ertuğrul’un eleştiri yazısıydı. Yani bu temsil için değil, önceki uyarlama için. Tiyatro Eleştirmenleri Birliği’nin blogunda son ileti ise Mart 2022’de. Onun da devamı gelmemiş.
Belki de ben bulamadım. Fakat SAE’nin bu temsilinin senaryosu çok sorunlu. Aslında kitabı alıp parça parça bölmüşler ve oynuyor Serkan Keskin. Tamam, kitaba sadık kalmaları güzel. Fakat anlamsız yahu! Böyle bir uyarlamanın anlamı yok ki…
Amaç kitabı görselleştirmek, tiyatroda temsilini yapmak mı? Kitabın her katmanını, her hikâyesini oyunlaştıramazlar. Yapacağız diye inat etseler saatler sürer ki, zaten halihazırdaki oyun uzun. Yine de bazı bölümleri kolayca çıkarmışlar. Bir şekilde elemişler, bu sefer de hikâyenin formunu oluşturan hayati meseleler makaslanmış.
Örneğin ilk akla gelen… Hayri İrdal fakir, eğitimsiz, amaçsız, çok yetenekli olmayan bir saatçi çırağı, Halit Ayarcı bu adamı, hayalî bir tema üzerine kurulu enstitüde müdür yardımcısı yapıyor. Hayri İrdal, SAE olmasa zavallı biçare aslında, değil mi? Değil.
Benim sevdiğim baskının 141. sayfasında şöyle geçer:
“… İhtiyar bir kadın evde çocuklarımla meşgul oluyordu. Ben sabahleyin kalkabildiğim saatte işe gidiyor, işten kahveye geliyor, oradan Doktor Ramiz’le veya başkasıyla civar meyhanelerden birisinde akşamcılık ediyor, gece geç vakit eve dönüyordum. Bazen çocukları yatmış buluyor, sevine sevine kendim de yatıyordum. Bir gün daha geçmişti ve ben hesap vermekten kurtulmuştum. Fakat çok defa onları kedi yavruları gibi birbirine sokulmuş, birbirine yaslanmış, evin bir köşesinde beni bekler buluyordum. O zaman işte günün en korkunç tarafı başlıyordu.
İçimden geçenleri kendilerine sezdirmeden çocuklarımı kucağıma almak, gönüllerini yapmağa çalışmak, şaklabanlık etmek, gözyaşlarını kurutmak, güldürmek lâzımdı. Niçin bu kadar mahzundular? Niçin bu kadar çok ağlıyorlardı ve neden böyle musallattılar? Mevcut olmalarıyla hayatıma getirdikleri güçlükler kâfi değil miydi? Hürriyetimi sıfıra indirmeleri ve beni küçücük bir daire içinde bir dolap beygiri gibi durmadan dolaşmağa mecbur etmeleri yetişmiyor muydu?..”
Bakın, zavallı ufacık iki çocuğu evde bırakıp, meyhane köşelerinden kopup da evine gelmeyen garip bir baba olduğunu itiraf edip bir de onları başına “musallat olmakla” suçlayan biri Hayri İrdal. İspiritizma cemiyetindeki durumları da fena. Yani fedakâr ve azla yetinen eski eşi yerine bipolar yeni karısı ve baldızlarının ona yaptıklarından safça şikâyet edermiş gibi yapan Hayri İrdal aslında, hodbin ve zayıf karakterini kendi çıkarına dahi kullanabilen kötü biri.
Kendisine eziyet ettiğini her fırsatta beyan ettiği, hizmetlisi gibi davrandığı Cemal Bey’in karısına sulanan ve hatta onu elde eden biri o. AHT bile isteye karakteri zavallı ve talihsiz olarak göstermiyor ki… Romandan bunu çıkarmıyorsanız, komikli grotesk bir hikâye sunumu yapar hale gelirsiniz.
Hah, “Ben istediğimi seçerim, kendi uyarlamam değil mi?” derseniz o zaman SAE ve AHT isimlerini çıkartmalı oradan. O sorumluluğu alıyorsanız çok ince düşünmek gerekir.
Peki, ben biraz heyecanlıyım; peki, çok takıntılıyım, objektif olamıyorum da umuma soruyorum: SAE tiyatroya uyarlanmalı mıdır?
Zorunda mıyız?
