Ölüme karşı şiirler
“Ustalığını ilan edip kendi cumhuriyetini kuran kültür insanlarımız arasında, yaşına, tecrübesine rağmen, kendisiyle bu denli uğraşıp kendisini asan, parçalayan, kestiği parçalar karşısında şaşıran kaç yaratıcı var? Bir elin parmaklarını geçmeyen kişilerden biri de, ölümü sahiplenmeyi başaran Batur.”
Enis Batur
Abidin Dino ölümünden bir gün önce, 6 Aralık 1993’te, Villejuif’teki hastane odasında tuttuğu notlarında, belki de son nefesinde bir cümle yazmıştı: “Ölüm mü? Ne buluş!” Daha sonra onun arşivini devralan Ferit Edgü bu cümleyi Dino’nun bir kitabının başlığına taşıdığında (Sel Yayıncılık, 2005) Güzin Dino’ya bunun bağlamını sormuştum. O da hiçbir şey söylemeden önüme küçük kâğıtlar bırakmıştı. Bu desenler, notlar, kalemini elinden hiç bırakmayan Abidin Dino’nun sözcüklerle çizgilere olan garip bağlılığını ortaya koyuyordu. Onların birinde, “Bir beyaz kuğu bir beyaz kelebeği yuttu” yazılıydı. Bu notun hemen altında da, ölüm döşeğindeki sanatçının inanılmaz bir ustalıkla çizdiği nefis bir desen vardı: Kelebeğin peşindeki kuğu. Yazdığını çizgileriyle de destekleyen Abidin’in çok farklı bir ölüm kavramı düşündüğünü, Enis Batur’un son kitabı İkiz Dîvan’ını okurken anladım.
İkiz Dîvan – Dramatik Şiirler 2017-2024
Kırmızı Kedi
2024
208 s.
Yıllardır okuduğum, ilk baskılarının izini sürdüğüm Batur’un Dramatik Şiirler alt başlığında yayımladığı kitabının odağının ölüm, vasiyet, kalanlar, sonsuz yolculuğun çalkantıları olmasını önce yadırgadım. Şiirden çok prosa olduğunu düşündüğüm kitabın kapağına epeyce baktım. Nereden tanıyordum bu tasarımı? Onu ilk kez nerede görmüştüm? Bir yanda ölümü sahiplenerek onunla uğraşan dizeler, diğer yanda kapaktaki çizgiler birkaç yolculuğuma eşlik etti. Sonunda kapağın 1988’de İki/z başlığıyla yayınlan başka bir Batur kitabından ilham aldığını hatırladım. Orada tek çizgi olarak anlam kaymasına vurgu yapan tasarım, bu kez aradan geçen otuz yedi yıldan sonra İkiz Dîvan’ın kapağında duruyordu. Bunun bir nedeni olabilir mi diye düşünürken, yaşama olan bağlılığını, iddialarını saklamadan ortaya koyan Batur’un ölümü kabullenişini duyumsadım. İki/z onun opus magnumu olan Başkalaşımlar dizisinin bir parçası olduğuna göre, İkiz Dîvan da Batur florasının ve faunasının son haritası olabilir miydi? Nasıl bir ressamın kendi çizgisi yıllar, on yıllar içinde evrim geçirerek bir çizikte kendi ruhunu buluyorsa, bir yazın erinin cümleleri de kendi gelişim sürecinde, aktığı imge-anlam ırmağının yatağında en dip noktaya ulaşabilir miydi? Batur’un İkiz Dîvan’ını onun ölüm karşısında oynadığı dans olarak düşünürken, kitabın ilerleyen sayfalarında aslında tuhaf bir acının, “Ben geldim gidiyorum” duygusunun garipliğiyle karşılaştığımda şaşkınlığım daha da arttı. Bunun Enis Batur’un tuhaf oyunlarından, imgeyi kışkırtan garip deneylerinden biri olduğunu fark ediyordum ama onun hayatına geri dönüp bakarken neden bu kadar hüzünle yitik zamanın peşinde ilerlediğine bir anlam veremiyordum.
Yayınlarının tamamına kendi hayatının izlerini yerleştirerek bir tür otobiyografi anaforu çeviren Batur, İkiz Dîvan’ını bir tür vasiyet olarak mı kaleme aldı? Bence kitabın en ilginç bölümü 137. sayfada yer alıyor. 28 Haziran 1973 gecesini hatırlayan şair Port Royal bulvarında yürürken II. Dünya Savaşı sonrasında Paris’e bir daha ayrılmadan demir atacak olan Türk kolonisinin merkezi olan Schola Cantorum binasının önünden geçiyor.
Avni Arbaş, Salabahhin Eyüboğlu, Cihat Irgat, Osman Necmi Gürmen. 1945-46.