Gösteriden sonra herkes ayakta alkışladı. Akabinde çıkışta sanırım sosyal medya yönetimini yapanlardan biri bana da mikrofonu uzattı. Oyun kafamda çınlıyor, o kadar sıcak haldeyken yorumlamak istemedim. Zira ben, o ortamda herkes mesutken ve havada kesif bir şahane iş kotarılmış mahmurluğu baskınken, sırf ilgi çekmek için küskünlük peşindeki biri gibiydim. Mütemadiyen “yanlış kişi” diye soranı uyardım. Mülakat talepkârı hanım kızımız ise ben bu uyarıyı yapar yapmaz daha da heyecanlandı. Basmakalıp beğenilerden daha farklı bir yorum geleceğine sevinmiş olmalı ki ısrar etti. Kayıttayken en az 15 dakika, kayıt dışı ise 10 dakika bütün fikirlerimi sundum, kırmızı fötr şapkam ve kırmızı ayakkabımla.
Doğal olarak pek ciddiye alınmamalıydı, alınmadı da zaten. Tekrarlıyorum mecburen: Tiyatro eleştirmeni değilim, SAE’ne takıntılı halim bir yana ben cahil sıradan bir seyirciydim.
Biraz daha araştırdım internette. Temsili övme olayında herkes birbiriyle yarışmış. Sanatatak’ta “Tanpınar’dan özür dileyebilmek” diye ara başlık atmışlar. “Kafalar karışık” tamam, anladık da ne özrü ve neden özür dileniyor ayrıca? Bu bir tiyatro temsili ve seyrederek romanın yazarından neden ve nasıl özür dileyeceğiz? Yazıyı dikkatlice okuyorum ama hâlâ özrün sebebini anlayamıyorum. Yaşarken onu sevmeyen, kötü davranan kim varsa o özür dilesin. Niye biz?
Saatler Kolektifi isminde kalabalık bir uyarlama ekibi varmış. SAE’nin bu temsilini ilk gösterisinde sahneye çıktılar da böyle bir grubun varlığından haberim oldu. Yıllar sürmüş çalışmaları ve hatta pandemide biraz ara vermişler çalışmaya ama hiç durmamışlar. Çok mutlu ve gururlulardı haklı olarak.
Ancak tüm kitabı bire bir oyun haline çevirseler bile romanın genel halini aktarmakta kifayetsiz kalınacağını dikkate almamışlar. Her şey çevrilemez, her şey uyarlanamaz; anlamsız bir çaba olabilir.
TRT Radyosu’nun radyo tiyatrosu vardır mesela, Pekcan Koşar’ın Hayri İrdal’ı seslendirdiği, (tabii Korkmaz Çakar’ın efektör olduğu) kendince çok daha tutarlı bir uyarlamadır mesela. Güzel bir özettir ki, beş buçuk saat sürer. Hatta onuncu dakikada halanın ölüp de dirilmesine kadar geliverir. Bu sayede özet çıkarıldığı belli, roman bir şekilde farklı bir hale getirebilmiştir. YouTube’da bedava erişebilirsiniz.
Kısacası Radyo Tiyatrosu’nun yaptığı şekilde özetleyerek değil, doğrudan romanı aktarmak gibi büyük bir işe cesurca girişilmiş ama olamamış. Bu kadar iddialı bire bir aktarmanın patinaj yapması muhtemeldir. Bu kadar delicesine bir cesaret…
Eksikler var haliyle: Örneğin 1912 yılında hala diri diri gömülmekten kurtuluyor, Hayri 1914’te büyük harbe katılıyor. Her ne kadar AHT savaş ve siyasete doğrudan değinmese de, olayların geçtiği zamanın –Abdüsselam Bey’in konağı özelinde– bir de yıkılan imparatorluğun “devamlı kaybetme”, yok olma sancısı bağlamında ele alınması önemliydi. Atlanamazdı. Atlanmış.
Oyun, tabiri tabii ki caiz, 20 megapiksel çekilmiş bir İstanbul panoramasının 320x200 piksele düşürülmesi ya da filtre ede ede kahverengi su haline dönüşmüş mercimek çorbası gibi. Hani çok kısaltmak için yapılsa anlayacağım, ama oyun da epey uzun.
Eleştirmenlik şöyle dursun, sıkı bir tiyatro seyircisi de değilim. Ferhan Şensoy tiyatrosunun zekâ kıvılcımları, Zeki-Metin’in klasikleri, Yıldız Kenter’in Madam Arcadina ve Maria Callas rolleri ve tiyatrodan çok sinema gibi olan Berkun Oya’nın işleri beni mutlu eder. Ha, bir de 1999-2000 arasında Columbia Üniversitesi öğrencilerine ucuz bilet verdiklerinden Off-Broadway şovlarına takılmış ve bazılarını pek sevmişimdir. Ben sinemacıyım. Arz ederim.
Söz Uçar isimli kısa filmde oynamış, Ahlat Ağacı’nda Nuri Bilge Ceylan’a bile “bak böyle oynanır” demiş, yani oynadığı taşra yazarından daha iyi taşra yazarı olmuş biri Serkan Keskin. Tek kelimeyle iyi oyuncudur.
Üstelik oyunda görevini üstün bir çabayla yerine getirdiği ortada. Benim algımın üstünde bir performansı var.
Her bir sahneyi, her bir karakteri onun oynaması ve hatta ölüp de dirilen hala rolü komik gelip seyirciyi güldürmüş olabilir ama eğer Hayri İrdal bir paranoyak şizofren değilse (tüm Enstitü, İspiritizma ve Psikanaliz Cemiyetleri ve tabii Halit Ayarcı onun hayalî karakterleri filan değilse) tek kişilik oyun çok tehlikeli bir sonucu ortaya çıkartıyor. “Psikanaliz çıktığından beri herkes biraz hasta” ya, aslında Hayri İrdal “şerbetçiotu elması” sanrısında mecburen yattığı hastanede, hayalî karakterler uyduran bir hastaolmasın? SAE’yi tek kişilik oyun yaparsanız seyirciyi biraz da bu yöne kaydırıyor olabilirsiniz. Sonuçta hepimiz Fight Club’dan etkilenmiş nesiliz.
Zaten Serkan Keskin’e de çok yüklenmişler. Herhalde bir oyunda 3-4 kilo kaybediyordur terden, performanstan. Ayrıca mikrofon ağzına çok mu yakın nedir, yaşlı karakterleri canlandırırken nefes alıp vermesi bazen çok rahatsız ediyor. Cimri’de de öyleydi. Acaba yaşlıları canlandıracağım derken bunu yapmasa mı? Ya da kasıtlı yapmıyorsa mikrofona özel bir ses filtresi mi konulsa? Bilmiyorum…
Sonuç: Temsilin en kuvvetli halkası oyuncu. En zayıfı ise senaryo.
1999’da havasız ve çok rahatsız daracık bir sahnede The Blueman grubunu izlemiştim. O zaman video-tiyatro meselesi yeni gibiydi ve biraz da anlamlıydı. SAE’nin bu temsilinde video ile eşzamanlı olarak oynuyor Serkan Keskin; ama yuvarlak ray meselesi tevhidi kurtaramamış.
Bir de projeksiyon ile arkadaki seyircilerin biraz da muğlak görüntüleri seçmeye uğraşması beni pek bir zorladı. Öyle detaylar kaçırdık ki… Neyse… Dedim ya, ben sinemacıyım.
Uyarlanmayacak eserlerden biri olduğunu iddia ettiğim SAE hakkında bu keskin sonuca nasıl ulaştım? Nasıl bu şekilde uyarlanamaz ya da uyarlanmamalı diyorum?
Çünkü aslında SAE roman bile sayılmaz. Tefrika edilerek parça parça yazılmış. Tanpınar 4 yıl uğraşmış bununla. Sonu da keskin biter romanın. Halit Ayarcı’nın bir trafik kazasında nasıl yitirildiğini uzun uzun tefrika edecekken, yani Enstitü’nün zirveye çıkışı gibi çöküşünü de anlatacakken bir anda Villa Saat ve yapılan kooperatifteki mimari planlama sorunları üzerine lağvedilme meselesini çıkartmak zorunda kalır AHT. Belli ki Yeni İstanbul gazetesi tefrikayı sonlandırmak istemiş.
Yine herkesin tersine, Tanpınar’ın Huzur isimli romanının gereğinden çok övüldüğünü düşünüyorum.
Oysa SAE sanki Tanpınar’ın uzaydan gelmiş bir kopyasının yazdığı, müthiş bir şey. Bunu Huzur’u yazmış biri ya da yapayalnız kiralık mekânlarda ve bekâr odalarında yaşamak zorunda kalmış, parayı ve huzuru bulamamış biri yazabilir mi? Mısırlılar o zamanda nasıl piramitleri yapmışlarsa –yani piramitlerin yapımına inanmak derecede şaşırtıcıysa, AHT’nin SAE’yi yazması da bir o kadar şaşırtıcıdır. Kendisini tanımıyorum, hayat hikâyesini günlüklerinden ve yazılan biyografilerden biliyorum. Bu o kadar farklı bir muhayyile ki… Nasıl hasıl olmuş acaba?