Avrupa’nın önemli konservatuarlarından biri olan Schola Cantorum’un bahçe kısmında 1940’larda bir “aile pansiyonu” vardı. 1945 sonrasında konut sıkıntısının yaşandığı Paris’te banyosu, tuvaleti olmayan çatı katlarının oldukça ucuza kiralandığı bu pansiyonun ilk Türkiyeli müşterileri Osman Necmi Gürmen, Sabahattin Eyüboğlu, Avni Arbaş ve onların sevgilileri olmuş. Daha sonra Şahika-Selim Turan, Mina-Cihat Urgan, Güzin-Abidin Dino çiftlerinin de konaklayacağı bu pansiyona Mübin Orhon’dan Nedim Günsür’e, Albert Bitran’dan Fikret Mualla’ya birçok ressam da geçici sürelerle takıldığı için burasını Paris Türk diasporasının ilk merkezi olarak nitelendirmek yanlış olmayacaktır.
Batur 28 Haziran 1973’te, tam 21. doğum gününde bu bulvardan geçmektedir. Anı isimli otobiyografik şiir, daha sonra kendisinin son derece yerinde bir kararla ecekent ismini vereceği Fransız başkentinde yolunu arayan bir gencin dizeleri olarak karşımıza çıkar. Genç Enis melankolinin izini sürerken yürümektedir ve gözleri günümüzde sürekli kapalı olan Schola Cantorum’un bahçe kapısından içeri kaydığında gördüklerini dizelere aktarır:
“demek Rue Saint-Jacques kayıtlara göre
şehrin ilk sokağı, silinmez bir yara izi,
sağda Schola Cantorum, gecenin dibinde
açık bir pencereden genç Güzin bakıyor
bana doğru, sesleneceğim, çıkmıyor sesim.” (s. 137)
Güzin kim? Belki gerçek, belki kurgu, bu Güzin’in bir şekilde Güzin Dino olduğunu düşündüm. Hiç kuşkusuz, şimdiye dek yazılmış en keyifli Paris anı kitapları arasında yer alan Gel Zaman Git Zaman’da, (Can Yayınları, 1991, 1. baskı) Güzin Dino 1954’te Paris’e geldiğinde Schola Cantorum’a demir attığı yılları bir tür “neşeli züğürtlük havası” olarak kaleme almıştır. Güzin Dino ile olan ortak çalışmalarımızda bu yılları ele almak istediğimde beni tersler, “Aynı hikâyeden bıkmadınız mı?” derdi. 1993’te cesaretimin yüksek olduğu bir gün, “Hayır,” dedim, “gördüklerinizi, yaşadıklarınızı tam olarak anlatmıyorsunuz.” Kendisine özgü yarı kahkaha, yarı eleştiri dolu sesiyle, “Abidin’in sevgilisi Vera’yla nasıl baş ettiğimi soruyorsanız, anlatmayacağım, anlatmayacağım” demişti.
Fotoğraf: Fahri Petek Gaye Petek Arşivi.
21 yaşının eşiğinde Schola Cantorum’a uğrayan genç Enis de, 2024’te İkiz Dîvan’ı kaleme alan Batur da insan bilincinin sınırlarını aşan (transandantal) bir arayış içinde. Ölümü, öldükten sonra hakkında ne yazılacağını, hatta bununla da yetinmeyerek kimlerin susacağını düşünürken (özellikle Kilidin Dili şiirinde, s. 140) Batur hayatın tüm gerçekleri karşısında kendine özgü sıçrayışlarla (Camus’den Stravinsky’ye, Luis Malle’den Édouard Roditi’ye kimler sahneye çıkmıyor ki bu eksende!) sanki yaratıcılığın sarhoşluğunu yaşıyor. Bu sarhoşluk bir tür meditasyon gibi. Geçmişle bugün arasında gidip gelen Batur, “zwischenwelt” noktasında kendine özgü post travmatik parantezler açarak, belki gençliğinden beri etrafında döndüğü kavramları tekrar ele alarak sanki yaşadığının da keyfine varıyor. Bir eliyle dikerken ötekiyle söken bu tavır, kitabın Goethe’ye adanan son şiirinde kendisini açıkça ortaya çıkarıyor.
Gerçek şu ki, ölüm karşısındaki çöküşleri, düşüşleri ele alan kitap aslında yaratıcılığın yalnız yollarda yürürken karşılaşılan zorlukları aştıkça güçlendiği inancını taçlandırıyor, bunu kavramak biraz zaman alsa da... Bu aslında Enis Batur’un zamansızlığıyla, hırçınlığıyla ve kendisinden olan memnuniyetsizliğiyle de yakından ilgili. Aslında alışık olmadığımız bir davranış biçimi değil mi bu? Ustalığını ilan edip kendi cumhuriyetlerini kuran kültür insanlarımız arasında, yaşına, tecrübelerine rağmen, kendisiyle bu denli uğraşıp kendisini asan, parçalayan, kestiği parçalar karşısında şaşıran kaç yaratıcı var? Bir elin parmaklarını geçmeyen kişilerden biri de, ölümü sahiplenmeyi başaran Batur. İkiz Dîvan’ın kapağını kapattığımda onun çekmecesinde böylesi yüklü, üstüne çalışılmış başka bir dosyanın durduğunu hatırladım. Bunu yayınlamak için Kırmızı Kedi 28 Haziran 2027’yi beklememeli.