Öyle ki, ayarlanmayan saatlerin farkından doğacak makbuzlarla kesilen maddi değeri olan metayı, günümüzdeki kripto zincirlerde merkeziyetsiz şekilde çözülmüş “hash” kodları gibi maddi değeri olan bir başka metaya benzetmek çok kolay. Çok acayip, çok…
Bu kadar alaycı, eleştiri yüklü ve katman katman olması şaşırtıcı. Ki kendisinin bendeki baskının 304. sayfasının başında bulunan şu aforizması beni benden alıyor:
“Kâinat lâhana gibi, yaprak yaprak, kat kat.”
AHT tefrika ettiği metinleri topluyor, roman haline sokuyor ama yayınlanmamasına da kızıyor. “Remzi de bir türlü basmıyor romanı” diye hayıflandığını biliyoruz. Kendisi mebusluk yapmış ama hep parayla bir sıkıntısı var Tanpınar’ın. SAE’deki para ile ilgili derin endişelerin sebebi bu olsa gerek. İleride yayınlanan günlüklerinde şöyle yazdığı da görülüyor:
“Hiçbir zaman bu kadar sefil olmadım, bu kadar biçare, haysiyetsiz ve acınacak... Yarabbim bana 5 bin lira lütfet!”
Sadece bununla kalsa iyi… 1972 yılında satın alınmış bir SAE nüshasının ilk basım olduğunu bana Beşir Ayvazoğlu gösterdi. (İkimiz de Zaralıyız.) İlk basım. Bakın, 10 sene geçmiş ama ilk baskısı bitmemiş. Kimsenin okuduğu yok. AHT yaşarken kitapları sevilmemiş, satılmamış. Edebiyat çevresinde ve arkadaş çevresinde çok iltifat edilmemiş ve galiba hiç sevgilisi olmadığı için ona ‘Kırtıpil Hamdi’ derlermiş. Ne büyük ayıp! Üzücü ama özür dilemesi gerekenler onun o sırada değerini bilemeyen etrafındakiler, bizler değil. Hatta “Hocam” dediği Yahya Kemal, “Hamdi, oğlum, bence sen şiir yazma” demiş ona.
Bence SAE bir tefrika roman; tiyatroya uyarlanamaz, uyarlanmamalı. Bu kadar katmanlı bir mesele tiyatro sahnesinde sadeleştirilemez ki… Özetlesen olmuyor. Minimize edelim de cebimize sığsın ile sonuca varılamıyor.
Minimal yaşayacağım diye tüm hayatında 52 adet eşya olan bir Japon var. Bakmış ki bir sürü şey almış ve bunların paraları ödemek için kendini hırpalamış ve ufacık evinde adım atacak yer kalmamış. Tüm eşyasını 52 adete kadar düşürmüş. İki gömleği var, her gün birini yıkıyor. Bir tane kaşığı, çatalı ve bıçağı var. Bir tenceresi var. Tek tabağı filan. Ay ne güzel hayatını düzene sokmuş, değil mi?
Değil!
Ben hat üzerine çalışıyorum. İyi iş çıkarmak için onlarca farklı kamış kaleme, farklı mürekkeplere ve bir sürü farklı eşyaya ihtiyacım var. Sadece kâğıtlar bile çok sayıda olmalı. Minimalizm iyidir de, hat gibi meşakkatli bir sanat ile uğraşırken mümkün değil. Bir araba tamircisine sadece 10 adet takım ve alet kullanacaksın desen o çalışabilir mi?
Aynı düşünceyle bu lahana şeklindeki tefrikayı da sonuna dek sadık kalacağım iddiasıyla tiyatroya indirgemek mümkün olamıyor işte. Hem de tek kişilik oyunla… O kadar çok şey gidiverir ki elden, ortaya çıkan şey SAE olmaz. Tek kişilik oyunla ve minimal gösterimle, pahalı dekorlardan kurtulmak mümkün, önceden çekilmiş sahneleri video olarak arkaya koyup oyuncu onunla eşzamanlı oynasın diyerek işin içinden çıkılamıyor. Bir kere tek kişilik oyunun tek oyuncusu, mecburen yansıtılan videoya doğru konuşmak zorunda kalıyor.
SAE belki iyi bir uyarlama ile sinema filmi olabilir ama öncelikle senaryosunun da düzgün olması çok zor. Mübarek denen saate bu kadar anlam yüklenirse asıl Hayri İrdal’ın oğlu Ahmet ile olan ilişkisi ıskalanır. Hayri İrdal’ın iki çocuğuyla olan durumu çok fena; yukarıda ufak bir paragrafta paylaştım. SAE popüler olduğunda, Hayri İrdal gazetelere filan çıktığında tıp okumuş oğlu soyadını değiştiriyor. Bu detay nasıl atlanabilir? Ya da çalıp sattığı korkuluğu antikacıdan geri alması ama oradaki ahlaksızlığı… Nuri Bilge Ceylan aynı durumu Ahlat Ağacı’nda tekrarladı. Ne kadar haberliydi bilmem…
SAE, özetle garip, sünepe ama bir o kadar uyanık, bencil ama bir o kadar da zavallı bir adamın, garip zamanlarda, bir üçkâğıtçının etkisi altında kalıp, doktorunun da gözetiminde suistimal edilerek, önceden görülmemiş bir ponzi’nin müdür yardımcısı olması temelinde lahana gibi kat kat. Bunu, romanı uzun repliklerle, iyi oyuncu olup olmaması fark etmez, tek bir oyuncuyla tiyatroda sahnelemek, hem de orijinal metne sadık kalacağım diye arka arkaya sıralamak iyi bir fikir değil.
En iyisi sesli kitap. Murat Eken’in Seslenen Kitap (Storytel satın aldı sonra) ve Dergâh Yayınları’nın izniyle seslendirdiği SAE'yi dinleyiniz..
Defalarca okuduğum bu kitabın sesli halini defalarca dinledim, bir tane hata yok. Tertemiz. Vurgusu, sunumu, her şeyiyle çok iyi.
Çalışarak seslendirme yapılmış. Bir blogda SAE için bir sözlük vardı, ona dahi başvurulmuş.
Her uyarlama bir çeviridir. Her zaman önümüze çıkan bir örnek Hamlet. Önce İngilizce orijinali.
(from Hamlet, spoken by Hamlet)
To be, or not to be, that is the question:
Whether ‘tis nobler in the mind to suffer
The slings and arrows of outrageous fortune,
Or to take arms against a sea of troubles
And by opposing end them.
Çevirilere bakalım… İlk olarak Bülent Bozkurt çevirisi:
Var olmak ya da olmamak, mesele bu.
Gözü dönmüş talihin sapanına, oklarına,
İçin için katlanmak mı daha soylu,
Yoksa, bir dertler denizine karşı silaha sarılıp
Son vermek mi onlara?
Özgün şiire sadık, iyi bir çeviri. Şimdi Sebahattin Eyüboğlu çevirisine bakalım:
Var olmak mı, yok olmak mı, bütün sorun bu!
Düşüncemizin katlanması mı güzel,
Zalim kaderin yumruklarına, oklarına,
Yoksa diretip bela denizlerine karşı
Dur, yeter! demesi mi?
En son olarak da Can Yücel çevirisi:
Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin?
Acep hangisi, nefsine destur deyip karayazının
Oklarını, güllelerini sineye çekmek mi, yoksa
Bu belâ deryasına karşı isyan etmek mi
Yaraşır insan olana?
Sanırım şimdi meramımı anlatabildim. Serkan Keskin yukarıda verdiğim her Hamlet çevirisini oynar ama Can Yücel’in çevirisi daha bir iyi oynar. SAE tiyatroda muhakkak değiştirilmeliydi. Bilerek romanın metnine sadık kalınmamalıydı demiyorum ama kurgu açısından romanın aktardığı çoğu detay süzüle süzüle, elene elene tat bırakmayacak hale de gelmemeliydi.
[1] Erkan Oğur’a göre bu kelime herkesin kabul ettiği gibi kalp anlamına gelen alelade bir kelime değil. Cenin oluşurken kalp aslında bir et yığını ve ne oluyor da bir anda atmaya başlıyor? Ruh mu canlandırıyor onu (derin konular, biliyorum)? Yumru büyüyor ve ânı geldiğinde konuk olduğu anne rahminde başka bir sorumluluk alarak atmaya başlıyor. İşte sebebi tıbben bile açıklanamayan yaşama isteği ve “emir” için bu kelimeye başvuruluyor. Dinî itikadı zayıf olan bendeniz için bile önemli bir metafor ve hatta alegori… İşte o yüzden bende “fuad” etkisi oluştu diyorum.